Pages

yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2013 Çarşamba

İlk Couchsurfing Deneyimi ve Bazı Notlarım



Uzun zamandır beynimi kemiren seyahat fikri, dünyanın en pahalı pasaportunu alıp bir de Schengen vizesini yapıştırınca netleşmeye başladı. Her ne kadar bugüne kadar bağımsız seyahat etmemiş olsam da, "gitmek" hep bastıramadığım bir dürtüydü. Kalabalık turlarda bile hep gruptan koptum, hep uzaklara attım kendimi. İstediğim bir yığın insanın içinde, bana ayrılmış sürede fotoğraf çekmek değildi çünkü, ben bilmediğim sokaklarda, kaybola kaybola gezmek istiyordum. Turistik olsun veya olmasın, o an ilgimi çekebilecek, tesadüfen yoluma çıkmış her şeye ilgi duyabilirdim. Ama acemi, yeni yetme bir gezgin adayıydım. Yol arkadaşı arasam, mevcutlarda o da yoktu. Olanlar da iş, güç, pasaport, vize engeline takıldığından, biraz da ben iç güdülerimle yolculuk yapmak istediğimden, yol arkadaşı seçeneğini de eledim. Çoğu insana göre yalnız yolculuk sıkıcı, anlamsız hatta korkutucu olabilir, ben ise nedenini açıklayamadığım bir şekilde yalnız yolculuk yapmak istiyordum. Ama nereye, nasıl? Derken kafamda bir şimşek çaktı, "Bir Couchsurfing vardı, ne oldu ona?" şeklinde. Bütün bir yazı gezginleri ağırlayarak geçirebilecekken, Eylül ayında keşfedince üye olup hayıflandığım Couchsurfing'e hep ev sahibi olurum gözüyle bakmıştım. Oysa ben de gezgin olabilirdim. Bu fikre sarılarak, siteyi didik didik etmeye başladım.

24 Nisan 2013 Çarşamba

İtalya Notlarım

Evet bu aralar leyleği havada gördüm, hem deyim anlamıyla, hem de gerçek anlamıyla. Gerçekten leyleği havada görmek çok gezmeye işaret midir bilmiyorum ama, bu aralar sıkça gezi yorumlarıyla karşınızda olabilirim, demedi demeyin :)

Yıllar sonra çekirdek aile olarak resmi tatil ve haftasonunu birleştirerek bir yurtdışına çıkalım dedik, gitmişken sıcak bir akdeniz ülkesi olsun dedik, güzel yemekler yiyelim dedik, bi de uzun bi vize çıksın ki yazın da gezelim dedik ve sonuç olarak kendimizi Roma'da bulduk. Dört gün Roma gibi bir şehre tabi ki yetmezdi, bir gününü de Napoli'de geçirince, kalan üç günü elimizden geldiğince dolu dolu geçirmeye çalıştık. Uzun bir gezi yazısı yazmak yerine kısa notlar çıkarmayı tercih ettim, buradaki kişi ve kurumlar tamamen gerçektir, ancak fikirler kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir.

