"Haydaa, bu da nerden çıktı? Kızım kafan mı güzel, İncir Reçeli vizyona gireli kaç zaman oldu, gündem özürlüsü müsün?" gibi cümleler kurabilirsiniz. Ama bi sorun yani, neden şimdi izledin diye. Müsterih olun, durumun farkındayım. Çok iyi bir sinema izleyicisi sayılmasam da, yeni çıkan Türk filmlerini izlemeye çalışırım. Ancak İncir Reçeli bunların içinde özel bir yere sahip. Neden mi?
Efendim, film vizyona girdiği dönemde şu veya bu nedenle sinemada izleyemedim. (Evet çok açıklayıcı oldu ama inanın hatırlamıyorum, bendeki bu hafızayla zor) Sonrasında film patladı, herkeste bir "İncir Reçeli'ni izledin mi?" furyası aldı başını yürüdü. O kadar yürüdü ki, hiç film izlemeyen insanlar bile bana bu soruyu sorar oldu, kendimden utandım. Her seferinde "Susss, konuyu anlatma, sonunu söyleme sakın, izlemedim daha, izliycem ben onu!!!111" diyerek insanları geri püskürttüm. Artık nasıl vahşileştiysem, bir kişi dahi ağzını açıp söylemedi. Boşboğaz arkadaşlara sahip olmamam da büyük etki olabilir tabi, bilemiyorum.
Günlerden bir gün, Altınoluk'taki son günlerimizde Serapla film izlemeye karar verdik. Amacımız evde kız kıza oturup iki bira içip film izlemekti, olay bu kadar masumaneydi anlayacağınız. Cd almaya gittik, fırsat bu fırsat "Aaa Serap, İncir Reçeli'ni izlesek ya, ben hala izleyemedim" dedim. Serap izlemişti, ama iyi arkadaşlar izledikleri filmleri arkadaşlarıyla ikinci baskı izlemekten sakınmazlar. Veya film ikinciye izlemeye değerdi, bilemiyorum. (Şaka lan şaka Serap vurucak beni) Neyse, ikimiz de iyi arkadaşlar olduğumuzdan benim izlemediğim İncir Reçeli'nde ve Serap'ın izlemediği benim izlediğim Aşk Tesadüfleri Sever'de karar kıldık. Böylece hem durum eşitlenmiş olacaktı, hem de izlemediğimiz filmleri izleyip bu korkunç sosyal baskıdan kurtulacaktık.
Serap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Kasım 2011 Cuma
9 Ekim 2011 Pazar
Kasvetli Pazar ve Kartpostallar
Bu aralar kasvetli ruhum, tıpkı bugünkü yağmurlu pazar gibi. Ne yapsam, ne etsem diye düşünüp bir yandan da bloglara göz gezdirirken, Laliş'in yazdığı bir yazı heyecanlandırdı beni, adeta pazar günümü renklendirdi.
Bilenler bilir, eski ve nostaljik olan her şeyi severim. Hiç tanımadığım, dünyanın öteki ucundan bir mektup arkadaşım olmadı ama Serapla senelerce mektuplaştık. Kartpostallar, zarflar biriktirdim, posta kutusuna hala gözüm kayar, kutunun deliğinden Serap'ın el yazısını bir bakışta tanıyabilirim, konuşmaktansa postaya vermesem bile mektup yazarım hala sevdiklerime. Laliş de bir kart koymuş bloguna, Japonya'dan gelen. "Bu da nesi" dedim kendi kendime, yurtdışında bir arkadaşının yolladığını düşündüm. Sonradan eski yazılarını okuyunca anladım ki internet üzerinden bir network ile dönüyormuş bu kartpostallar. Hemen adresini verdiği siteye üye oldum tabi.
