Haziran ayı bitimiyle, Challenge'ımın sonuna geldik. Üzerimde Challenge'ı bitirmenin haklı gururu var. 30 günlük Haziran ayında 30 yazı her sabah aynı saatte yayına girdi. Kiminiz okudunuz, kiminiz yarısında çıktınız. Sizi bilmem ama, ben çok keyif aldım. Hem benim için pratik oldu, hem de blogun pası silindi.
Sonsöz deyişime de aldırmayın, Challenge'a bir sonsöz yapmak istedim. Bir yere gittiğim yok, uzun uzun yazmasam bile -malum, yaz tribi- takipte olacağım. Okumaktan çok keyif aldığım bloggerlar ve her gün merakla göz gezdirdiğim Blogger İstatistikler'i var.
Peki bana bir iyilik yapar mısınız? Olumlu olumsuz eleştirileri, ve en çok hangi günün yazısını beğendiğinizi yorum olarak bekliyorum. Yazmazsanız da dert değil, zira yine yazacağım. Kafamda yeni fikirler var ve hayata geçirmek için uygun zamanı bekliyorum. Ne de olsa, Show must go on, öyle değil mi?
Temmuz ayında Haziran kadar hareketli olmayabilir, ve biraz sessiz olabilir buralar, ama yine de irtibatta kalalım :) Her şey planlı gitmiyor blogda, bir gece ansızın gelebilirim!
Hadi yazın, keyifle okuyacağım çünkü.
challenge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
challenge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Haziran 2012 Cumartesi
29 Haziran 2012 Cuma
29.Gün: En Sevdiğim Yemek Restoranı
kaynak: www.baynihat.com.tr
Bugün en sevdiğim yemek restoranları arasında, bizim buraları bilenler için klişe, bilmeyenler içinse gelmelerine değecek bir yerden bahsedeceğim; Bay Nihat Cunda. Ayvalık'ın şipşirin Alibey (Cunda) Adası'nın en bilindik, aynı zamanda en lüks balık lokantasıdır Bay Nihat. Ancak aklınıza sadece balık (papalina!) gelmesin, en güzel Ayvalık mezelerini bulabileceğiniz Cunda adasında, Bay Nihat'tan iyisini düşünemiyorum. Sahil şeridindeki restoranı ve bol kedileriyle Bay Nihat, nispeten pahalı da olsa, hizmeti için değdiğini söyleyebilirim. Ahtapot salatası, kabak çiçeği dolması, deniz börülcesi ve közlenmiş patlıcan salatasını yemeden gelmeyin sakın! Rakıyı söylemiyorum bile.
Üstüne bir de Taş Kahve'de damla sakızlı kahvenizi için. Normalde içtiğiniz damla sakızlı kahvelerden farklı olduğunu göreceksiniz.
Buradan sitelerine göz atabilirsiniz.
Bugün en sevdiğim yemek restoranları arasında, bizim buraları bilenler için klişe, bilmeyenler içinse gelmelerine değecek bir yerden bahsedeceğim; Bay Nihat Cunda. Ayvalık'ın şipşirin Alibey (Cunda) Adası'nın en bilindik, aynı zamanda en lüks balık lokantasıdır Bay Nihat. Ancak aklınıza sadece balık (papalina!) gelmesin, en güzel Ayvalık mezelerini bulabileceğiniz Cunda adasında, Bay Nihat'tan iyisini düşünemiyorum. Sahil şeridindeki restoranı ve bol kedileriyle Bay Nihat, nispeten pahalı da olsa, hizmeti için değdiğini söyleyebilirim. Ahtapot salatası, kabak çiçeği dolması, deniz börülcesi ve közlenmiş patlıcan salatasını yemeden gelmeyin sakın! Rakıyı söylemiyorum bile.
Üstüne bir de Taş Kahve'de damla sakızlı kahvenizi için. Normalde içtiğiniz damla sakızlı kahvelerden farklı olduğunu göreceksiniz.
Buradan sitelerine göz atabilirsiniz.
28 Haziran 2012 Perşembe
28.Gün: Benim İçin Çok Değerli Olan Bir Eşya
Tanıştırayım, büyükbabamın fotoğraf makinesi. Gazi Eğitim'de öğrenci olduğu yıllarda harçlığını çıkarmak için kullandığı, annemin ve teyzelerimin bütün çocukluk hallerini fotoğrafladığı makine. Söyleyecek çok şey var aslında, ama nereden başlayacağımı ve makinenin bana hissettirdiklerini nasıl anlatacağımı bilmiyorum. İlk öğretmenim -anneannemle birlikte tabi-, ve çocukluğumun büyük kısmını yanında geçirdiğim büyükbabamın en büyük hatıralarından biri bu makine. Benim için çok değerli olan bir eşya sorulduğunda, başka bir şey düşünemedim. Makinenin sahibi de, taşıdığı anlam da benim için çok önemli çünkü.
