Pages

sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2015 Cuma

Sağlık Köşesi: Aşil Tendonu Nedir, Nasıl Kopar?

Merhaba sevgili okuyucu! Hayat 2014 yılının bitmesine 40 gün kala bana pek de iyi davranmasa da, yıkılmadım, ayaktayım! Başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmiştir elbette, kaldı ki daha küçük yaşta bundan kötülerini yaşadım, o yüzden şikayet etmiyorum. 2014'ün ardından 2015 de bana şimdilik iyi davranmıyor ama moral bozmak yok, bugün buraya psikolojimden ve sorunlarımdan bahsetmeye gelmedim.

Evet yine neler olduğunu anlatmadan lafı uzatıyorum, kelimelerle oynamayı sevdiğim bir gerçek. Ama ne oldu derseniz, ufak (!) bir kazanın sonrasında, sporcuları ve haftada bir halı sahaya giden beyleri tenzih edersek pek de bilinen bir uzuv olmayan aşil tendonumu koparmayı başardım. Başıma gelen her ortopedik vaka gibi bu da trajikomikti, ama devamı pek eğlenceli olmadı. Şimdi istirahat ve iyileşme dönemindeyim, tabi insan herhangi bir sağlık sorunu yaşayınca, Google vasıtasıyla araştırmalara girişiyor, hatta bazen durumu abartıp doktor kesiliyor. Övündüğüm bir özellik değil ama, ben de bunu yapıyorum, itiraf etmeliyim ki içmem gereken ilaçları bile araştırıyorum. Haliyle şu durumda da aşil tendonu ve benimle aynı sakatlığı yaşamış insanlar hakkında onlarca yazı okudum. Daha çok kendimden yola çıkarak, aşil tendonu nedir, ne işe yarar, koptuğunu nasıl anlarsınız gibi konulara değineceğim, sağlık köşemiz de böylece bitecek.

Aşil tendonu, baldırı topuğa bağlayan kas yapısıdır. Vücudumuzdaki en güçlü tendondur, dolayısıyla vücudun bütün ağırlığını taşır ve yürüyebilmemiz bu tendona bağlıdır. Bu bakımdan önemli bir uzuvdur, aslına bakarsanız her kemik, her kas IKEA'daki montajı yapılması gereken parçalar gibidir, doğru şekilde takılması gerekir. Bir parça koptuğunda, kırıldığında veya yanlış monte edildiğinde yapmaya çalıştığınız şey sağlıklı olmaz.

Ayağın arkasındaki beyaz bağ, aşil tendonudur. Kaynak: Vikipedia

Aşil tendonunuzu sakatladığınızda, ki bu ısınmadan depara kalkmak, spora başlamak, kendini zorlamak veya çok basit bir düşme sonrasında ayak burkması sonucu olabilir, yapmanız gereken ilk şey, yürümemek veya ayağı zorlamamak olacaktır. Ben aşil tendonunun varlığından habersiz biri olarak yalnızca orayı "bileğimin arkası, topuğumun üstü" olarak değerlendirmiştim ve tendonun adını aldığı Antik Yunan tanrısı Akhilleus'tan tamamen habersizdim. Kendisiyle de böyle tanışmak kısmetmiş :) Peki nereden anlayacağız aşil tendonunu sakatladığımızı derseniz, öncelikle rivayet edilen, kopma esnasında, kimseyi korkutmak istemem ama, pek de hoş olmayan bir ses çıkardığı. Benim başıma sokakta geldiği için gürültüden bu sesi duymadım, bu da olası bir durum. Ancak tarif ettiğim bilek arkası topuk üstü kısımda bir acınız varsa tebrikler, sakatlandınız! Yine panik olmayın, her zaman koptuğu anlamına gelmez. Koparmak da bir beceri işi sonuçta, vücuttaki en güçlü tendondan bahsediyoruz, kendisini kırılgan bir şey zannetmeyin. 

Yapılacak ilk şey, elbette ki vakit kaybetmeden bir ortopediste gitmek olacaktır. Aşil tendonu röntgenle gözüken bir şey olmadığından, ultrason veya mr yolu ile görüntülenebiliyor, ancak çok basit bir muayenesi de var. Benim doktorum, beni yüzüstü yatırdıktan sonra iki alt bacağımın da ortasından sıktı. (Dizdeki refleksi düşünün: dize vurduğunuzda ayak kalkar) Sağlam bacağımı sıktığında ayak oynarken, sakatladığım bacağımda hareket yoktu. Aradaki bağın kopuk olduğunu anlamak bu kadar kolay aslında.

