Pages

müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2015 Pazartesi

Teoman Güncellemesi: Düetler, Coverlar ve fazlası

Sevgili Teoman severler, hazır yeni albüm Eski Bir Rüya Uğruna çıkmış ve biz yeni Teoman şarkılarına doyarken, Teoman düetleri dendiğinde Google'da blogum ilk sayfa sonuçları içinde çıkarken, aman Teoman müziği bıraktı, oley geri döndü derken, arada Teoman neler yapmış bir araya toplamak istedim. 

Önceki yazımda 16 Teoman düetine yer vermişim, elbette o kadar sonuç yok şimdi elimde, ama bulduğu her Teoman kaydına atmaca gibi atlayan, geç keşfettim diye kahrolan ben, sizler için sadece düetlerin değil, coverların ve derleme albümlerdeki Teoman şarkılarının da izini sürdüm. Ortaya güzel bir liste çıktı, sizin de kaçırdıklarınız olabilir, bir bakın derim!

Konseptimiz aslen düetler olduğu için onlarla başlamak istiyorum. 10 şarkılık Eski Bir Rüya Uğruna'da bir düete yer vermiş yine Teoman, söz ve müziği de kendisine ait. Seninim Son Kez, albümde sekizinci parça. Düet yaptığı isimse Teoman albümlerini iyi dinlemiş kişilerin aşina olduğu ses İrem Candar. Bu şarkıyı bulmak için elbette uzun uğraşlar sarf etmedim, Teoman'ın kendi albümünde sonuçta, ama madem yeni albüm coşkusu yaşıyoruz, liste başına alalım istedim.

İkinci sıraya Aylin Aslım ile olan düeti koymak istiyorum, İki Zavallı Kuş her ne kadar favorilerimden olmasa da, Teoman'ın müziğe dönüşünün sinyalleriydi, o yüzden bu şarkıyı ayrı bir yere koydum. 

Üçüncü sırada, bir önceki yazıda atladığım Ömür Gedik ile olan düet var. Portakal Orda Kal, kayıtlara geçmesi açısından burada yer alıyor. 

Listeye en sevdiğim şarkıya dördüncü sırada yer veriyorum. Tamamen tesadüf eseri karşıma çıkmış olması keşiflerin en güzeli elbette. Gökcan Sanlıman'ın albümünde yer alan Prison Song, aslında bir cover olmasının yanı sıra, bir de Teoman düeti olmuş durumda. 

Beşinci sırada, Taş Bebek'ten sonra düet yapmanın tadına varan Teoman&Göksel ikilisinin yine Göksel albümü için bir araya geldiği Palavra şarkısı var. Cover yapmayı çok seven Göksel, bu şarkıdaki erkek sesi için Teoman'a yer vermiş, çok da iyi etmiş.

Son olarak, bir Teoman düeti klasiği ve çoğumuzun favorisi olan Şebnem Ferah var. Teoman sever herkesin kalbinde bir Şebnem Ferah düeti yatar, hepimiz bu iki sesi birbirine çok yakıştırırız. O kadar severiz ki onları beraber söylerken dinlemeyi, bir reklam şarkısı bile olsa şarkının tam versiyonunu bulur dinleriz. Evet Özgürlüğün Elinde'den bahsediyorum, her ne kadar reklam şarkısı olsa da, o stüdyoya girilmiş ve o düet yapılmıştır, listemizde böylece yer bulur.



Coverlara gelince... Teoman'ın yapmış olduğu coverlar genelde derleme albümlerde yer bulmuş, aşağıda göreceğiniz gibi, ünlü müzisyenlerin anısına yapılan albümlerde Teoman mutlaka yer almış. Eminim bu listeye yenileri gelecektir, onlar gelmeden işte en güncel haliyle kendi albümlerinde yer almayan Teoman'ın sesinden şarkılar karşınızda.

Derleme albüm demişken, ilk başa Göğe Selam'dan Dönence'yi koymak isterim. Kliple birlikte duymayan pek kalmamıştır sanıyorum, ancak ikinci Göğe Selam'ın çıkmasıyla klasik haline gelince, kayıtlara geçmesi farz oldu.

Derlemelerden devam edecek olursak, Dönence'nin ardından sırada Uzay Heparı anısına Serserim Benim bulunmakta. Aşkın Nur Yengi'den duymaya alıştığımız şarkıda farklı bir yorum olmuş, Teoman coverlarından hoşlanıyorsanız, en azından bir kere dinlenesi derim.

Ahmet Kaya ...Bir Eksiğiz albümünde, Ahmet Kaya anısına yer alan Teoman, burada Acılara Tutunmak'ı seslendirmiş. Ahmet Kaya'dan sonra Haluk Levent'ten dinleyenler için kulağa alışılmışın dışında geldiğini söyleyemem, yine de kendine has Teoman yorumuyla farklılığını hissettiriyor.

Listenin dördüncü sırasında bir Şebnem Ferah şarkısı olan Bu Aşk Fazla Sana yer alıyor. Beraber düet yapmalarının yanı sıra, birbirlerinin şarkılarını da söyleyen ikili, böyle coverlarla benim kafamı ziyadesiyle karıştırıyor :) Bu şarkıyı ilk dinlediğimdeki hissettiklerimle, Şebnem Ferah'ın Gönülçelen yorumunu dinlediğimde hissettiklerim hemen hemen aynıydı. Birbirleriyle öylesine bütünleşmişler ki, coverlarda bile bir diğeri şarkının bir yerinden çıkacak mı diye merak ediyor insan. Bu şarkı da, İskender Paydaş'ın Zamansız Şarkılar'ında yer aldı.