27 Haziran 2012 Çarşamba
26 Haziran 2012 Salı
26.Gün: En Sevdiğim Beş TV / Dizi Karakteri
Bu gerçekten zorlandığım bir liste oldu, çünkü dizi izleyen bir insan değilim, izlediklerim sınırlı ve aşağıda göreceğiniz gibi daha çok eski dizi karakterlerini paylaşacağım. Bir de şunu fark ettim, genelde karakterleri değil de dizinin bütününü seviyormuşum. Ancak sevdiklerim yok mu, tabii ki var, ve iyi ki bu liste beş kişiden oluşuyor, daha fazlasını yapamazdım çünkü :)
Sıdıka
İşte en sevdiğim karakterlerden biri! Çok bilmiş, hazırcevap halleriyle Sıdıka'yı sevmemek mümkün değil. Fotoğrafta abisi Samim'le kavga ederken olsa gerek, dizinin en komik sahneleri Sıdıka-Samim atışmaları bana göre, anne kız kapışmalarından sonra tabi :)
Çılgın Bediş
Bediş de çocukken en sevdiğim karakterlerden biriydi. Sırf onun yüzünden Bediş'inki gibi bir lise hayatım olacağını, motosiklete binip ateş yakıp etrafında çılgınca dans edeceğimi sanırdım. Sonra ne lise istediğim gibi geçti, ne motosiklete bindim, üstüne bi' de dans ederken dizimi sakatladım. Neyse, konumuz bu değildi. Sizce de burada Bediş, tam da hayal kurmaya beş kala ifadesini takınmamış mı?
Çemberimde Gül Oya
İnanın Çemberimde Gül Oya'da en sevdiğim karakteri bulmak için çok düşündüm, ancak dizide her karakter o kadar güzel oluşturulmuştu ki, bir türlü karar veremedim. Yurdanur dedim, Canan Cansev eksik kaldı. Suna Abla dedim, Yurdanur'un annesi Sema Hanım'ı ve Işıl Yücesoy'un müthiş oyunculuğunu hatırladım, Gazi Dede olsun istedim, Ercan'sız dede hiç olmadı. O yüzden, bir istisna olarak bu dizide karakter belirtemeyeceğim, çünkü sevdiğim karakterlerin bütünü bu dizide.
Chuck Bass
Sanıyorum söyleyebileceğim en güncel dizi karakteri Chuck Bass. Gossip Girl'ün -sözde- kötü çocuğu Chuck, izlemekten en çok keyif aldığım karakter. Kendine has Chuck Bass duruşu, kısık sesle ve ağır ağır konuşması, bazen zampara ama hep Blair'a aşık halleriyle bence dizinin en iyi karakteri. Fazla söze gerek yok, o bir Chuck Bass.
Stewie Griffin
Ve işte Stewie Griffin, dünyanın en ruh hastası çizgi film karakteri! Her zaman sinirli halleriyle beni kahkahaya boğan en minik aktivist, suikast planlayıcısı. Gönül isterdi ki yanında elinde Martini'si ile Brian da olsun, ancak Stewie, yalnızken bile başlı başına bir karakter. Fotoğraf; kendisine brokoli yedirmeye çalışan annesini tehdit ederken.
Bu da bonus olsun;
L / Ryuzaki
Captain Tsubasa, Pokemon, Şeker Kız Candy gibi çizgi filmleri saymazsak, izlediğim tek anime olan Death Note'taki L, diğer bir deyişle Ryuzaki, en sevdiğim karakterlerden biriydi. Her daim kambur oturuşu, sürekli tıkınır halleri ve muhteşem zekasıyla, çok iyi bir anime izleyicisi olmasam da, gördüğüm en iyi anime karakterlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Anime izlemek istiyorsanız Death Note'tan başlayabilirsiniz, mevcut pek çok diziden daha sürükleyici ve iyi kurgulanmıştır.
Biraz garip bir kombinasyon oldu ama, benim favori karakterlerim bunlar. Her birini defalarca, sıkılmadan izleyebilirim.