Aşil tendonu tedavisinde yapılacak ilk şey, ameliyat. Teşhis konduğu andan itibaren asla ve asla yürümemeniz gerekiyor. Çünkü aşil tendonu dedikleri bu bağ, lastiğimsi bir yapıya sahip, koptuktan sonra baldırınıza kadar çıkma ihtimali var. Baldıra kadar çıkması demek, bacağınızı yukarı kadar açmaları, ve onu kapatacak kadar alçıya almak gerek ki, bunca ortopedik vaka yaşamış ben bile tüm bacak alçıyı insanlık dışı bulurum. Yaklaşık bir saat süren ameliyatını, güvendiğiniz bir doktora yaptırmanız çok çok önemli, çünkü aşil tendonu, ayaktan beyne giden sinirlerin çok yakınından geçiyor. Bu sinirler zarar gördüğü anda, felç kalmak bile mümkün. Evet senaryo kulağa korkunç geliyor farkındayım ama ameliyat sırasında yapılan spinal anestezi sonrasında vücudumun belden aşağı kısmını birkaç saatliğine de olsa kontrol edememek felç kalmanın nasıl bir şey olduğunu anlamama yetti.

Çoğu aşil tendonu ameliyatı, spinal anestezi ile yapılıyor. Belden yapılan bir iğne ile hemen etkisini gösteriyor ve siz kendiniz dönemediğiniz için etrafınızdan yardım alarak yüzüstü yatırılıyorsunuz, ameliyat bu şekilde geçiyor. Yaklaşık bir saat sonra ayağınızda alçıyla odanızda oluyorsunuz, söylediğim gibi belden aşağınızı hareket ettiremiyorsunuz, daha doğrusu, beyin bacaklara laf geçiremiyor. Bu esnada en büyük sorun tuvalete çıkma oluyor. Tıpta utanma olmaz arkadaşlar, ben çok zorlanmama rağmen tuvaletimi yapabildim, ki bu iyiye işaretmiş. O durumda altına kaçırmak da mümkünmüş ve normal sayılıyormuş. Kendi tuvaletinizi yapacak duruma geldiğinizde zaten anestezinin etkisi geçmeye başlıyor, diğer türlü yapabilmeniz mümkün değil zaten. Uyuşma geçtiğinde asıl zorlu süreç başlıyor, ameliyat boyunca kurcalanan bacağınız öyle bir ağrımaya başlıyor ki, düz yatakta duramıyorsunuz. Yaşadığım bunca olaydan sonra ağrı eşiği oldukça yüksek olan ben, tendon koptuğunda bile böyle bir acı hissetmedim. İlk geceyi üç ağrı kesici iğneyle ve dördüncü için hemşireye yalvararak geçirdim. Ameliyat sonrası, spinal anestezinin etkisini vücuttan atmak için bol sıvı ve kafein tüketmek önemli, bu da beni en çok zorlayan kısımlardan biriydi. Yatmadan önce iki litreye yakın su içtim, elimden geldiğince sütsüz-şekersiz nescafe tüketmeye çalıştım. Ameliyatı takip eden 3-4 gün boyunca bol sade nescafe, kola, bitter çikolata tüketmek gerekiyor.

Ameliyat ve hastanede geçirilen bir gece (veya duruma göre iki?) sonrasında, ilk bir hafta tuvalete gitmek dışında her şey yasak. Benim alçı sürem altı hafta, çoğu hastalarda da benzer olacaktır. Altı hafta ayağın üstüne basmak, yürümek kesinlikle yasak. Aşil tendonu, vücudun ağırlığını taşımaya henüz hazır değil.