Cem Karaca'ya saygı albümü olarak çıkan Mutlaka Yavrum albümündeki Bu Biçim'i, derleme albümler kategorisinde beşinci sıraya alıyorum. Cem Karaca gibi karakteristik bir sesten duymaya alışık olduğumuz şarkıyı, Teoman bile olsa başkasından duymak değişik geliyor, ama coverların amacı biraz da değişiklik değil midir zaten?

Son sıraya daha farklı bir şarkıyı aldım, Necip aslında bir cover değil, bir sosyal sorumluluk projesi olan Düşünen Şarkılar'ın içinde yer alan, Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde tedavi gören hastaların yazmış olduğu şiirlerin bestelenmesiyle yapılmış şarkılardan biri. Albüm satışındaki gelir hastaların rehabilitasyonu için harcanmıştır. Necip gözünüzden kaçmış olabilir, dinlemekle kalmayın, bir şizofreni hastasının sözlerine kulak verin.

***

Teoman cephesinden elimdeki haberler şimdilik bunlar. Yeni albümün tadını çıkarırken, listedekilere de şöyle bir göz atmayı unutmayın.

Eski yazıma ise buradan ulaşabilirsiniz.

9 Ocak 2014 Perşembe

Bir Kitap Bir Şarkı



Bazı kitaplar var, kısa oluşlarına ters orantılı bir şekilde zor okunuyor.
Bazı kitaplar var, uzunluklarına rağmen kısa sürede bitiyor.
Bazıları ise, hem kısa, hem kolay okunup hem de derin mesajlar veriyor.
Bu son söylediklerimden pek fazla bulunmuyor. Albert Camus'un Yabancı kitabı onlardan biri.
Vikitap sayesinde okuma listeme girdi, evde hasta olduğum bir günde, aynı gün içinde bitti.
Fazla anlatmayacağım. İçinde bulunduğumuz topluma, dünyaya yabancı oluşun kısa ama vurucu bir öyküsü.
Biraz da Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ını hatırlattı bana. Kitap bittikten sonra her zaman yaptığım gibi yorumlara bakarken, yaptığım benzetmede yalnız olmadığımı gördüm.
Bir de, Yabancı'nın The Cure'a ilham verdiğini gördüm.
Kitaptan esinlenerek yapılan bir şarkı fikri hoşuma gitti.
Killing an Arab, kitabın üzerine pek güzel gitti.


30 Ekim 2013 Çarşamba

Darmaduman & Haziran

Burayı Duman ve Teoman yazılarıyla doldurmaktan ben bıkmayacağım orası kesin, ama siz bir gün kaçıp gider misiniz bilemiyorum :) Bu aralar müzik piyasasında beni çok mutlu eden şeyler oluyor, yepyeni, gıcır gıcır Duman albümü gibi mesela!



Çok sevdiğim gruplar ve müzisyenler albüm yapınca, yeniye alışma konusunda biraz daha ılımlı olabiliyorum, albümü koşarak alacak, hatmedecek hale gelebilecek kadar. Duman albümleri için de aynısı söz konusu, ancak diğerlerinden farklı olarak, ilk etapta yeni Duman albümlerine zor alışıyorum. İlk dinlediğimde "Yok ya, olmamış bu" deyip, ısrarla dinleyince mutlaka seviyorum. Darmaduman da öyle oldu, belki diğerlerine göre daha kolay alışmış bile olabilirim. Diğer albümlere göre bu sefer isyanı daha bariz görebiliyorsunuz bu albümde, her parçanın bir mesajı mutlaka var. İlk etapta dikkatimi çeken parçalar Gönül İster, Gözleri Kanlı, KöpeklerÖyle Dertli oldu. Seviyorsan İnanıyorsan akılda kalıcı bir giriş parçası olmuş, EyvallahGezi Parkı olayları ilk çıktığı zamanlardan biliyoruz zaten, Yürek radyolarda dönmeye başladı. Tüm parçalar kendine özgü, ve her birinin sözü müziği grup üyelerine ait, dışarıdan alınmış hiçbir parça veya herhangi bir cover yok. En son Altınoluk konserinde Dön Ne Olur'u coverlamışlardı mesela, o da olsa fena olmazdı ama, 13 şarkılık dolu dolu bir albüm olmuş, bu haliyle de yeterince güzel.



İkinci müjde ise Teoman'dan geldi, hem de hiç beklemediğim bir anda! Tadımlık, tek bir single ama, kesinlikle iyi geldi. Tek sıkıntım, single'ı herkesle beraber öğrenmek oldu, Teoman'a dair böyle şeyleri sonradan öğrenince resmen alınıyorum. Halbuki o gelse dese, bak şöyle bir şarkı yazdım, single olarak sürsek mi piyasaya dese, onu piyasaya sürmese bile ben dinlemiş olsam, her şey yolunda olacak. Parçayı görür görmez, daha dinlemeden ilk tepkim "Hem dee benden habersizz??!!" oldu, ama yine de linkine ışınlandım. Yine depresif bir şarkı olmuş, insanın içini burkan cinsten bir Haziran şarkısı. O ses tonuyla, o müzikle, "Bitmiş Haziran.." derken, Temmuz ayında bile depresyona sokabilir insanı. Ama özledik mi, evet özledik, orası kesin! O yüzden, iyi ki geri döndü diyor, ve Haziran'ın yeni albüm habercisi olmasını umuyoruz.

