Kış geliyor diye isyanı olanlara, benden bu şarkı gelsin.
3 Aralık 2012 Pazartesi
20 Kasım 2012 Salı
Bir Hikaye
Şimdilerde çok sorgulanan bir konu, inanç meselesi. Eskilerin bir sözü vardır, "Para ile İman kimdedir bilinmez" diye. Buna inanmakla birlikte, bir de insanın içinin temiz olması gerektiğine inanırım, yoksa kişi başını örtmüş, saçını açmış bunlar benim için bir şey ifade etmez.
Bundan yıllar önce, bir yaz günü ailecek anneannemlerdeydik, uzak akrabalar da ziyarete gelmişti. Hayal meyal hatırladığım şeyleri annem anlatınca parçalar daha da birleşti. Dokuz yaşındaydım, çünkü bileğimi kırdığım yazdı.
O akşam misafirler annemin kuzeni ve onun çocuklarından oluşuyordu. Aile profilimiz ise hayli karmaşıktı o gün; annemin kuzeninin eşi tesettürlü, annem açık -ve yaz dolayısıyla şortlu-, babam rakı içiyor -yine yaz ve tatil dolayısıyla-, büyükbabam içmez, içene de karışmaz, kalanlar da kendi halinde. Biz de çoluk çocuk oynuyoruz, kolumun alçılı olması koşmama engel değil.
Derken koşmacanın dozu artıyor, hali hazırda ben alçılı olduğum için anneannem panik yapıyor, zaten benim olduğum yerde panik hep vardır, düşüp sakatlanmak hep ihtimaller dahilindedir. Misafir çocuklara bir şey olmasından korkarak çocukların annesini uyarıyor anneannem. Kadınsa anneme bakıp gülerek "Merak etme yenge, benim çocuklarımı Allah korur" diyor. Bu mantığa göre anlıyoruz ki Allah beni korumamış, o yüzden bu haldeyim.
O günü olaysız geçiriyoruz. Misafirler bu sefer teyzeme gitmek üzere yola çıkıyorlar. Yine bir koşmaca faslının ortasında çocuklardan biri düşüyor, iki kolu birden kırılıyor.
Şimdi, aslında olay çok basit. Karşındakinin fiziki özelliklerine bakarak onu yargılamış oluyorsun. Başımı kapatmadığım, dini sembolleri her fırsatta kullanmadığım için senden daha inançsız olamam. Kaldı ki Allah'ın kimi koruduğunu dillendirmek sana düşmez. İçin fesat olduğu sürece, hiçbir din yapılan ibadeti kabul etmez.
Belki beni Allah korudu da, sadece bileğimi kırdım. Bunu sen bilemezsin, ben de bilemem.
Son olarak, yine söz konusu hanımdan bir özlü sözle yazıyı noktalıyorum; "Evinize içki sokarsanız o eve melekler girmez." Allahın kimi koruduğunu bildiği gibi, meleklerin nereye girip çıktığını da biliyor kendisi. Aynı kadın, bizim evde de içki şişelerine arkası dönük oturmuştu.
Bundan yıllar önce, bir yaz günü ailecek anneannemlerdeydik, uzak akrabalar da ziyarete gelmişti. Hayal meyal hatırladığım şeyleri annem anlatınca parçalar daha da birleşti. Dokuz yaşındaydım, çünkü bileğimi kırdığım yazdı.
O akşam misafirler annemin kuzeni ve onun çocuklarından oluşuyordu. Aile profilimiz ise hayli karmaşıktı o gün; annemin kuzeninin eşi tesettürlü, annem açık -ve yaz dolayısıyla şortlu-, babam rakı içiyor -yine yaz ve tatil dolayısıyla-, büyükbabam içmez, içene de karışmaz, kalanlar da kendi halinde. Biz de çoluk çocuk oynuyoruz, kolumun alçılı olması koşmama engel değil.
Derken koşmacanın dozu artıyor, hali hazırda ben alçılı olduğum için anneannem panik yapıyor, zaten benim olduğum yerde panik hep vardır, düşüp sakatlanmak hep ihtimaller dahilindedir. Misafir çocuklara bir şey olmasından korkarak çocukların annesini uyarıyor anneannem. Kadınsa anneme bakıp gülerek "Merak etme yenge, benim çocuklarımı Allah korur" diyor. Bu mantığa göre anlıyoruz ki Allah beni korumamış, o yüzden bu haldeyim.