Kendi tedavimi uzun uzun anlatıp kimseyi yanıltmak istemem, o yüzden fazla detaya girmek istemiyorum. Bundan sonrası hastanın geçirdiği sakatlığın şiddetine, doktorun verdiği tedaviye göre değişiyor. Üç buçuk haftayı geride bırakan ben, gün sayıyorum. Bir süreliğine walker ile de olsa yürüyebilmek, normal hayatıma dönebilmek için. Tedavi süreçleri farklı olabilir ama, hasta psikolojisi her zaman aynı. O yüzden etrafınızda ayağı alçılı, yürümesi yasak olan biri varsa, öncelikle ona ilgi gösterin. Bu dönemde hassas, sinirli veya duygusal olabiliriz, alttan almak çok önemli. Ben, nispeten soğukkanlı olduğum için bu sefer sakin duran tarafım, ama bundan yaklaşık 10 sene önce dizimi sakatladığımda sırf yürüyebildikleri için bütün insanlara kin duyduğumu biliyorum. Burada yakınlara çok iş düşüyor, lütfen ama lütfen bir "Nasılsın?" sorusunu esirgemeyin. Karşınızdakine acımayın, veya acıdığınızı hisettirmeyin. Hepimiz potansiyel engelli olduğumuz gibi, hepimiz potansiyel geçici sakat da olabiliriz. Hasta alıngan olabilir, dışarıdaki sosyal hayata özlem duyuyor olabilir, bunları düşünerek konuşun. Yine hasta geçici yatalak olduğu için kilo almaya müsaittir, börekleri poğaçaları sonraya saklayın. İyi bir dinleyici olun, çünkü hasta sosyal hayatla bağlantısı nispeten kopuk olduğu için konuşmaya ihtiyaç duyar. Her fiziksel hareketinde yardımcı olmaya çalışmayın, çünkü hepimizin kendine güvenmeye  ve her işini kendi yapabilecek durumda olmaya ihtiyacı var. Bir klişe olarak ona küçük sürprizler yapın demeyeceğim (hobi olarak yine yapın) ama yukarıda saydığım her şeyi yapıyorsanız, hasta size zaten minnettar olacaktır.

Ortopedinin sevilen yüzü sokakkedisi, evinden bildirdi.

18 Aralık 2014 Perşembe

Saç Tedavisi Güncellemesi

Saç dökülmesi hakkında blog postu girerken, bundan şikayetçi bu kadar insan olduğundan haberim yoktu açıkçası. Yazıyı yazalı uzun zaman oldu, ancak en fazla yorum alan ve hala çok okunan yazılardan biri. "Şu anda ne durumdasınız?" soruları gelince, bir yazı daha yazmayı ve konuyu güncellemeyi gerekli buldum. Konuya fransız kalmamak için önce sizi eski yazıya alalım, eğer okuduysanız buradan devam edebilirsiniz.

***

Evet, yazıyı yazalı yıllar oldu ve "Hala mı saç dökülmesi?" diyebilirsiniz. Aslını isterseniz, saç dökülmesi bir anda olup biten bir şey, önemli olan o dökülmenin sonrasındaki yaraları sarmak. Yani, saçlar bir anda dökülür, yeniden çıkması, daha da önemlisi sağlıklı çıkması yıllar alabilir. Örneğin, bundan 5 yıl önce gür ve nispeten kalın telli saçları olan ben, şu an seyrek değil ama ince telli saçlara sahibim. Saçın yapısı değişiyor ve bu değişimin karşısında durmak gerekiyor. Nasıl mı? Daha önceki yazdıklarıma baktığımda, anlatımımı ben bile karışık buldum. O yüzden size, çok daha basit bir yol haritası çizeceğim, ben iyi sonuçlar aldım, aynısını sizler için de diliyorum.

1- Öncelikle ihtiyacımız olan, bir hormon testi. Bunun için gitmemiz gereken yer Endokrinoloji. Eğer hormonlarınızda bir sıkıntı varsa, ne yaparsanız yapın saçlarınız eskisi gibi olmaz. Bir hekime başvurun, yapmanız gerekenleri size o söyleyecektir.

2- Hormonlarda sorun yok mu? O zaman doğru Cildiyeye. O da size bir takım testler önerecek, ve bu testler demir&çinko odaklı olacaktır. Yetersiz beslenme, vitamin mineral eksiklikleri gibi durumlar saçları tahmininizden çok etkiliyor.