Sokakkedisi ile Müzik Haber'den bu haftalık da bu kadar, diğer yazılarda görüşmek üzere!

25 Ağustos 2013 Pazar

Ağustos: Bir Ay, Üç Konser

Yaz yine hızla akıp geçmeye, bizi de ona yetişmek zorunda bırakmaya devam ediyor. En sevdiğim yaz aktivitelerinden biri olan konserler bu sene peş peşe olunca, bana ortalama 6 günde 1 İstanbul yolları göründü. Araya bir de bayram tatili girince işler iyice karman çorman oldu, ama dedim ya, hepsi o kadar peşpeşeydi ki bayramda bile konsere gittim. Hepsi bana ayrı ayrı mutluluk verdi. Bir de, konser/festival ortamını öyle özlemişim ki anlatamam. Hani bir çadır atsalar, gidip kalacağım, o derece. Şimdilik 3 konserle sakinleştim diyebilirim, ilerleyen zamanlarda kimler Türkiye'ye gelir, ben kimlere giderim bilinmez, ama bu Ağustos benim için konser ayı oldu, orası kesin.



Açılışı Roger Waters ile yaptım. Zaten hakkında pek çok kez yazıldı çizildi o yüzden ben de aynı şeylerden bahsetmeyeceğim. İtiraf etmeliyim ki Roger Waters benim bilinçli seçimim değildi. Bizim evde Pink Floyd hastası babamdır, aylar öncesinden konser haberini duyunca, kendisinin talimatıyla hemen biletleri kaptım. Açıkçası konser için pek bir beklentim yoktu, tabi ki elementary düzeyde Pink Floyd biliyorum, yani kendimi konserde idame ettirecek, şarkılara az çok eşlik edecek seviyedeyim. Ama "duvar" konseptinden habersizdim, babam konserde neler olacağından bana bahsettiyse bile, bu sefer ben sürpriz bozulmasın diye evdeki Live In Berlin dvd'sine yanaşmadım. İyi ki de izlememişim, çünkü en beklentisiz olduğum şeyler hep güzel çıkar, Roger Waters'ta da aynı şey oldu. Çoğu insan gibi ben de hayatımda böyle bir sahne izlemedim diyebilirim, konser süresince hem büyülendim, hem ağladım, hem güldüm, hem de eşlik ettim. Roger Waters ilk günden Gezi Parkı'na verdiği destekle gönül telimizi titretmişti zaten, konserde de aynı şeyi yaptı. Duvara yansıyanları görmeyen kaldı mı bilmiyorum ama, burada görsellere yer vermeyeceğim, çünkü konser boyunca çektiğim fotoğraf sayısı sıfır. Bu da, konser boyunca ne kadar etkilendiğimin kanıtıdır. Bir daha Roger Waters'ı izlemek kısmet olur mu bilmiyorum ama, bir kez olsun böyle bir konser izlemek de kendimi şanslı hissetmeme yetiyor. Bunun üzerine herhangi bir sahneyi beğenebilir miyim bilmiyorum, umarım her şeye burun kıvıran biri olup çıkmam :)



İkinci konser haberi, tam da "Öff ya, artık kimse de Altınoluk'a gelmiyo" diye söylenirken, çarşıda afişin karşıma çıkmasıyla geldi. Duman sevgimden daha önce bahsetmiştim. Bayramın ikinci günü Altınoluk Amfi Tiyatro'da olacaklarını öğrenince, Serap'ı aradım ve koşarak biletleri aldım. Duman'ı toplamda altıncı, Altınoluk'ta ise üçüncü izleyişim olacaktı, ama ben ilk günkü kadar mutluydum. Korkunç kalabalık bayram atmosferini saymazsak, konser çok güzel geçti diyebilirim. Serap'la hem nostalji yaptık, hem de çok eğlendik. Bu sefer sahne şovu olmasına gerek yoktu, çünkü Kaan, Batuhan ve Ari sahneye çıktığı anda eski arkadaşlarıma gelmişim hissine kapıldım, ve onları tekrar Altınoluk'ta gördüğüme çok mutlu oldum. Anlaşılan onlar da mutlu olmuş ki, 21.45'te çıktıkları sahneyi 01.00'da ancak terk ettiler, Kaan şarkı aralarında hiç yapmadığı kadar konuştu, eski/yeni her şeyi çaldılar. Bir tanesi hariç! Duman'ı son izlediğimde, yine aynı şarkı için sızlanıyordum ki, çıkışta Batuhan'a denk gelip bizzat kendisine de sızlanmıştım. Yine yine ve yine çalmadılar, canları sağolsun, Duman bugün olsun, yine dinlerim. Onlar iyi ki varlar, iyi ki geldiler.