25 Haziran 2012 Pazartesi
25.Gün: En Sevdiğim Fast Food
Fast food'u kim sevmez! Kaldı ki, küreselleşme ve franchising sayesinde, her yerde fast food restoranlarıyla karşılaşmak mümkün. Hal böyle olunca, seçenekler artıyor, ve pek çok firma pazarlarını genişletmeye, yeni ülkelere yayılmaya devam ediyor. Sonra gelsin kilolar :) Ben kendi adıma uzak durmaya çalışıyorum fakat her ne kadar uğraşsam da, zaman zaman bünye pes ediyor ve biraz sağlıksız beslenmek istiyor. Hamburgerden soğan halkasına, patates kızartmasından nuget'lara kadar bütün fast food ürünlerini sevsem de, bir markaya karşı ekstra sevgim mevcut; Kentucky Fried Chicken! Bir tavuksever olarak KFC'den uzak durmam imkansız elbette, acılı çıtır tavukları sevmemek ne mümkün. Favorim ise hot wings, yani acılı kanatlar. Bir de barbekü sos varsa yanına, benim için yeter de artar bile. İyi ki bu post'u tok karna yazıyorum, yoksa koşarak KFC'ye gitmiştim bile! =)
24 Haziran 2012 Pazar
24.Gün: Sevdiğim Bir Kitaptan Alıntı
Kitaplardan bahsederken şiirden hiç bahsetmediğimi fark ettim. Sıkı bir şiir okuyucusu olmasam da, zaman zaman şiir okuduğum da olur. Aklımda bambaşka bir alıntı vardı ancak, daha önce bahsettiğim bir kitaptı, o yüzden bugün şiirde karar kıldım. Hem de Şair Orhan Veli'nin kendi el yazısından :)
keywords
challenge,
kitaplar,
Orhan Veli
23 Haziran 2012 Cumartesi
23.Gün: Bir Mektup
Sevgili challenge'ım bugün için bir mektup yazmamı istiyor, kime olduğunu ise söylemiyor ve seçimi bana bırakıyor. Ben de düşündüm, ve bu mektubu sana yazmaya karar verdim sevgili okur. Evet, sana.
Sevgili Okur,
Bugün bu mektubu, en içten duygularımla, ve hiç plan yapmaksızın sana yazıyorum. Seni tanıyor olabilirim, tanımıyor da olabilirim. Blogu düzenli okuyan biri de olabilirsin, geçerken uğrayıp bir arkadaşa bakıp çıkacak biri de olabilirsin, bilemiyorum. Ama bu satırları okuyorsan, bu mektup senin için.
Takip ediyor musun bilmiyorum ama, bu ayın başından beri bir challenge yazıyorum, yani her gün bir yazı giriyorum bloga. 23.günde şansına, senin için bir mektup geldi. Artık okur musun, yarısında çıkar mısın bilmem. Ama ben yazıyorum. Sadece 23 gündür yaptığım gibi değil, 2009 Şubatından beri buraya yazdığım, hatta 10 yaşımdan beri yaptığım gibi. Yani aslına bakarsan, senin okuman önemli ama, teoride o kadar değil. Geri dönüş yapsan, bir yorum bıraksan elbette memnun olurum, ama bunu yapmasan şevkim kırılmaz, yani yazmayı bırakmam. Kendim için yazıyorum çünkü. Geriye dönüp bu yazıları okuduğumda, "Ayy, ne lanet bi insanmışım, ne de kötü yazmışım o zamanlar" diyebilmek için. Fakat bu sandığın gibi kötü bir şey değil. Bu benim ilerleme kaydettiğime işaret. Yani, 5 yıl önceki yazdıklarımı okuyup okuyup beğenmem benim için tehlikeli. Senin içinse hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu biliyoruz. Ama insan, hiçbir zaman ben oldum dememeli sevgili okur. Sen diyor musun? İşte bu kötü, eğer diyorsan. Bence mütevazı olmak gerek. Bırak, başkaları seni övsün, sen kendini övme.
Nereden nerelere geldik görüyor musun sevgili okur? Hep "sevgili okur" hitap tarzına özenmiştim, fakat hiç kullanmıyordum. Onun da kendini beğenmişlik olarak algılanabileceği için. Zaten ben -henüz- bir yazar değilim, o yüzden de kendimde böyle hitap etme hakkı görmüyorum. Blog yazıyorum, evet, ama yazarım diyemem. Burada deneme yanılma yoluyla bir şeyler yapıyorum işte. Eskisine göre kıyaslama yapabilmemi, ve daha çok insanla paylaşabilmemi sağlıyor.
İşte böyle sevgili okur. Seninle alçak gönüllülük, mütevazilik ve blog yazarlığı üzerine ufak bir sohbet ettik. Ben buralardayım, ayda birkaç kere yazıyorum. Gevezelik etmek istersen, artık beni nerede bulacağını biliyorsun.