Çok fazla kartpostal meraklısı var mıdır bilmiyorum ama, onlar için söylüyorum, belki benim gibi birini sıkıntılı bir anında mutlu eder diye. www.postcrossing.com 'a üye oluyorsunuz, adresinizi veriyorsunuz ve send a postcard diyorsunuz ve site size yollayacağınız adresi söylüyor. Bu kadar basit! İlk önce sizin yollamanız gerekiyor, yolladığınız ne kadar kart yerine ulaşırsa size o kadar kart geliyor. Size bir kod veriyorlar, aman onu kartpostala yazmayı sakın unutmayın, kartınızın yerine ulaştığının garantisi bu. Sonra beklemeye başlıyorsunuz. Ben iki tanesini hazırladım, biri 10 yaşındayken Anıtkabir'den aldığım Atatürk portresi, Çin'e gidecek, 17 yaşında bir kıza. Diğeri ise Finlandiya'da yaşayan, doğayı ve manzara resimlerini çok sevdiğini söyleyen 7 torunlu bir kadın için, Balıkesir'de çekilen yel değirmeni fotoğrafı. Pazar olduğundan bugün postaneye koşamıyorum, ama yarın ilk işim kartları yollamak olacak. Sonra yine, eskisi gibi kartpostal alışverişine başlayacağım, bakalım kartpostal sektörü hala hayatta mı.
Umarım hızlıca gider kartlarım, sonra başlasın posta kutusu başında beklemeler!
Bilenler bilir, eski ve nostaljik olan her şeyi severim. Hiç tanımadığım, dünyanın öteki ucundan bir mektup arkadaşım olmadı ama Serapla senelerce mektuplaştık. Kartpostallar, zarflar biriktirdim, posta kutusuna hala gözüm kayar, kutunun deliğinden Serap'ın el yazısını bir bakışta tanıyabilirim, konuşmaktansa postaya vermesem bile mektup yazarım hala sevdiklerime. Laliş de bir kart koymuş bloguna, Japonya'dan gelen. "Bu da nesi" dedim kendi kendime, yurtdışında bir arkadaşının yolladığını düşündüm. Sonradan eski yazılarını okuyunca anladım ki internet üzerinden bir network ile dönüyormuş bu kartpostallar. Hemen adresini verdiği siteye üye oldum tabi.
Çok fazla kartpostal meraklısı var mıdır bilmiyorum ama, onlar için söylüyorum, belki benim gibi birini sıkıntılı bir anında mutlu eder diye. www.postcrossing.com 'a üye oluyorsunuz, adresinizi veriyorsunuz ve send a postcard diyorsunuz ve site size yollayacağınız adresi söylüyor. Bu kadar basit! İlk önce sizin yollamanız gerekiyor, yolladığınız ne kadar kart yerine ulaşırsa size o kadar kart geliyor. Size bir kod veriyorlar, aman onu kartpostala yazmayı sakın unutmayın, kartınızın yerine ulaştığının garantisi bu. Sonra beklemeye başlıyorsunuz. Ben iki tanesini hazırladım, biri 10 yaşındayken Anıtkabir'den aldığım Atatürk portresi, Çin'e gidecek, 17 yaşında bir kıza. Diğeri ise Finlandiya'da yaşayan, doğayı ve manzara resimlerini çok sevdiğini söyleyen 7 torunlu bir kadın için, Balıkesir'de çekilen yel değirmeni fotoğrafı. Pazar olduğundan bugün postaneye koşamıyorum, ama yarın ilk işim kartları yollamak olacak. Sonra yine, eskisi gibi kartpostal alışverişine başlayacağım, bakalım kartpostal sektörü hala hayatta mı.
Umarım hızlıca gider kartlarım, sonra başlasın posta kutusu başında beklemeler!
keywords
postcrossing,
Serap
6 Temmuz 2011 Çarşamba
Yaz Günlüğü
Sevgili Günlük,
Aslına bakarsan bugün de diğerlerinden farklı olmadı. Aynı saatte kalkıp, aynı şeyleri yedik. Aynı şeyleri izledik, aynı şeylere güldük. Yine de, her gün en az diğeri kadar güzel, diğeri kadar miskindi. Özet geç lan (!) dersen günlük, o da kabulüm, işte sana klasik bir yaz gününün saati saatine yazıya dökümü;
12.00 : Kalkış
12.00 - 12.30 : Kahvaltı için 20 metre ötedeki simit fırınına kim gidecek diye pazarlık yapma
13.00 : (sonunda) Kahvaltı
13.00 - 16.00 : Serbest zaman. Bu arada Türk kahvesi içilir, akabinde fal kapatılır, fonda Powerturk tv'nin açık olmasına özen gösterilir, gazetenin bulmaca ekleri paylaşılır, sıkılınca batağa dönülür, o da olmadı dizi izlenir.