Konserlerden sonuncusu Placebo idi, lise hayatımın olmazsa olmaz gruplarından biri. Onların da Türkiye'ye ilk gelişleri değildi ama ben hepsini itinayla kaçırmıştım, o yüzden bu sefer gözümü karartmıştım, tek başıma da olsa gidecektim. Tam da bu düşüncemi dile getirmiştim ki Cem, "Ben ne güne duruyorum?" dedi ve biz bir süre biletlerin satışa çıkmasını bekledik. Yine ışık hızıyla alınan biletlerin ardından, 16 Ağustos Cuma günü Brian Molko'yu canlı görmek ve dinlemek için Parkorman'daydım. Açık söylemek gerekirse konser pek parlak değildi, bir de ben konser esnasında şarkılarda yapılan değişiklikleri sevmiyorum, hep olduğu gibi yorumlansın istiyorum. Bu yüzden de bazı anlarda pek keyif alamadım. Ama Brian Molko'nun kanlı canlı karşımda olduğunu idrak ettiğim her an çok mutlu oldum, yani konsere gittiğime asla pişman değilim. Konser biraz daha uzun sürsün, seyirciyle biraz daha iletişime geçsinler isterdim örneğin, ama Every Me Every You, The Bitter End, Song to Say Goodbye, Meds, Twenty Years, Infra Red gibi şarkılara eşlik etmek bile güzeldi. Yine de, beni o kadar kesmedi ki, bir süre kendi kendime söylemeye devam ettim :) 

***

İşte konser hikayelerim böyle, her biri farklı, her biri güzeldi. Şimdilik sırada pek kimse yok gibi, ama bir Muse gelse hayır demem mesela, veya yollarımız kesişse Teoman'a uçarak giderim. Yeni etkinlikler için hatta kalın, ne olur ne olmaz :)


20 Haziran 2012 Çarşamba

20.Gün: Gittiğim Konserler

Challenge'ın 20.gününden herkese merhaba! Bugünün konusu gittiğim konserler. Ancak takdir edersiniz ki gittiğim bütün konserleri yazmam imkansız. O yüzden şöyle bir kısıtlamaya gittim, ve arşivimde afişlerini bulundurduğum konserleri sizinle paylaşıyorum.






Ve birkaç konserden kareler;






15 Haziran 2012 Cuma

15.Gün: Lise Yıllarını Hatırlatan Bir Şarkı


Bana lise yıllarımı hatırlatan, dinlediğimde kendimi o günlerdeki gibi hissettiren çok fazla şarkı var aslında. O yüzden ilk başta hangisini koyacağımı bilemedim. Ancak sonra aklıma Nirvana'nın Unplugged in New York albümü geldi, o yıllarda en çok dinlediğim albümlerdendi. All Apologies'ı ne zaman dinlesem, aylardan Mayıs, günlerden cumartesi gibi hissederim. Güzel bir akşamüstünde, elimde biram, terasta oturuşum gelir aklıma. Böyle günlerde bana en çok eşlik eden parçalardan biri de buydu. Neden albümdeki diğer şarkılar değil de All Apologies derseniz, özel bir sebebi yok. Ama eski bir parfümü kokladığımda nasıl geçmişe gidiyorsam, bu şarkı da aynı şeyleri hissettiriyor bana.

3 Haziran 2012 Pazar

3.Gün: Shuffle'ın Seçtiği İlk 5 Şarkı

Bugün sırada sevgili playlist'imde Shuffle'ın seçtiği ilk 5 şarkı var. Shuffle'ın sürprizleriyle playlist'imde oradan oraya atlayışını çok sevdiğimden, ilk 5 şarkıyı ben de merak ediyorum.

1. Mor ve Ötesi - Mucize


En sevdiğim Mor ve Ötesi albümlerinden biri olan Bırak Zaman Aksın'dan Mucize ilk şarkımız oldu. Her ne kadar albümdeki favori parçalarımdan olmasa da, yine sevdiklerim arasındadır. Sizi bilmiyorum ama, ben Mor ve Ötesi'nden gerilere gittikçe zevk alanlardanım, Şehir, Gül Kendine ve Bırak Zaman Aksın en sevdiğim albümler.

http://www.youtube.com/watch?v=K5oMvWnzUrk

2. Starsailor - Tell me It's not over


Genellikle oradan oraya atlayan playlist'im için, bu sefer güzel bir seçim oldu. Starsailor da sevdiğim gruplar arasındadır. Yine her ne kadar favori parçalarımdan biri olmasa da; severim, dinlerim, dinletirim.

http://www.youtube.com/watch?v=MwesGzgGtoU&ob=av2e

3. Eric Clapton - Layla


Ah, işte bu en sevdiklerimden! Eric Clapton'ın, the Beatles'ın gitaristi George Harrison'ın karısına aşık olduğunda yazmış olduğu bir şarkıdır Layla. Daha sonra Pattie Boyd ile de evlenmiştir. İlk dinlediğim Eric Clapton şarkılarından biri olan Layla hala en sevdiklerim arasında yer alır.

http://www.youtube.com/watch?v=fX5USg8_1gA

4. Muse - Butterflies and Hurricanes


Evet ne yalan söyleyeyim, Muse'u bu listede bekliyordum. Bu sefer en sevdiğim şarkılardan biriyle Shuffle karşımda. Diğerleri için bkz; Hysteria, Endlessly, Muscle Museum, The Small Print ve Unintended'i sayabilirim.

http://www.youtube.com/watch?v=EzCKrwOme2U

5. Queen - Spread Your Wings


İşte buna biz, Grand Final diyoruz :) Playlist'imin büyük çoğunluğunu oluşturan Queen diskografisinde, ilk 5 şarkıda Queen'in gelmesi kaçınılmazdı. Freddie'nin sesinden daha güzel bir kapanış düşünemiyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=uyd6OLyhPJo&ob=av3e

Bugünlük bu kadar, bir sonraki yazıda görüşmek üzere! =)

16 Nisan 2012 Pazartesi

Mino'nun Siyah Gülü



Hakkında söylenecek çok şey var aslında, ama kelimeleri nasıl toparlayıp da yazacağım bilmiyorum. Kitabın isminin yerine bir başlık atabilirim diye düşünürken, sonradan fark ettim ki atılabilecek en güzel başlık, kitabın isminin ta kendisi.