Sevgiler,
sokakkedisi
Sevgili Okur,
Bugün bu mektubu, en içten duygularımla, ve hiç plan yapmaksızın sana yazıyorum. Seni tanıyor olabilirim, tanımıyor da olabilirim. Blogu düzenli okuyan biri de olabilirsin, geçerken uğrayıp bir arkadaşa bakıp çıkacak biri de olabilirsin, bilemiyorum. Ama bu satırları okuyorsan, bu mektup senin için.
Takip ediyor musun bilmiyorum ama, bu ayın başından beri bir challenge yazıyorum, yani her gün bir yazı giriyorum bloga. 23.günde şansına, senin için bir mektup geldi. Artık okur musun, yarısında çıkar mısın bilmem. Ama ben yazıyorum. Sadece 23 gündür yaptığım gibi değil, 2009 Şubatından beri buraya yazdığım, hatta 10 yaşımdan beri yaptığım gibi. Yani aslına bakarsan, senin okuman önemli ama, teoride o kadar değil. Geri dönüş yapsan, bir yorum bıraksan elbette memnun olurum, ama bunu yapmasan şevkim kırılmaz, yani yazmayı bırakmam. Kendim için yazıyorum çünkü. Geriye dönüp bu yazıları okuduğumda, "Ayy, ne lanet bi insanmışım, ne de kötü yazmışım o zamanlar" diyebilmek için. Fakat bu sandığın gibi kötü bir şey değil. Bu benim ilerleme kaydettiğime işaret. Yani, 5 yıl önceki yazdıklarımı okuyup okuyup beğenmem benim için tehlikeli. Senin içinse hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu biliyoruz. Ama insan, hiçbir zaman ben oldum dememeli sevgili okur. Sen diyor musun? İşte bu kötü, eğer diyorsan. Bence mütevazı olmak gerek. Bırak, başkaları seni övsün, sen kendini övme.
Nereden nerelere geldik görüyor musun sevgili okur? Hep "sevgili okur" hitap tarzına özenmiştim, fakat hiç kullanmıyordum. Onun da kendini beğenmişlik olarak algılanabileceği için. Zaten ben -henüz- bir yazar değilim, o yüzden de kendimde böyle hitap etme hakkı görmüyorum. Blog yazıyorum, evet, ama yazarım diyemem. Burada deneme yanılma yoluyla bir şeyler yapıyorum işte. Eskisine göre kıyaslama yapabilmemi, ve daha çok insanla paylaşabilmemi sağlıyor.
İşte böyle sevgili okur. Seninle alçak gönüllülük, mütevazilik ve blog yazarlığı üzerine ufak bir sohbet ettik. Ben buralardayım, ayda birkaç kere yazıyorum. Gevezelik etmek istersen, artık beni nerede bulacağını biliyorsun.
Sevgiler,
sokakkedisi
22 Haziran 2012 Cuma
22.Gün: En Sevdiğim Üç Renk
Challenge'ımızın 22.gününde en sevdiğim 3 renk var. Sizi bekletmeden hemen konuya giriyorum ve en sevdiğim renkten başlıyorum :)
Yeşil
Yeşil benim, sebebini bilmediğim bir şekilde, çocukluğumdan beri en sevdiğim renktir. Koyu yeşil kuruboyayı yanımdan ayırmadığım, hatırladığım ilk çocukluk anlarımdan biridir. Yeşile olan sevgim hala devam eder, bana ait olan pek çok şeyin yeşil olduğunu görebilirsiniz örneğin; özellikle kalemlerde, takılarda ve çantalarda ilk tercihim, her zaman sorgusuz sualsiz yeşildir.
Turkuaz
En güzel denizlerin rengi turkuaz, yeşilden sonra sevdiğim ikinci renk. Turkuaz sevgimi de Ege'nin sularından almış olabilirim. Camgöbeği mavi değil, ama yeşil de değil, arada bi' yerde, ve en sevdiğim tonuyla turkuaz karşınızda.
Bordo
Üçüncü renkte biraz muallakta kalsam da, daha sonra cevabı bulmam zor olmadı; bordo! Kırmızının koyusu, vişnenin çürüğü, şarap rengi halleriyle gönlümde taht kuran bir diğer renktir bordo. Siyaha, giysilere ve ojelere çok yakıştığı için favorilerim arasında yerini korumaktadır.
Bugün de böyle geçti, rengarenk! =)
21 Haziran 2012 Perşembe
21.Gün: En Sevdiğim Mevsim
Bunun cevabını hepiniz olmasa da, bir kısmınız biliyorsunuz, biliyorum :) Sadece burada değil, normalde de sürekli yinelediğim bir şey çünkü, ben bir yaz çocuğuyum! Ancak biraz saplantılı bir mevsim aşkı benimkisi, yani biraz fanatiğim yaz konusunda.