3- Bir önceki maddede de testler sorunsuz çıktıysa, geriye iki seçenek kalıyor. Biri maalesef genetik. Ailede de benzer dökülmeler varsa, sizin de aynı sorunu yaşamanız muhtemel. Ancak bu yüzden pes edecek değilsiniz, tıp ilerliyor ve yeni çözümler bulunmaya devam ediyor. Bu çözümlerden ilki Mezoterapi. Mezoterapi, ilaç tedavisine göre daha hızlı, ancak acı veren bir süreç. Mezoterapiyi, vitaminleri deriye direkt olarak enjekte etmek olarak kabaca açıklayabilirim. Yani kafa derinizden verilen vitaminlerin kana karışması daha çabuk olduğu için tercih edilen bir yöntem. Mezoterapi iki şekilde yapılıyor; biri iğne, biri de tabanca ile. İğne ile olanı tavsiye etmem, çünkü gerçekten acı veren bir yöntem. Tabancayı denemedim, iğneye göre daha dayanılabilir olduğu söyleniyor. Bir diğer çözüm ise PRP. Daha çok erkeklerde kullanılan bu yöntem, vücuttan alınan kanın yine kafanıza enjekte edilerek hücrelerin uyarılmasıyla yapılıyor. Bunun da iyi bir çözüm olduğu söyleniyor, yine denemediğimi belirtmem gerek. Bir de hepimizin bildiği saç ektirme yöntemi var, bunun da genelde ölü hücreler üzerinde işe yaradığını biliyorum.

Sorun genetik değilse, çoğu hekim sıkıntının psikolojik olduğuna kanaat getiriyor. Kan ve hormon testlerim normal çıktığı için, doktorum bana bunun üzerine bir tedavi verdi. 11 aydır tedavisini uygulamaktayım, ve sonuçtan oldukça memnunum. Tedavi, ilaç, şampuan, sprey ve yağ karışımını kapsıyor. İlk üç ay, Shen Min Bayan Tablet, Lustral anti-depresan (50 mg), Biotin şampuan ve Bephantol-Evigen-Badem yağı karışımını kullandım. İkinci ve üçüncü üç aylık süreçte, Shen Min tablet yerine Xpecia tablet kullandım, şampuan ve spreyine devam ettim, yağ karışımını gün aşırı uyguladım. Şu an dördüncü üç aylık dönemdeyim, ilaç kullanımını kestik, Lustral, Biotin şampuan, Sprey ve yağ karışımıyla devam ediyorum. Bir yıl öncesine kadar saçlarım gözle görülür şekilde canlandı, artık daha dolgun ve teller eskiye göre kalınlaştı. Yağ karışımı hariç, kullandığım ürünlerin hiçbirini tavsiye edemem, çünkü hepsi reçeteli ve kişiye özel verilmiş tedaviler. Yağ karışımı bitkisel olduğu için uygulayabilirsiniz, onda sıkıntı yok. Sorun psikolojikse, cildiyecilerin belli anti-depresanları yazma yetkisi var, ama bunları ağır ilaçlar olarak düşünmeyin. Yine kişiden kişiye değişir ama, yaklaşık 1-2 hafta sonra günlük hayatınızı etkilemeyecek ilaçlar hepsi.

Benim durumum bu şekilde. Başka sorularınız olursa yorum kısmına yazmaktan çekinmeyin, yardımcı olmaktan mutlu olurum.

30 Ocak 2012 Pazartesi

Bir İyilik Yap Kendine: Kontakt Lens Dosyası

Uzun zamandır bahsetmek istediğim şeylerden biri de kontakt lens kullanımı idi. 2011'de kendime yaptığım iyilikler arasında kontakt lensler liste başında bulunmakta, ancak uzun uzadıya yazabilmek için biraz zaman geçmesini bekledim. O kadar pratik ve rahat bir şeymiş ki, "Neden daha önce yapmadım" dedirtti bana, o yüzden de başlıkta lensleri kendine yapılan bir iyilik olarak gösterdim. Gelelim -yine- benim hikayeme.

On altı yaşındayken gözlerimin bozulduğunu çoğu insan gibi uzaktaki yazıları, numaraları okuyamadığımı anlayarak fark ettim. Yine çoğu insanın ilk gözlük numaraları gibi, 0.50 ve 0.75 miyoptu gözlerim. Günler süren gözlük seçememe seanslarının ardından, en sonunda bir gözlüğüm oldu, ama o gözlük gözümden çok kutusunda durdu. Şunu belirtmemde fayda var, eğer küçük yaştan itibaren gözlük kullanmıyorsanız, yani belli bir yaştan sonra gözleriniz bozulduysa, gözlük kullanması çok zor bir alışkanlık. Yıllardır gözlük takan insanlar, sabah kalkarlar ve gözlüklerini takarlar, bütün gün o gözlük gözlerinde olur. Ancak benim gibi sonradan olma gözlüklüler ise, o gözlüğü gerektiğinde takarlar, onun dışında bulanık görme pahasına çıkarırlar. Ben de bu ileri olmayan göz numaramla, sadece tahtayı görmek için gözlük takanlardan oldum lise yıllarım boyunca. Onun dışında da pek bir sıkıntım olmadı, uzaktan gelen birini veya herhangi bir şeyi görmek için gözlerimi kısmam yetiyordu.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Yeni Başlayanlar İçin Saç Dökülmesi