Aynı gün içinde birkaç blogda karşıma çıkan bir kitaptı Mino'nun Siyah Gülü, o kadar merak etmiştim ki kitapçıya koşup hemen almayı düşündüm, sonradan İdefix alışverişime dahil oluverdi. Şans bu ya, İdefix'te imzalı olarak da mevcuttu. Kitabı kendin imzalatıp yazarla iki çift laf etmenin tadı ayrı tabi, ama madem internetten alacağım, neden imzalı olanını almıyorum dedim, ve böylece Mino'nun Siyah Gülü sepetime girmiş oldu. İki gün sonra elimdeydi, üçte biri bitmiş bir şekilde.

Kitabın yazarını, yani Hüsnü Arkan'ı görünce başta anlamadım. (İsim hafızam acınası hallerde maalesef) Sonra bir Ezginin Günlüğü sever olarak ayıpladım kendimi. En sevdiğim seslerden biridir Hüsnü Arkan, ama kitaplarından haberim yoktu, evet bu da benim ayıbım.

Kitaptan fazla söz etmeyeceğim, söyleyebileceğim tek şey "Alın, okuyun" olacak. En az Hüsnü Arkan'ın sesi kadar hüzünlü olan bu kitap, hem çok akıcı, hem de bitmesin istiyorsunuz. Bitince üzülüyorsunuz, boğazınızda bir yumru gibi kalıyor. Bir de cd olacak kitabın yanında, bitince onu dinleyin. Mino'nun Siyah Gülü'ne daha güzel bir final olamazdı.

Bu da, tanıtım videosu. İyi haftalar herkese!

7 Şubat 2012 Salı

Radyolarla Zaman Tüneli

Daha önce de söylediğim gibi, ben fonda müzik olmadan duramayanlardanım. Özellikle de yalnızsam, sessizliği susturmak için televizyona değil ama, mutlaka radyoya koşarım. Bundan daha önce de biraz bahsetmiştim. Fon müziklerim, dinlediğim şekiller açısından ikiye ayrılır; kendi playlistlerim ve favori radyolarım. Her ne kadar playlist hazırlamak için çok özen ve çaba göstersem de, bazen o playlistte modumu bulamam. Kendi müziklerimle kavga etmeye başlarım, kararsız kalırım. Next'e basmaktan helak olunca da, radyolarımdan biri yetişir imdadıma, sakinleşirim. İşte size en sık dinlediğim radyolar ve mazide kalanların küçük bir listesi:

Alem fm: Alem fm bizim evin ve vasıtaların resmi radyosu. Evde akşam haberlerine kadar televizyon izlenmediğinden, gündüzleri mutfakta daima radyo açıktır, mutfakta hatta evde olmasak bile. Evdeki ses Alem fm'dir, yolda çektiği müddetçe arabada da mutlaka Alem fm dinlenir. Hem programlarının kalitesi açısından, hem de farklı müzik zevklerine sahip hane halkına bulunmuş en orta yol olan müzikleri açısından en iyi seçimdir. Son birkaç yılda gelişen teknolojiyle körfez civarında da Ayvalık ve/veya İzmir'den sinyal almasından ötürü, Alem fm bize yazları da -özellikle yolda- eşlik etmektedir, bundan ailecek memnunuz. Favori programım ise kesinlikle Nihat ile Sivri Sinek, buradan selam ederim.

Joy fm: Oldies sevgimden ötürü sıkça dinlediğim radyolardan biri. Alem fm dışındaki bütün radyoları internetten dinlediğimden, Joy fm frekansı Winamp playlist'imde bir şarkıymış gibi bulunmakta. Playlist'imle ilişkimiz açmaza girdiğinde, canım sakin, huzurlu ve nostaljik bir şeyler dinlemek istediğinde tercihim Joy fm oluyor. Yurtta kaldığım zamanlarda, genellikle geceyi sabaha bağladığımda, paper yazdığımızda insanı yormayan soundu ile Joy fm hep kurtarıcımız oldu. Geveze olmayan edepli dj'leri ve mümkün olduğunca az reklamları ile kendisini seviyorum. Onun kardeşi Joy tv'yi de severdim zaten.

Radyo Eksen: Joy fm ve Eksen, ikisi de çocuklarım gibi. Oldies değil ama, alternatif dinlemek istediğim zamanlarda imdadıma Eksen yetişiyor. Yine internet radyosu olarak bir tık kadar yakınımda. Tarz olarak Joy fm'e benzetiyorum, dj'lerin hiçbiri kulak tırmalamıyor, reklamları da öyle. Her zaman huzurlu ve keyifli. Hep çalsın, hiç susmasın.