- Öncelikle belirtmeliyim ki, Roma muhteşem bir şehir. Tam tabirle, yapmışlar olmuş. Hiçbir yapı sıradan değil, her şey muazzam ve birbiriyle uyumlu. Bugüne kadar korunmuş ve korunmaya devam ediyor olması da ayrı bir artısı.
- Roma meydanlar ve çeşmeler şehri. O kadar çok meydan, o kadar çok çeşme vardı ve hepsi de o kadar güzeldi ki, hayran olmamak elde değil.
- İtalya yemyeşil bir ülke. En çok sevdiğim yönlerinden biri oldu diyebilirim. Şehir içi şehir dışı her yer yeşil, o eski yapılarla bile o kadar uyum sağlamış ki ağaçlar, insanı rahatlatan bir güzelliği var.
- Özellikle Roma'da kalacaksanız otelin konumu çok önemli. Otel lüks olsun, konforlu olsun diye beş yıldızlı otellere rezervasyon yaptırıp şehirden uzak kalmayın. Tabi ki bu benim şahsi fikrim. Ama ortalama bir otelde, Roma terminalinin dibinde kalarak biz metroyu da kullandık, yürüme mesafesinde bir sürü yere gittik, taksiye de fazla bir ücret ödemedik.
- Metro demişken, hırsızlığa karşı dikkatli olmakta fayda var. Sadece bizim turda bile iki kişinin cüzdanı çalındı. Ama bu gözünüzü korkutmasın, metrobüse binen insanlarız sonuçta, Roma metrosu koymuyor :)
- Kolezyum, Trevi Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri gibi yerlerin yanı sıra, Pantheon tapınağı da çok beğendiğim yerlerden biriydi, tura dahil olmasa da rehberin tavsiyesiyle gidip gördük, iyi ki de görmüşüz.
- Pantheon tapınağının yakınındaki restoranlardan birinde Sebzeli Risotto'ya aşık oldum, zaten pirinçle büyük aşk yaşıyoruz, Risotto tuz biber ekti.
- Vatikan ayrı bir dünya. Dünyanın en küçük ülkesi deyip geçmeyin, ben orada da kayboldum. Ayrıntılar bir sonraki maddede.
- Salih hocadan o kadar duymuşken, Sistine Chapel'i görmeden dönemezdim. Yağmurlu bir günde tek başıma orada dolaşmak, Michelangelo'nun eserlerini ise çıplak gözle görmek mükemmeldi. Fotoğrafla anlaşılamayacak bir güzellik, ben ki Ortaçağ, Rönesans gibi kavramlara yakın ilgili olmayan biri olarak çok etkilendim, heyecandan titredim diyebilirim. İyi ki görmek için diretmişim, iyi ki sıra beklememek için ekstra ücretli biletlerden almışım dedim. Ancak Vatikan Müzesi ve Sistine Chapel o kadar büyük ki, çıkışı bulmam bir hayli uzun sürdü, yani Vatikan deyip geçmeyin, kaybolabiliyorsunuz.
- Her ne kadar İtalyanlarla kahvaltı konusunda uyuşmasak da, öğlen ve akşam yemeklerini zevkle yedik. Bir Margarita pizzadan bile muazzam zevk alabiliyor insan. Makarnaya pizzaya doyduk ve gariptir, hiç sıkılmadım.
- Sanıyorum İtalyanlar evde yemek yapmıyorlar, o kadar çok restoran var ve yemekler o kadar ucuz ki, gerek duymuyor olabilirler. (Ucuz derken, birim fiyatını kastediyorum, gidince Türk lirasına göre hesaplayıp bana kızmayın :)
- Aynı zamanda İtalyanlar kelimenin tam anlamıyla bol kepçe porsiyonlar yapıyorlar. Yine kahvaltı hariç hiçbir öğünden aç kalkmadım, aç kalkmayı bırakın, yerimden kalkamadım :)
- Tortellini'yi o kadar sevmeme rağmen yemek kısmet olmadı. Onun yerine bir sürü şey denedim, ve yediğim hiçbir şey dokunmadı, zeytinyağına alışıksanız sizde de durumun farklı olacağını sanmıyorum.
- Kahvekolikler için pek aydınlatıcı bilgiler veremeyeceğim, neredeyse hiç kahve içmedim diyebilirim. Şu sıralar kahve bana sınav zamanlarını, sunum raporlarını ve tez yazımlarını hatırlatıyor. İçimdeki Turco çıktı, bol bol çay aşerdim.
- Yemek yerken şarap için, ev yapımı şaraplara asla hayır demeyin.
- Roma dondurması elbette muhteşem, orada da bol kepçeler, iki top dondurma bizim dört top dondurmamıza eşittir herhalde.
- İtalyanca'dan bıktım. İngilizce konuşup İtalyanca cevapları anlamaya çalışmak bir süre sonra gerçekten sinirlerimi bozdu, Roma böyleyse diğer şehirlerde İngilizce bilen yoktur diye düşünüyorum, bilenler aydınlatabilir.
- Bir süre sonra pes ettim, grazie, si, buongiorno falan demeye başladım, turist sevimliliğiyle bir iki kelime konuşunca hoşlarına gidiyor.
- Napoli de çok güzel bir şehir, evleri değil ama sahil şeridi bana biraz İzmir'i hatırlattı. Ve Napoli gerçekten pizzanın anavatanı, orada yediğiniz pizzayla Roma'daki pizza arasında fark var.
- Napoli'ye gitmişken Pompei antik kentini görmeden gelmeyin, sizi çok şaşırtan detaylar bulacaksınız. Söylemiyorum sürpriz olsun :)