Yaz benim kutsal mevsimim, Haziran-Temmuz-Ağustos da mübarek aylarım. Hep yaz olsa, sesimi çıkarmam. Yani "Türkiye'de dört mevsim yaşanmaktadır; ilkbahar, yaz, sonbahar, kış" güzel bir açıklama değildir benim için. Sonbahar'la aram fena sayılmaz, ilkbahar eh, fakat kış en büyük düşmanımdır. Şimdi konumuz en sevdiğim mevsim olduğu için kış konusuna girmiyorum, yoksa burası nahoş cümlelerle dolup taşar, nefret suçu bile işlerim.
Yaz sıcak, yaz güzel. Yazı seviyorum, çünkü pek çok nedenim var. Deniziyle, güneşiyle, körfeziyle, akşamüstü birasıyla, midye dolmasıyla, kavun rakısıyla, karpuz ekmek peyniriyle, parmak arası terliğiyle, Çanakkale domatesiyle, tatiliyle, açık hava konserleriyle, şargozuyla, festivalleriyle, sahilde sabahlamalarla ve daha birçok şeyle birlikte yaz en sevdiğim mevsim. Belki bunda çocukluğumdan beri yazları sahilde geçirişimin, en güzel zamanlarımı yazın yaşayışımın da etkisi vardır. Üstüne bir de, normalden fazla (!) üşüyen bir insan oluşum, ve bundan nefret edişim eklenince...
Yazdan güzel mevsim yoktur! Nokta.
Yaz benim kutsal mevsimim, Haziran-Temmuz-Ağustos da mübarek aylarım. Hep yaz olsa, sesimi çıkarmam. Yani "Türkiye'de dört mevsim yaşanmaktadır; ilkbahar, yaz, sonbahar, kış" güzel bir açıklama değildir benim için. Sonbahar'la aram fena sayılmaz, ilkbahar eh, fakat kış en büyük düşmanımdır. Şimdi konumuz en sevdiğim mevsim olduğu için kış konusuna girmiyorum, yoksa burası nahoş cümlelerle dolup taşar, nefret suçu bile işlerim.
Yaz sıcak, yaz güzel. Yazı seviyorum, çünkü pek çok nedenim var. Deniziyle, güneşiyle, körfeziyle, akşamüstü birasıyla, midye dolmasıyla, kavun rakısıyla, karpuz ekmek peyniriyle, parmak arası terliğiyle, Çanakkale domatesiyle, tatiliyle, açık hava konserleriyle, şargozuyla, festivalleriyle, sahilde sabahlamalarla ve daha birçok şeyle birlikte yaz en sevdiğim mevsim. Belki bunda çocukluğumdan beri yazları sahilde geçirişimin, en güzel zamanlarımı yazın yaşayışımın da etkisi vardır. Üstüne bir de, normalden fazla (!) üşüyen bir insan oluşum, ve bundan nefret edişim eklenince...
Yazdan güzel mevsim yoktur! Nokta.
20 Haziran 2012 Çarşamba
20.Gün: Gittiğim Konserler
Challenge'ın 20.gününden herkese merhaba! Bugünün konusu gittiğim konserler. Ancak takdir edersiniz ki gittiğim bütün konserleri yazmam imkansız. O yüzden şöyle bir kısıtlamaya gittim, ve arşivimde afişlerini bulundurduğum konserleri sizinle paylaşıyorum.
Ve birkaç konserden kareler;
19 Haziran 2012 Salı
19.Gün: Yaşadığım Yerler
Bugün sırada yaşadığım şehirlerin bir listesi var. Ayrıntıya girmeden, alt başlıklar ve fotoğraflarla hepsinin sıralamasını yapacağım.
Balıkesir
Altınoluk
Burhaniye / Pelitköy İçmeler
İstanbul & Şile
St.Julians / Malta
Çanakkale / Biga
18 Haziran 2012 Pazartesi
18.Gün: Müptelası Olduğum Bir TV Programı
Daha önce de defalarca söylememe rağmen yineliyorum, TV bağımlısı değilim. 18.Günün konusu müptelası olduğum bir TV programıydı, zaten müptelası olmadığım bir şey için televizyon açmadığımı hesaba katarsak, geriye bir tek Behzat Ç. kalıyor. Ona olan sevgimi de eski yazılardan biliyorsunuz zaten :) Bu kadar iyi bir uyarlama olmasaydı, Behzat Ç.'yi aynı ölçüde sevebilir miydim, emin değilim.
17 Haziran 2012 Pazar
17.Gün: Yaşlandığımda Nasıl Olmak İstiyorum?