Sourberry: İki seneyi aşkındır sözlükteyim, çok ayıp ama bu yeni keşfim! Geç buldum çabuk kaybetmek istemiyorum. Varlığından haberdar olmama rağmen nedense uğramıyordum, son birkaç aydır dinliyorum. Çok keyifli programların olmasının yanı sıra, o an dinleyip de beğendiğin bir şarkıyı hatırlatma özelliği ile kalbimi fetheden Ekşi Sözlük radyosudur kendisi. Aynı zamanda web sayfasına bulunan küçük chat kutucuğuyla (shoutberry!) istek yapabilir, tanıdığınız yazarlarla iki çift laf edebiliyorsunuz. Sourberry'e girip zaman zaman havadan sudan laflamak iyi gelebiliyor. Sözlük yazarı değilseniz de ziyaretçi olarak sourberry dinleyebilirsiniz, sosyal medya hesaplarınızla oturum açmanız da mümkün. (http://www.sourberry.org/)

3 Aralık 2011 Cumartesi

Taşınabilir Müzik Teknolojisi - Kendimden Örnekli

Sizi bilmem ama, ben bir müzikseverim. Yani, kim sevmez müziği tabi ama ben sessizlikte duramayanlardanım. Mesela radyo hep açıktır bizim evde, iyi bir televizyon izleyicisi olmasam da iyi bir radyo dinleyicisiyimdir. Odamda bilgisayarım hep açıktır, bilgisayar açıksa müzik de mutlaka açıktır. Ama internet radyosu, ama kendi müzik arşivim, mutlaka bir şeyler dinliyor olurum. Aslında radyo başka bir davanın konusu, ben bugün size çocukluğumdan bu yana en sevdiğim dostlarımı tanıtacağım, yani müzik çalarlarımı. Dışarıda olduğum zamanlarda, özellikle de yolculuklarda kulaklıklara sığınanlardanım ben de. Teknoloji geliştikçe ayak uydurmak gerekti, ayak uydurdukça hep yeni müzik çalarlarım oldu ama basit bir genelleme yapacak olursak, walkman-discman-mp3 player ekseninde büyüdüm ben de. (bkz.şekil a)


1. Walkman:

Walkman'le tanıştığımda ilkokuldayım. O dönemde çoğu kız çocuğu gibi ben de Spice Girls hayranıydım, ileri geri sarıp en çok dinlediğim kasetlerimin arasında Spice World vardı. Yazları anneannemde kalırdım, ve orada fazla arkadaşım yoktu, özellikle akşamları çok sıkıldığımda müzik dinlerdim. Kuzenimde benim walkman'imin bir üst modeli vardı, hiç unutmuyorum onda olan bir özellikle kasetin ön yüzünü arka yüzünü çevirmek gerekmezdi, tek bir tuşa basardı ve kaset öbür yüzünden çalmaya devam ederdi. Kıskanırdım çok :) Ama ben de kasetlerimi o kadar ezberlemiştim ki, bir şarkı bittiğinde arka yüzünü çevirip öbür yüzdeki sevdiğim bir şarkıyı dinler, o şarkı bittiğinde yine çevirirdim, bu arada diğer yüzdeki sevdiğim şarkıyı geri sarmama gerek kalmaz, üst üste farklı yüzlerde sevdiğim şarkıları dinlemiş olurdum.

Walkman'le birlikteliğimiz ortaokul yıllarımda da devam etti. O dönemlerde kaset çektirmek de çok modaydı. Siz bir liste yapardınız, kasetçi o şarkıları size çekerdi. O toplama kasetlerden de çok dinledim o zamanlar. 13 yaşındayken, hala benim için çok özel olan Freddie Mercury ile tanıştım. Bir arkadaşımdan ödünç aldığım Queen kasetini başka bir kasete çekip bu sefer walkman'de Freddie'nin sesini döndürmeye başladım. Yazları yine yalnız olmasına yalnızdım, ama bu sefer Freddie vardı, yatmadan önce bir tertip mutlaka onu dinler uykuya dalardım. Uyku arasında kasetin bittiğini belirten çat sesini duyardım.

2. Discman

1 Mayıs 2011 Pazar

Mayıs



Bu aralar hep videolardan gidiyorum ama, bu şarkı en sevdiğim aylardan biri olan Mayıs'a cuk oturuyor. Biraz coşkulu, biraz umutlu, tıpkı ismiyle aynı olan Mayıs ayı gibi. Belki de o yüzden seviyorum Mayıs'ı, hem biraz bahar, hem de biraz yaz olduğu için. Ve asla kış olmadığı için. Önümde uzanan upuzun sıcak mevsimlerin başlangıcı olduğu için seviyorum Mayıs'ı, ve mis gibi koktuğu için; en güzel meyveleri bize sunduğu, hem baharın hem de yazın müjdesini bir arada verdiği için.

not: Şarkının orijinal bir videosu olmadığı için bunu paylaşıyorum, bu yazının fon müziği de bu olsun =)

24 Nisan 2011 Pazar

Teoman Düetleri

Teoman'a olan düşkünlüğümü bilenler bilir. Özel hayatıyla ilgilenmiyor oluşumla doğru orantılı bir düşkünlük bu. Gelişimini adım adım takip etmemle de bir ilgisi olabilir. Bazen amfi tiyatroda bir yaz gecesiydi Teoman benim için, bazen çakırkeyifken inatla mırıldandığım bir şarkı, bazense noktası konmuş en güzel hikayem. Ama hep bir yerlerde benim için durdu Teoman, sabırla. Ona olan ilgim ne azaldı, ne arttı. Hep vardı, çizgisini hep korudu.