Benim İtalya notlarım bu kadar, sıcağı sıcağına yazdım ki unuttuğum, atladığım bir nokta olmasın. Bir sonraki gezi yazısını en kısa zamanda yazmak dileğiyle, ciao!

11 Mart 2012 Pazar

Bir Yol Arkadaşı Olarak Sokak Kedisi

Uzun bir aranın ardından yolculuk başlığı altında yazı girmenin mutluluğunu yaşamaktayım. Yine kendimi yollara vurdum, sırt çantama yapışık bir halde otobüs koltuğunda uyur vaziyetime geri döndüm. Ama bu kez rotamı değiştirip, biraz kısaltıp haftalık rutine çevirmiş durumdayım. Şimdi anlatacağım kısa hikayem için önce güzergahımı göstermem gerekiyor, o yüzden şöyle buyrun; 



Durum şu, çıkış noktam Balıkesir. Oradan aktarma ile Bandırma, sonra da Biga. Gereken bazı durumlarda ise Çanakkale. Ancak Çanakkale şimdilik gündem dışı, o yüzden hikayeme Balıkesir-Bandırma-Biga ekseninde devam ediyorum. Varış noktaları arasındaki mesafeler şu şekilde; 

Balıkesir - Bandırma: 94 km
Bandırma - Biga : 70 km
Biga - Çanakkale : 97 km
Balıkesir - Çanakkale : 260 km (Bandırma üzerinden)
Balıkesir - Çanakkale: 210 km (Edremit körfezi üzerinden)

Bu bilgileri de verdikten sonra konuya dönebilirim. Sokak Kedisi, A şehrinden B şehrine.. Yok yok, bu o değildi. Ehm, evet. Bandırma'dan Balıkesir'e dönmeye çalıştığım bir akşamdı. Zaten nasıl oluyorsa bu dönüş yolculuklarında feci şekilde bitap düşüyorum, kendimi bir an önce koltuğuma atıp uyumak istiyorum. Otobüse bindiğimde baktım ki yerimde biri oturuyor. Böyle durumlarda kaplan kesiliyorum. Neyse, koltuğuma kavuştuktan sonra huzurlu bir şekilde yolculuğa başlamaya hazırdım. Ancak bir yolcu eksik olacak ki, otogardan anons geçiliyor. Sonrasında fark ediyoruz ki, benim yerime oturan kız, yine kendi yerine oturmamış ve bambaşka bir koltuğa oturarak muavinin kendisini eksik sanmasına neden olmuştu. Durum fark edilince hayat normale döndü. Yiyecek içecek servisi de bittikten sonra, yol arkadaşım Ömer'e ayıp olma pahasına "Ben biraz uyuklayacağım" diyip kulaklıklarıma uzandım. Tam da şu şarkı başlamak üzereydi ki, arkamdan birinin omzuma dokunduğunu hissettim. 