O günü olaysız geçiriyoruz. Misafirler bu sefer teyzeme gitmek üzere yola çıkıyorlar. Yine bir koşmaca faslının ortasında çocuklardan biri düşüyor, iki kolu birden kırılıyor.
Şimdi, aslında olay çok basit. Karşındakinin fiziki özelliklerine bakarak onu yargılamış oluyorsun. Başımı kapatmadığım, dini sembolleri her fırsatta kullanmadığım için senden daha inançsız olamam. Kaldı ki Allah'ın kimi koruduğunu dillendirmek sana düşmez. İçin fesat olduğu sürece, hiçbir din yapılan ibadeti kabul etmez.
Belki beni Allah korudu da, sadece bileğimi kırdım. Bunu sen bilemezsin, ben de bilemem.
Son olarak, yine söz konusu hanımdan bir özlü sözle yazıyı noktalıyorum; "Evinize içki sokarsanız o eve melekler girmez." Allahın kimi koruduğunu bildiği gibi, meleklerin nereye girip çıktığını da biliyor kendisi. Aynı kadın, bizim evde de içki şişelerine arkası dönük oturmuştu.
16 Kasım 2012 Cuma
Tunein Radio
Bundan birkaç ay önce, radyoları ne kadar çok sevdiğimi yazmıştım. Normal radyo ve internet radyolarından sonra, akıllı telefonlarla birlikte ben de radyo uygulamalarına geçtim. Alem fm derhal yerini aldı, Rock fm beraberinde geldi. Eksen'i bulamadım, Joy fm'i de fellik fellik aradım. Fırsat bulduğum her yerde şikayet ettiğim Karnaval Player uygulamasından sonra Joy fm dinlemek benim için bir azap haline gelmişti.
Değişikliklerden haz etmediğimi de çok yakın bir zamanda söylemiştim. Yıllar yılı Winamp'tan severek dinlediğim Joy fm, Karnaval Player diye bir uygulamaya geçmiş, ve kendi çıkardıkları player dışında hiçbir mecradan dinlenemez olmuştu. Winamp dosyası da kendi kendini imha etmişti. Bir süre Joy fm dinlemenin başka yollarını aradım, bulamayınca da acımı kalbime gömdüm. Gudubet Karnaval Player belki bir telefon uygulaması yapmıştır diye arandım ama, bulamadım. Derken karşıma o çıktı.
Tunein Radio, dünya üzerindeki pek çok radyoyu bünyesinde barındıran bir radyolar bütünü. Yerel radyolardan tutun da, müzik türlerine, dile ve kategoriye göre deyim yerindeyse milyon tane radyo mevcut. Gps sayesinde yerinizi algılayıp orada bulunan radyoları açabilir, sevdiğiniz radyoları favorilere eklemenizi sağlayabilir, ve müzik zevkinize göre yeni radyo frekansları önerebilir.
Joy fm uğruna çıktığım bu yolda, Tunein Radio bana Karnavalsız Joy fm sunmakla kalmadı, beraberinde bir sürü radyoyla tanışmamı sağladı. Türkçe ve yabancı bir sürü radyo keşfediyorum, televizyonda kanal değiştirir gibi o frekanstan bu frekansa atlıyorum, o anki moduma göre canım ne isterse onu dinliyorum. Bazen haberleri dinliyorum, bazen İngilizce ve Almanca yayınları açıyorum, bazense sadece müzik dinliyorum. Kısacası, arama yapmadan, kolay yoldan, doya doya radyo dinliyorum. Favorilerim arasında Joy fm, Eksen, Rock fm ve Alem fm'i saymazsak; Radyo Nostalji (107.4), Capital Radio 80'ler, Metropol fm Rock, RadioIO ve AddicedToRadio'nun bilimum 70's, 80's ve 90's Pop, Rock ve Alternatif frekansları var. Oldies hastası olduğum için, pek çok radyoyu favorilerime ekledim, dinledikçe adını bilmediğim şarkıları da favorilerime atıyorum.