Teoman'ın bir diğer sevdiğim yanıysa, düetleri. Yine bilenler bilir, üşenmeden didik didik arar, bulur arşivlerim Teoman'ın albüm dışı kayıtlarını, ve tabi ki düetlerini. Düetleri çok sevdiğim gibi, Teoman düetlerini de ayrı severim. Birkaç zamandır yeniden yapmaya başladığım liste alışkanlığımla, karşınızda Teoman düetleri listem. Bildikleriniz, bilmedikleriniz, bilip de konduramadıklarınızla birlikte, favorilerim;

15 Nisan 2011 Cuma

Eskici : Kargo - Yüzleşme

Eski olan her şeyi çok seviyorum. Eski eşyaları, eski fotoğrafları, eski sokakları. Eskiler daha anlamlıymış gibi geliyor bana, daha çok şeyi çağrıştırıyorlar sanki. Eski şarkıları dinledikçe, ve hatta eski video klipleri izledikçe, başka tatlar alıyorum; biraz tatlı, biraz buruklar. Hepsi de damağımda tadını muhafaza etmiş, burnumda hoş kokular bırakmış oluyor. Bu klip de onlardan biri, eskiden Kargo'yu daha çok severdim.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Yağmur Şarkıları

Tam Mart bitti, artık kış etkisini yitirdi diye sevinirken, Nisan çıkageldi bu sefer, yağmurlarıyla. Nedendir bilmem, ne zaman yağmur yağsa içinde yağmur geçen şarkılar söylemeye başlarım. Hazır Nisan da gelmişken, bu şarkıları sizinle paylaşmak istedim. Ancak listem o kadar uzadı ki, iki gruba ayırdım yağmur şarkılarını, yabancı ve yerliler olmak üzere. Yabancılar için şöyle buyrun;


Garbage - I'm Only Happy When It Rains
Travis - Why Does It Always Rain On Me
Guns n Roses - November Rain
Almora - Princess of Rain*
Aretha Franklin - It's Raining Men
James Blunt - Tears and Rain
Dean Brothers - Singing in the Rain
Placebo - English Summer Rain
Guano Apes - Rain
Peabo Bryson - Can You Stop the Rain

26 Mart 2011 Cumartesi

Düşmedim Daha

Hayatımın bir dönemine -belki de en bunalımlı dönemine- damgasını vurmuş kadındır Umay Umay. İlk ne zaman ve ne şekilde dinlediğimi hatırlamıyorum, Mete Özgencil ile olan Düşmedim Daha şarkısı klibiyle birlikte bilinç altıma yıllar önce yerleşmişti. Düetleri hep çok sevmişimdir, ama Düşmedim Daha sıradan bir düet değil, sıradan bir şarkı hiç değil. Klibiyle beraber dinlendiğinde Umay Umay'ın feryadı da, Mete Özgencil'in usul usul söyleyişi de tüyler ürpertir. Çocukken izlediğimde bile donup kaldığımı hayal meyal hatırlıyorum. Ancak ne demek istediklerini anlamam için, biraz büyümem gerekecekti.

Soğuk ve ümitsiz kış akşamlarını hatırlatır Umay Umay bana. Bazen Marlin Leyla'yı, bazen Siyah Bulutlar'ı. Kendimi yapayalnız hissettiğim o kış, teras katındaki ufacık odamda bana eşlik ederdi. Onu neden sevdiğimi anlamayanları, biz de sevmiyorduk aslında, Umay'la birlikte. O söyledikçe ben söylemiş gibi oluyor, o haykırdıkça ben de haykırıyordum içten içe. Hala çocukmuşum gibi donup kalıyordum bazen karşısında, ama o hep anlıyordu beni. Üzgün olduğumu biliyordu, teselli de etmiyordu, içini döküyordu sadece. İçimizi döküyorduk.

17 Mart 2011 Perşembe

Bana Dört Mevsim Yaz Olsa


Bu gördüğünüz video, Bir Avuç Deniz filminden. Filmler kadar, filmin müziklerini de oldum olası çok sevmişimdir. Bir Avuç Deniz'i hala izlemedim, denk gelir de izler miyim onu da bilmiyorum ama, bu şarkıyı elimde bulunduracağım kesin. Üstelik, uzun zamandan sonra Deniz Özbey'i de yeni bir şarkı ile duymak çok güzel oldu.

"Bize dört mevsim yaz" diyor ya şarkıda, keşke öyle bi' şey olsa da, hiç kışa dönmesek. Üşümesek.

2 Şubat 2011 Çarşamba

ABBA Biyografisi, Arşivimden Kopup Geldi

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki, bu arşivimden kopup gelen Abba biyografisi,15 yaşındayken yapmış olduğum bir çeviridir. Hatta o dönemde bolca vakit geçirdiğim  muzikkutusu.com adlı sitede hala yayındadır, dileyenler çevirimi yerinde görüp okuyabilirler.70-80 ve 90ları çok seven biri olarak, Abba'yı hala keyifle dinlerim. O yüzden bugün, çok sevdiğim klipleri Chiquitita ile Abba'ya yer vermek istiyorum.