Bugünün sorusu "What do you want to be when you get older?"dı. Ancak ben "Yaşlandığında nasıl olmak istiyorsun?" diye tercüme ettim soruyu. "Büyüyünce ne olacaksın bakiim?" yaşını çoktan geçtiğime göre, soruyu işime geldiği gibi anlamaya karar verdim, ve işime geldiği gibi cevaplayacağım :)
Aslında çoğu zaman, gelecekle ilgili planlarımı, düşüncelerimi anlatmak söz konusu olduğunda ketum bir insanım ben. Ama bunun nedeni müthiş ağzı sıkılığım değil, tamamen batıl inançlarımla ilgili. Eğer gerçekten istediğim, ve gerçekleşmeme ihtimali yüksek bir şey varsa hayalimde, gerçekleşene kadar söylemem onu. Söylersem büyüsü kaçıp gerçekleşmeyecekmiş gibi gelir. Tamam, bazen dayanamayıp en yakınlarıma söylediğim olur ama, genel olarak susmayı tercih ederim.
Ama şimdi, madem müthiş (!) kariyer planlarımdan bahsetmiyoruz, o halde hafif abartarak yaşlılık hayallerimi anlatabilirim. Of, ne çok konuştum bugün. Zaten iş yazmaya gelince önünü alamıyorum da, iki fotoğraf, video koymaya üşeniyorum. Ben olsam okumazdım kendimi. Çünkü en çok görselliğin ağırlıkta olduğu blogları seviyorum. Neyse.
Hayalimde çok da marjinal bir emeklilik hayatı yok aslında. O yaşıma gelene kadar -sahi, yaş olarak neyden bahsediyorduk- istediğim birkaç ülkeyi gezmiş olmayı planlıyorum, yıllarca çalışmış olmaktan hafif yorgun olayım, ama kesinlikle bezgin değil, ve hala dizlerim tutsun istiyorum :) Yakını hala kusursuz görebiliyor olayım, hem miyop hem hipermetrop bir hayat zor. Yakını görebileyim ki sabahları miskin miskin gazetemi okuyayım. Tabi ki sahil kasabasında olmalıyım, bu yaşta bile büyük şehirde nevrimin döndüğü oluyor, o zaman duramam ki şehirde. Sonra, erkenden uyanan huzursuz yaşlılardan olmayayım, günde 10 saat uyuyayım. Ki bu benim en büyük hayalimdir, yaşlıyken uyku nasıl tutmaz hiç anlamam. Kafa dengi birkaç arkadaşım olmalı elbette, yaşlılık yalnız çekilmez. O yaşa kadar bataktan sıkılırım, konkene geçiş yapmış olurum diye tahmin ediyorum. Reçel değil ama turşu kurabilirim belki, veya kendi zeytinimi yapabilirim. Çoluk çocuk torun sahibi olur muyum bilmiyorum ama, evde kedi beslediğim yetmediği gibi, sokaktaki kedileri besleyip komşularla kavga çıkarma ritüeline devam ederim ben. İnsan yedisinde neyse, yetmişinde de aynı sonuçta.
Sonra hafif bir lodos essin, denizden iyot kokusu gelsin. Kemiklerim ısınsın güneşte. Yaşlanınca mütevazı oluyor insan.
Aslında çoğu zaman, gelecekle ilgili planlarımı, düşüncelerimi anlatmak söz konusu olduğunda ketum bir insanım ben. Ama bunun nedeni müthiş ağzı sıkılığım değil, tamamen batıl inançlarımla ilgili. Eğer gerçekten istediğim, ve gerçekleşmeme ihtimali yüksek bir şey varsa hayalimde, gerçekleşene kadar söylemem onu. Söylersem büyüsü kaçıp gerçekleşmeyecekmiş gibi gelir. Tamam, bazen dayanamayıp en yakınlarıma söylediğim olur ama, genel olarak susmayı tercih ederim.
Ama şimdi, madem müthiş (!) kariyer planlarımdan bahsetmiyoruz, o halde hafif abartarak yaşlılık hayallerimi anlatabilirim. Of, ne çok konuştum bugün. Zaten iş yazmaya gelince önünü alamıyorum da, iki fotoğraf, video koymaya üşeniyorum. Ben olsam okumazdım kendimi. Çünkü en çok görselliğin ağırlıkta olduğu blogları seviyorum. Neyse.