16.00 - 18.30 : Denize girmek üzere Melisa cafe'ye doğru yola çıkılır. Bira&patates&batak 'tan zaman kaldığında denize girilir.
18.30 - 19.00 : Duş.
19.00 - 20.00 : Yaşasın yemek yemek!
20.00 - 20.30 : Bulaşık :(((
20.30 - 21.00 : Şanındandır, dışarı çıkmak için hazırlanma seansı.
21.00 - 21.30 : Dışarı çıkmadan önce iki tek atılır, zaman geçmiyorsa batak başlar.
22.00 - 02.00 : Dışarıda serbest zaman. Kuvvetle muhtemel sahilde, sözleşmeden buluşulan arkadaşlarla birlikte, bira, şargoz, midye dolma ve Uğur büfe tostu eşliğinde. Tabi ki Uğur büfe sponsorluğunda.
02.00 - 05.00 : Evde vakit geçirmece. Arzuya göre cilalama için bira, duruma göre internet, can sıkıntısına göre dizi, evdeki kişi sayısına göre batak.
05.00 - VE uyku.
***
Rutin bir günümü açık yüreklilikle anlatıp afişe olduğuma göre, artık gidebilirim günlük. Beni ararsan, balkondayım.
Aslına bakarsan bugün de diğerlerinden farklı olmadı. Aynı saatte kalkıp, aynı şeyleri yedik. Aynı şeyleri izledik, aynı şeylere güldük. Yine de, her gün en az diğeri kadar güzel, diğeri kadar miskindi. Özet geç lan (!) dersen günlük, o da kabulüm, işte sana klasik bir yaz gününün saati saatine yazıya dökümü;
12.00 : Kalkış
12.00 - 12.30 : Kahvaltı için 20 metre ötedeki simit fırınına kim gidecek diye pazarlık yapma
13.00 : (sonunda) Kahvaltı
13.00 - 16.00 : Serbest zaman. Bu arada Türk kahvesi içilir, akabinde fal kapatılır, fonda Powerturk tv'nin açık olmasına özen gösterilir, gazetenin bulmaca ekleri paylaşılır, sıkılınca batağa dönülür, o da olmadı dizi izlenir.
16.00 - 18.30 : Denize girmek üzere Melisa cafe'ye doğru yola çıkılır. Bira&patates&batak 'tan zaman kaldığında denize girilir.
18.30 - 19.00 : Duş.
19.00 - 20.00 : Yaşasın yemek yemek!
20.00 - 20.30 : Bulaşık :(((
20.30 - 21.00 : Şanındandır, dışarı çıkmak için hazırlanma seansı.
21.00 - 21.30 : Dışarı çıkmadan önce iki tek atılır, zaman geçmiyorsa batak başlar.
22.00 - 02.00 : Dışarıda serbest zaman. Kuvvetle muhtemel sahilde, sözleşmeden buluşulan arkadaşlarla birlikte, bira, şargoz, midye dolma ve Uğur büfe tostu eşliğinde. Tabi ki Uğur büfe sponsorluğunda.
02.00 - 05.00 : Evde vakit geçirmece. Arzuya göre cilalama için bira, duruma göre internet, can sıkıntısına göre dizi, evdeki kişi sayısına göre batak.
05.00 - VE uyku.
***
Rutin bir günümü açık yüreklilikle anlatıp afişe olduğuma göre, artık gidebilirim günlük. Beni ararsan, balkondayım.
keywords
Altınoluk,
geyik köşesi,
Serap
22 Aralık 2010 Çarşamba
Bir Terapi Olarak Saç Kesmek
Kadınların depresyona girince koşa koşa kuaföre gidip saçlarını kestirdiklerini bilmeyen yoktur. Üstelik, çoğumuz ilerde pişman olacağımızı bile bile yaparız bunu. Ama kimse bilmez o ilk makas darbesinin insanı nasıl rahatlattığını, hırsımızı saçlarımızdan çıkarırız adeta. Kuaförün saç keserken üstümüze giydirdikleri önlüklerin üzerinden kayıp yere düşerken o tutamlar, diğer yandan süpürülen saçlara son bir kez dönüp de bakarız, aynadaki görüntümüzün değişmiş olması mutluluk verir. Hatta daha hastalıklı vakalarda, bir de kendini çirkinleştirdiği için mutlu olanlar da vardır. O saçlar kısacık, kırpık kırpık olur da, gizleyemeyiz mutluluğumuzu. Mottomuz da şudur, "Ay şekerim bana bi daral geldi, kestirdim gitti valla.."