Uzun zamandır aklımda olan ve detaylı anlatmak istediğim için uygun zamanı kolladığım bir konu, saç dökülmesi. Benim saçlarımla olan maceram 2009 yılının Ekim ayında başladı. Ciddi bir sıkıntım olmamasına rağmen pek çok aşamalardan geçtim, ve madem bu konuyla iki seneyi devirdim, deneyimlerimi paylaşmak hakkımdır diye düşünmekteyim. Zira -daha çok bilmeyenler için söylüyorum- saç dökülmesi çok can sıkıcı bir konu, fakat çok yaygın bir problem olduğu için de çok fazla çözüm önerisi var. Ben bunların bir çoğunu denediğim için, gözlemlediklerimi paylaşacağım.

Yeni başlayanlar için saç dökülmesi çoğu insan için benzer sahneyle başlar. Banyodan çıkarken ardınızda bir tomar saç bırakırsınız. Benim başıma geldiği dönem mevsim itibari ile sonbaharda olduğu için, başta pek önemsemedim. Çünkü yaz sonunda saçlar genelde cansızlaşır, deniz suyundan ve güneşten ötürü. Ben de dökülen saçların bunun bir sonucu olduğunu düşünerek üzerinde durmadım. Durum beni değil ama annemi rahatsız etmeye başladığı için (dikkat dikkat annem bu hikaye boyunca oldukça belirleyici bir kahraman olacaktır) işe şampuanımı değiştirerek başladım. Daha çok bitki özlü bir şampuan kullanmaya başladım. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, bu şampuanların ortak özelliği benzer bitki özlerini içermesidir. Çoğunun içinde defne, ısırgan, zeytinyağı ve yeşil çay görebilirsiniz. Şampuanın saç dökülmesinin durmasına faydası vardır, ancak  yeni saç çıkarmaz. Bunu da not ettikten sonra, hikayemi anlatmaya devam ediyorum.

24 Kasım 2011 Perşembe

Vejetaryen Olmak ya da Olmamak

Bundan birkaç sene önce, kırmızı et yemeyi bıraktım. Bir anda. Altında trajik bir neden de yoktu üstelik, küçükken gözlerimin önünde kesilen bir kurban ya da bozulmuş et yemek gibi. Canım nedensizce et istememeye başladı. Zaten bir süper-yemek-seçici olduğumdan, bir yiyeceği kafamda bitirmek normal insanlara göre daha kolaydı benim için. Ben de, bitirdim.

İlk başlarda her şey çok güzel gidiyordu üstelik. Sağlıklı olan beyaz etti bi' kere. Sonra, her şeyin bir alternatifini bulabiliyordum. Her et sotenin bir tavuk sotesi vardı mesela, tavuk dürüm, tavuk döner, Mc Chicken, ve daha bir sürü şey. Süper-yemek-seçici oluşuma karşılık, denizden çıkan hiçbir şeyi sorgulamama alışkanlığım da vardı mesela. Bir et yemeğine şüpheyle yaklaşıp "Ne etidir ki bu?" derim, ama bir deniz mahsulü için aynı şeyi sormam. Tadına bakmaktan çekinmem, hatta bende merak uyandırır. Şimdi mis gibi deniz ürünleri ve kapı gibi tavuk varken, ne gerek vardı ki kırmızı ete? Yoktu. Üstelik sebzelerle de aram iyiydi. Birkaçı hariç -şimdi isim verip rencide etmek istemiyorum- her türlü sebzeyi yiyebilirim, yağsız tuzsuz haşlanmış bile olsa. Hal böyle olunca, vücut düzenimi en sağlam şekilde sarsacak hamleyi yaparak, kırmızı et yemeyi bıraktım.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Bir Şifa Kaynağı Olarak Zeytin


Daha önce de zeytin etiketi altında birkaç yazı yazdım. Konu zeytin olunca, anlatacak çok şey oluyor, üstelik sadece yiyecek anlamında değil. Zeytinin reçelinden turşusuna birçok yiyecekten bahsedebilirim size, ancak bugün bakım ürünlerinden söz edeceğim.