Abba’nın öyküsü Haziran 1966’da Björn Ulvaeus Benny Andersson’la tanıştığında başladı. Björn, dönemin popüler halk müziği topluluklarından Hootenanny Şarkıcıları’na üyeyken, Benny de İsveç’in en iyi pop grubu"The Hep Stars"da piyano çalıyordu. Çift, ilk şarkılarını bu yıldan sonra yazdı ve on yılın ardından ortak bir grup kurmaya karar verdi. Bu sırada, Benny, The Hep Stars’dan ayrıldı, Hootenanny Şarkıcıları ise sadece stüdyoda bulunuyorlardı. Hootenanny Şarkıcıları topluluğu, Stig Anderson’a (1931-1997) yani Abba’nın menajerine aitti. Aynı zamanda Stig, grubun ilk yılında onlara şarkı sözü konusunda da katkıda bulundu.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Freddie Mercury Anısına

Belki de çok önce yapmalıydım bunu, hep laf arasına bi yerlere sıkıştırdım Freddie'yi ama baştan sona onun hakkında yazmadım. Bu yazıyı yazmaya bugün karar vermem tesadüf değil tabi, Freddie bugün yaşasaydı 64 yaşında bir efsane olacaktı, ve her 24 kasım olduğu gibi, bu sene de aklımda o var, sesi yankılanıyor kulaklarımda, who wants to live forever diye.

Aslında benim için bu satırları yazmak, çoğu şeyden daha zor. Günlük yaşamda insanlara onları sevdiğimi her ne kadar belli etsem de, yazıya dökemiyorum. Bir şeyden nasıl da nefret ettiğimi sayfalarca yazabilirim, ama birini ne kadar sevdiğimi -tam anlamıyla- kelimelere dökemem. Bu yüzden de, hiçbir zaman anlatamayacağım, 13 yaşımdayken Freddie Mercury'nin yüzünü görmeden sesine aşık olduğumu, Derya'ya haftalarca geri vermediğim Greatest Hits cd'sini, babamın Pink Floyd dayatmalarına rağmen gözümün Queen'e kaymasını, ve bunun gibi bir çok olayı. Demek istediğim, Freddie öldüğünde ben sadece 3 yaşındaydım, hayatta olduğu dönemi hatırlayabilmem mümkün değil, ama onu bir arkadaşımmış gibi seviyorum ve yine hayatıma giren, çok sevdiğim insanlardan biri gibi tasvir edemiyorum sevgimi. Freddie yalnızca bir şarkıyla beni ağlatabilir, güldürebilir, mutlu edebilir, uyutabilir, umutlandırabilir veya sakinleştirebilir. Hayatta her zaman garip tesadüfler olduğuna inananlardanım, eğer öyle değilse bile, garip bir güç var karşıma Freddie'yi çıkaran, ağlamak üzereyken o an radyodan bir şarkısının başlaması, Malta'da kendimi yalnız hissederken Calypso tv'de I want to break free'nin klibinin çıkması, Safa gideli 3 gün olmamışken made in heaven'ı duymam gibi. Şimdi ne söylesem, ne yazsam saçmalık gelicek, boş sözler olduğunu düşündürecek ama... ne zaman desteğe ihtiyacım olsa, o beliriyor arka planda, hayatımın soundtrack'i gibi.

Demiştim ya bugün bu satırları yazıyor olmam tesadüf değil diye. Freddie gitti gideli bana her şey made in heaven. Bu yüzden de bugün itibari ile Freddie için bir şeyler yapmaya başlıyorum, belki bir blog, belki bir günce. Bazen bir video, bazen bir kayıt, bazen kendi çizimleri, bazen görmediğiniz bir çocukluk fotoğrafı. Elimden geldiğince, sahip olduğum Freddie arşivimi açacağım, hatta bu sayede geliştireceğim de. Tam da burada, aramızdan gidişinin 19 sene sonrasında.

18 Mayıs 2010 Salı

Duman Dediğimiz

Hiç unutmuyorum, 12-13 yaşlarındayken, dandik bir müzik kanalında abimle Köprü Altı'nın klibini izlediğimiz ilk günü. Beyaz atleti ve uzun saçlarıyla Kaan, güleç yüzü ve kısmen uzun saçlarıyla Batuhan, genç ve uzun saçlarıyla Ari ve sonradan öğreneceğim, Ahu Paşakay'ın -Bal- da bulunduğu klibi izlerken bir gülümseme yayılır yüzüme, elimde olmadan.

Duman'ı bu kadar seviyor olmama ve defalarca canlı dinlememe rağmen, çok zevk alamadım, belki de beklentilerim çok fazla yüksekti, bilemiyorum. Konser kalabalığından, Batuhan diye çığlık atan kızlardan, ve repertuardan tatmin olamamaktan her daim nefret ettim. Oysa walkman-discman-mp3 player aşamalarının her birinde vardı Duman benim için, ayrıntılarına girmek istemeyeceğim Serap'la balkonda konser albümü dinleyişlerimiz, Fatih'in arabasındaki en sevdiğimiz CD, bilmediğim bir şehirde sabahın bi körü gözlerimi Bal'la açışım... Hepsini ayrı ayrı seviyordum, ama Duman konserde beni mutlu edemiyordu işte. Kıskanç, şımarık bir çocuğum ben, sevdiklerimi milyonlar sevmesin istiyorum.

19 Ocak 2010 Salı

Bira ve Kahve

Her ne kadar sürekli iddia etsem de çok kötü bir hafızam olduğunu, bazen çok garip şeyler hatırlıyorum. Örneğin, kokular canlandırır hafızamı. Tek bir kokuyla; bir günü, bir anı, bir insanı hatırlayabilirim. Bu koku mevzusunun üzerinde fazlaca durduğum için şimdi uzun uzadıya anlatmak istemiyorum, ama şöyle bir yönlendirme yapabilirim.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...