Benim içinse hikaye, ilkokulda saçlarımı kestirdikten sonra, uzun saçlı arkadaşlarımı görünce kıskançlıktan çatlayıp önümde oturan arkadaşımın saçını atkuyruğundan çat diye kesmemle başladı. Birbirimize girdiğimizi söylememe gerek yoktur herhalde, sadece onun da saçlarımı kesmesi şartıyla affedeceğini söylemişti. Öğretmenim bu konuyu kendi aramızda halletmemizden (?!) memnun, olay öylece kapanmıştı. Oysa benim için yeni bir sayfa açılıyordu, ben o gün saçlarımızı kendimiz de kesebileceğimizi algılamış, evdeki makaslara alıcı gözüyle bakmaya başlamıştım bile.
keywords
geyik köşesi,
Serap
28 Eylül 2010 Salı
sokakkedisi'nden Yepyeni Yazı Dizisi: Salamura Zeytin Yapımı
Aslında yazı dizisi falan değil, ama yemek tarifi vererek kendi içimde bir ilki gerçekleştiriyorum, ve salamura zeytin yapımını elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım. Altınoluk'ta zeytin ağaçlarına bakıp onların hayatımda ne kadar yer ettiğini; çiçek açmasından hasadına kadar nasıl ezbere bildiğimi düşünüyorken, kafamda bir ampul yandı. Ondan sonra dedim ki, madem bu kadar zeytin mahsulleriyle ilgileniyorum, neden kendi zeytinimi yapmayayım. Çünkü etrafımda çok fazla insan var, kendi ürünlerini toplayan ve sonra da evinde zeytin/zeytinyağı yapan. Bu iş için tabi ki ekürim Serap'ı da gaza getirdim, ve kendi zeytin hasadımız için kolları sıvadık.
10 Nisan 2010 Cumartesi
Özlemek
Son zamanlarda, belki de mevsim geçişlerinin bünyeme kattığı dengesizlikle, özlemek nedir, onu sorguluyorum. Şimdi kalkıp, durumumdan hoşnutsuz gibi davransam, büyük haksızlık yapmış olurum. Çünkü benimki mutsuzluktan kaynaklanan bir özlem değil.
Peki neden özleriz? Yani, halimizden memnun olup yine de bir şeyleri özleyemez miyiz?
19 Kasım 2009 Perşembe
Sabaha Karşı Diyalogları
Yer: Altınoluk
Saat: Sabaha karşı 00:00-07:00 arasındaki herhangi bir an
Kişiler: Serap, Deniz
keywords
Altınoluk,
geyik köşesi,
içki masası,
Serap
11 Eylül 2009 Cuma
Hanzo Puanlama Sistemi
Evet arkadaşlar, bir sürelik suskunluğumu bu yeni puanlama sistemi ile bozuyorum. Malumunuz, Altınoluk'ta uzatmaları oynuyorum, annemin çılgın inşaat günlerinden istifade ederek, Balıkesir'den köşe bucak kaçıyorum. Sonuç olarak, Serap, inler, cinler ve tabi ki hanzolarla Altınoluk'tayım. Sezondaki gibi geç saatlere kadar dışarda olmasak da -daha doğrusu makul bi saatte eve giriyo olsak da- sezon sonu olduğu için, insanız ya, dikkat çekiyoruz ıssız Altınoluk'ta. Israrla burdayım, en sevdiğim mevsimde, en sevdiğim sahil kasabasında, ne kadar laf yesek de. Artık sinirlerimiz bozuldu, gülüyoruz, ve yine bu harika gecelerden birinde, şehir magandalarını puana tabi tuttuk, elimizde böyle bir tablo oluştu, lafı uzatmadan hemen paylaşıyorum.
Memleketi sel götürmüş, evler arabalar yağmalanmış, Altınoluk'ta hayat devam etmekte, umarsızca.
keywords
Altınoluk,
geyik köşesi,
Serap
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)