Fotoğrafta görmüş olduğunuz, benim favori zeytin ürünlerim. Sol baştan, zeytin çiçeği kolonyası , Watsons zeytinli el kremi, Flormar zeytinli el ve vücut kremi, Dalan'ın küçük boy yoğun el kremi -soğuğa karşı ideal-, zeytin sütü ve son olarak da zeytinyağı sabunu.

Zeytinyağı en doğal kozmetik malzemelerinden biri olarak görülüyor. Saç dökülmesini engellediği, saçı besleyip parlaklık verdiği tarafımdan test edilip onaylanmıştır. Elinizdeki zeytinyağı ne kadar doğal -ve sızma- ise, saça o kadar iyi geliyor. Fotoğrafta gördüğünüz zeytin sütü de, taş değirmende ezilen ve hiç presten geçmemiş zeytinlerden üretilen, bir nevi zeytinyağıdır. Piyasada bulmak ne derece kolaydır bilmem, Küçükkuyu/Adatepe bölgesinden edinmek mümkün. İki yılı aşkın saç dökülme tedavisi esnasında sayısız ürün denedim (yakında onun da yazısı gelecek) zeytin sütü bu aralar en sık kullandığım natürel tedavi yöntemi.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Düşüşüm, Duruşum Olmuş..

Yaptığım kamuoyu duyurusu sonrasında yine de yazı girmek istedim ama, beceremedim. Mevsimlerden yaz dedim, oradan oraya gidiyorum vakit yok dedim, kafam karışık dedim, yazlıkçıyım dedim, kaçtım. Bir yandansa, yazmaya o kadar çok ihtiyacım vardı ki, hiç tarzım olmamasına rağmen zorladım kendimi, yine yapamadım. Hala ve ısrarla hayatımın en ketum günlerini yaşasam da, içimde bir anlatma isteği var. O yüzden de geldim, ve biraz boş konuşup arayı kapatayım dedim.

Efendim, malumunuz, merkez şubem Altınoluk olmak üzere, mobil halde yolculuk etmekteyim. Kendimi Altınoluk'ta kalacağım zannederken Balıkesir'de, Assos'a gitmeyeceğim diye biliyorken tam da o noktada bulduğum oluyor, o derece şuursuzum. Neyse, (cümleyi de böyle neyse diye bağlamak geçiştirmek gibi geliyor ama, bazen de çok kullanışlı oluyor bu neyse) kendimi yine bir anda Assos'ta bulduğum günlerden birinde -ki bu geçtiğimiz cuma gününe tekabül ediyor- öyle bir düşüş sergiledim ki, siz deyin sakarlık, ben diyeyim yeşil sahalara dönüş, hala sızısını sağ ayak bileğimde hissetmekteyim.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

** sakatkedi.. the legend is back!

Daha 3 gün geçmemişti ev arkadaşım Burçin'e "Bak ben düşersem çok kötü olur, kesin sakatlarım bi yerimi" diyişimin üstünden, yine bana yakışır bi şekilde, yani en olmicak şekilde düştüm, ve bu sefer sol dirseğimi sakatladım. Bayılıyorum sakatlanmaya, abartmıyorum bunu. Dans ederken dizimi, merdivenden inerken omzumu sakatlamayı başarabilmiş bir insanım. Bu sefer, yerdeki el ilanının üstüne basıp düşerek sol dirseğimi sakatladım, dirseğim izin verebilseydi eğer, kendimi ayakta alkışlardım. Hastanenin ortopedi kısmında mutlu olan bi insanım, girmediğim MR, röntgen, tomografi kalmadı. Her türlü ortopedik eşyaya sahip oldum, alçı terliğinden koltuk değneğine, dizlikten kol askısına. Her ne kadar tanıdık olduğum bi alan olsa da ortopedi, bu sefer kendimi sakatladığım yer yabancı bir ülkeydi, tahmin edemeyeceğinizse bunun nasıl bir duygu olduğu. Sizi hastaneye yetiştiren anne-babanız yok, tanıdık doktorlar hastane yok, ne kadar İngilizce biliyor olsanız da acınızı tarif edeceğiniz Türkçe kelimeleriniz yok. (Elbow ve hurt'le de bi yere kadar yanii)

Olayı başa sarıyorum...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...