Hayalimde çok da marjinal bir emeklilik hayatı yok aslında. O yaşıma gelene kadar -sahi, yaş olarak neyden bahsediyorduk- istediğim birkaç ülkeyi gezmiş olmayı planlıyorum, yıllarca çalışmış olmaktan hafif yorgun olayım, ama kesinlikle bezgin değil, ve hala dizlerim tutsun istiyorum :) Yakını hala kusursuz görebiliyor olayım, hem miyop hem hipermetrop bir hayat zor. Yakını görebileyim ki sabahları miskin miskin gazetemi okuyayım. Tabi ki sahil kasabasında olmalıyım, bu yaşta bile büyük şehirde nevrimin döndüğü oluyor, o zaman duramam ki şehirde. Sonra, erkenden uyanan huzursuz yaşlılardan olmayayım, günde 10 saat uyuyayım. Ki bu benim en büyük hayalimdir, yaşlıyken uyku nasıl tutmaz hiç anlamam. Kafa dengi birkaç arkadaşım olmalı elbette, yaşlılık yalnız çekilmez. O yaşa kadar bataktan sıkılırım, konkene geçiş yapmış olurum diye tahmin ediyorum. Reçel değil ama turşu kurabilirim belki, veya kendi zeytinimi yapabilirim. Çoluk çocuk torun sahibi olur muyum bilmiyorum ama, evde kedi beslediğim yetmediği gibi, sokaktaki kedileri besleyip komşularla kavga çıkarma ritüeline devam ederim ben. İnsan yedisinde neyse, yetmişinde de aynı sonuçta.
Sonra hafif bir lodos essin, denizden iyot kokusu gelsin. Kemiklerim ısınsın güneşte. Yaşlanınca mütevazı oluyor insan.
16 Haziran 2012 Cumartesi
16.Gün: Sahip Olmak İstediğim Bir Hayvan
Bugün biraz hayalperest olacağım ve asla evcilleştiremeyeceğim bir hayvanı, sahip olmak istediğim bir hayvan olarak anlatacağım :) Bahsedeceğim beyaz kedicikler, biraz irice olmakla birlikte, pigmentasyon açısından genetik bir bozukluk sebebiyle beyaz renk doğan kaplanlar. Bir çeşit albino da diyebiliriz. Genellikle siyah çizgileri oluyor fakat, bembeyaz oldukları takdirde Kar Kaplanı da denebiliyor-muş. Ve maalesef bu kaplancıklar doğal koşullarda yaşayamıyorlar, çünkü bu renkleriyle kamufle olmaları mümkün değil.
Ama sizce de çok güzel değiller mi, fena mı olurdu yani, "gel pisi pisi" desem, böyle bi tanesi koşarak bana gelse? =)
Ama sizce de çok güzel değiller mi, fena mı olurdu yani, "gel pisi pisi" desem, böyle bi tanesi koşarak bana gelse? =)
15 Haziran 2012 Cuma
15.Gün: Lise Yıllarını Hatırlatan Bir Şarkı
Bana lise yıllarımı hatırlatan, dinlediğimde kendimi o günlerdeki gibi hissettiren çok fazla şarkı var aslında. O yüzden ilk başta hangisini koyacağımı bilemedim. Ancak sonra aklıma Nirvana'nın Unplugged in New York albümü geldi, o yıllarda en çok dinlediğim albümlerdendi. All Apologies'ı ne zaman dinlesem, aylardan Mayıs, günlerden cumartesi gibi hissederim. Güzel bir akşamüstünde, elimde biram, terasta oturuşum gelir aklıma. Böyle günlerde bana en çok eşlik eden parçalardan biri de buydu. Neden albümdeki diğer şarkılar değil de All Apologies derseniz, özel bir sebebi yok. Ama eski bir parfümü kokladığımda nasıl geçmişe gidiyorsam, bu şarkı da aynı şeyleri hissettiriyor bana.
14 Haziran 2012 Perşembe
14.Gün: Özlediğim Bir Şey
Fotoğrafta yemekler biraz yağmalanmış çıkmış olabilir, fakat hiçbir zaman masa doluyken fotoğrafını çekemediğimiz, direk abandığımız kahvaltı sofralarından biri bu. Şile İkinci Bahar'dan bir kare ile karşınızdayım, Cem'in fotoğraf makinesinden çekildi ancak fotoğrafı çeken kim onu hatırlamıyorum :) Üniversite boyunca kahvaltılarına doyamadığımız, haftasonları neredeyse bütün öğleden sonralarımızı tükettiğimiz, zaman zaman kahvaltı sofrasında güneşi batırıp akabinde akşam yemeğiyle devam ettiğimiz İkinci Bahar'da, bu fotoğrafta 1 Ocak 2010 sabahında kahvaltı soframızdan arta kalanları görüyorsunuz. Söz konusu özlediğim bir şey olunca, Şile'de olmayı çok özlediğimi fark ettim, en keyifli anlardan biri olarak da kalabalık kahvaltı sofralarından daha uygun bir şey düşünemedim.