21 Ekim 2010 Perşembe

Bi' Yolculuk

Bu blogu yazmaya ilk başladığım zamanlarda vardı bi yazım, "Bir yolculuğun daha sonuna gelirken..." diye başlayan. Şimdi o zamanlarıma bakıyorum da, çok daha sakinim. Oldukça deneyim kazandım diyebilirim. En basitinden, Susurluk molalarında sinir krizi geçirmiyorum, sükunetimi koruyorum -aslında bu en önemli nokta da bu-.

Bu sefer de, yine bir İstanbul-Balıkesir yolculuğunda, yarım saatlik gecikmeye rağmen elimde Elizabeth Gilbert'in Ye Dua et Sev kitabı, sakinliğimi koruyarak bindim otobüse. Bazen yapıyorum çünkü böyle, bestseller kültürümü arttırmak adına, yolda hafif bi okuma olsun diye alıyorum, kafamı yormadan, çıtır çerez gibi okuyorum, ve revaçta olan kitaplar hakkında az çok fikrim olmuş oluyor. Böylece, hali hazırda şarj edilmiş mp3 playerım, kitabım ve telefonumla, bir İstanbul-Balıkesir seferine daha hazırdım artık.

10 Mart 2009 Salı

Balıkesir'den kaçmak, Balıkesir'e kaçmak

Bu haftasonu, sırf iş olsun diye, üşenmedim, kalktım Balıkesir'e gittim. En az 10 kişi sordu noluyo diye. Annem telaş yaptı, babam ciddiye almadı. İşin komiği, ben de kendimi ciddiye almadım. 5 dakika içinde, yalan olan Ankara planımı, Balıkesir'e çevirdim. Bir an bile tereddüt etmeksizin. Eve telefon açtım, geliyorum dedim, dinletemedim. Ciddiye almaları biraz zaman aldı. Sanırım beni karşılarında görünce tam olarak inandılar. Koca bir güz dönemi boyunca eve sadece ve sadece 1 kere gidersem olacağı bu tabi. Annemi korkutmuş, babamı ikna edememiş olurum. Güzel olan yanıysa, sırt çantama 2 tişört 1 pantolon tıkıp yola çıkmayalı uzun zaman olmuş, bunu fark ettim. Hiçbir acelem, derdim olmadan yola çıkmamışım. Hep bi atraksiyon, bi koşuşturmaca. Bu yüzden kat ettiğim her kilometre işkence olmuş bana. Bu sefer kendimi sağlama aldım, Balıkesir arabasına bindim. Hava çok güzeldi, yüküm yoktu, daha ne isteyebilirdim ki. Otobüsü beklerken bi süre terminaldeki kediyle oyalandım, son zamanlarda sürekli sövdüğüm feribotta martılara simit attım. Kitap okudum, uyudum, acısız bir şekilde Balıkesir'e vardım. Bir yandansa hala inanamıyordum, sanki yıllar oldu okul açılalı, ben yine eve dönmüyorum... Kendimi sorgulamayı denedim, olmadı. Moralim bozuk değil, kötü bir şey olmadı, her şey yolunda -gördüğüm kabusları saymazsak-, ama ben Balıkesir'e kaçıyorum. Bugüne kadar hep Balıkesir'den kaçtım ben, Balıkesir'e kaçmadım ki. Öylesine garip ve şuursuz bir haldeydim. Balıkesir'de indiğimdeyse, tek hatırladığım, elimde çantam, etrafıma şaşkın şaşkın baktığımdı. Uzaktan izliyormuşum gibi. Oysa yadırgamam gereken, bir tane tanıdık yüz yok, ve babam gelmemiş beni karşılamak için. Uykudayım sanki. Hiç gelmedim. Yokum.

19 Şubat 2009 Perşembe

Bir yolculuğun daha sonuna gelirken...

Kabataslak bahsedeceğim konular şunlar, aktarma merkezleri, yol arkadaşlığı, sıkıcı molalar. böyle planlı programlı karşınıza çıkar dumur ederim işte :))

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...