Eğer yolunuz düşerse, benim yerime de menemen ve paçanga böreği yiyin!
13 Haziran 2012 Çarşamba
13.Gün: Üç İtiraf
Geldik mi 13.güne! Bugün huzurlarınızda üç adet itirafta bulunacağım; bakalım neler var.
- Halihazırda, en hoşlanmadığım fakat karşımdakine ayıp olmasın diye söyleyemediğim; dolmakalemlerimin çok kıymetli olması. Haberli veya habersiz kalemim alındığında, bir şey yazdıklarında içim gidiyor, ama söyleyemiyorum! Zira alışkanlığı olmayanlar yazarken dolmakalemi diğer kalemler gibi bastırabilir, bu da kalemin ucunu bozabilir. Her ne kadar Lamy'lerin ucu değişebiliyor olsa da, dolmakalemin kişisel olması gerektiği kanaatindeyim.
- Çizmeden hoşlanmıyorum. Evet, kışın çoğu kadın için vazgeçilmez olan, yağmurdan soğuktan koruyan çizmeleri bir türlü sevemedim, kullanamadım. Kimisini çok rüküş buldum, çoğunu kendime yakıştıramadım. Bu yüzden hiç çizmem yok. Kısa boylu kadınlar, özellikle diz üstü çizmeler giymemeli bence. Buna ben de dahilim.
- Çoğu insanın çok eğlendiği düğünlerde sıkılırım. Misket, oyun havası, kasap havası ve halay hiç beceremediğim şeyler. Biri koluma yapışıp "Aaa vallahi bırakmam" dediği an arkama bakmadan kaçasım gelir. Bir tek -çocukluktan kalma- Harmandalı severim, geriye kalan her şey için, düğünfobiğim.
Kayıtlara geçsin, itirafımdır!
- Halihazırda, en hoşlanmadığım fakat karşımdakine ayıp olmasın diye söyleyemediğim; dolmakalemlerimin çok kıymetli olması. Haberli veya habersiz kalemim alındığında, bir şey yazdıklarında içim gidiyor, ama söyleyemiyorum! Zira alışkanlığı olmayanlar yazarken dolmakalemi diğer kalemler gibi bastırabilir, bu da kalemin ucunu bozabilir. Her ne kadar Lamy'lerin ucu değişebiliyor olsa da, dolmakalemin kişisel olması gerektiği kanaatindeyim.
- Çizmeden hoşlanmıyorum. Evet, kışın çoğu kadın için vazgeçilmez olan, yağmurdan soğuktan koruyan çizmeleri bir türlü sevemedim, kullanamadım. Kimisini çok rüküş buldum, çoğunu kendime yakıştıramadım. Bu yüzden hiç çizmem yok. Kısa boylu kadınlar, özellikle diz üstü çizmeler giymemeli bence. Buna ben de dahilim.
- Çoğu insanın çok eğlendiği düğünlerde sıkılırım. Misket, oyun havası, kasap havası ve halay hiç beceremediğim şeyler. Biri koluma yapışıp "Aaa vallahi bırakmam" dediği an arkama bakmadan kaçasım gelir. Bir tek -çocukluktan kalma- Harmandalı severim, geriye kalan her şey için, düğünfobiğim.
Kayıtlara geçsin, itirafımdır!
12 Haziran 2012 Salı
12.Gün: Masaüstü Görüntüsü
Genelde masaüstü görüntülerimde sevdiğim, özlediğim veya gitmek istediğim yerler olur. Örneğin İstanbul'dayken Altınoluk, Balıkesir'deyken Şile, Altınoluk'tayken de arkadaşlarımla bir fotoğrafımı görebilirsiniz masaüstümde. Bir süredir kabaran Beyaz Kaplan aşkımdan sonra, Berlin'den Brandenburger Tor'da karar kıldım. Ve itiraf etmeliyim ki screenshot almadan önce masaüstümü biraz topladım, ayıp olmasın diye :) Normalde birkaç klasör daha var yani, ama o haliyle de toplu sayılabilir.
Siz masaüstünüze neler koyuyorsunuz?
11 Haziran 2012 Pazartesi
11.Gün: Çocukluktan Bir Fotoğraf
Aslında bu fotoğrafı daha önce de yayınlamıştım, fakat elimde olanların çoğu yalnız olmadığım fotoğraflar. Ve söz konusu çocukluk fotoğraflarım olunca, en sevdiğim fotoğrafların başında, büyükbabamla olan bu fotoğrafımız geliyor. Canım büyükbabam, en güzel yerden izliyor bizi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)

