Eğer siz de radyolardan, yeni keşiflerden hoşlanıyorsanız, bir deneyin derim. Uygulama hem Apple Store'da, hem de Google Play Store'da mevcut, akıllı telefon kullanmıyorum diyorsanız, web'den de dinleyebilirsiniz; www.tunein.com
Bir sonraki yazıya, ve yeni keşiflere kadar, hoşçakalın efendim :)
Değişikliklerden haz etmediğimi de çok yakın bir zamanda söylemiştim. Yıllar yılı Winamp'tan severek dinlediğim Joy fm, Karnaval Player diye bir uygulamaya geçmiş, ve kendi çıkardıkları player dışında hiçbir mecradan dinlenemez olmuştu. Winamp dosyası da kendi kendini imha etmişti. Bir süre Joy fm dinlemenin başka yollarını aradım, bulamayınca da acımı kalbime gömdüm. Gudubet Karnaval Player belki bir telefon uygulaması yapmıştır diye arandım ama, bulamadım. Derken karşıma o çıktı.
Tunein Radio, dünya üzerindeki pek çok radyoyu bünyesinde barındıran bir radyolar bütünü. Yerel radyolardan tutun da, müzik türlerine, dile ve kategoriye göre deyim yerindeyse milyon tane radyo mevcut. Gps sayesinde yerinizi algılayıp orada bulunan radyoları açabilir, sevdiğiniz radyoları favorilere eklemenizi sağlayabilir, ve müzik zevkinize göre yeni radyo frekansları önerebilir.
Joy fm uğruna çıktığım bu yolda, Tunein Radio bana Karnavalsız Joy fm sunmakla kalmadı, beraberinde bir sürü radyoyla tanışmamı sağladı. Türkçe ve yabancı bir sürü radyo keşfediyorum, televizyonda kanal değiştirir gibi o frekanstan bu frekansa atlıyorum, o anki moduma göre canım ne isterse onu dinliyorum. Bazen haberleri dinliyorum, bazen İngilizce ve Almanca yayınları açıyorum, bazense sadece müzik dinliyorum. Kısacası, arama yapmadan, kolay yoldan, doya doya radyo dinliyorum. Favorilerim arasında Joy fm, Eksen, Rock fm ve Alem fm'i saymazsak; Radyo Nostalji (107.4), Capital Radio 80'ler, Metropol fm Rock, RadioIO ve AddicedToRadio'nun bilimum 70's, 80's ve 90's Pop, Rock ve Alternatif frekansları var. Oldies hastası olduğum için, pek çok radyoyu favorilerime ekledim, dinledikçe adını bilmediğim şarkıları da favorilerime atıyorum.
Eğer siz de radyolardan, yeni keşiflerden hoşlanıyorsanız, bir deneyin derim. Uygulama hem Apple Store'da, hem de Google Play Store'da mevcut, akıllı telefon kullanmıyorum diyorsanız, web'den de dinleyebilirsiniz; www.tunein.com
Bir sonraki yazıya, ve yeni keşiflere kadar, hoşçakalın efendim :)
11 Kasım 2012 Pazar
Arkadaş Arıyorum
Şu sıralar pek Blogger'ı işgal etmiyorum, farkındayım. Buna tembellik deyin, yazar kilitlenmesi deyin, üşengeçlik deyin, Blogger'ın değişimini bahane ediyorsun deyin, yani her şeyi diyebilirsiniz. Ama bu demek değil ki okumuyorum. Kitaplarım bir yana, bir gözüm sürekli Google Reader'da, kim ne yazmış, kiminle nerede ne yapıyor, hep okuyorum. Sorun şu ki, fazla okuyorum, ve daha fazlasını istiyorum. Her ne kadar yeni blogları keşfe çıksam da, her zaman en güncel yazanları bulmak kolay olmuyor.
Eğer bu satırları okuyorsanız, ses verir misiniz? "Ben de varım, bak ben de yazıyorum" demek için, bu yazının altına yorum girebilir, veya sağdaki sütundan beni izlemeye alabilir, hatta twitter'dan mention bile atabilirsiniz. Anlayacağınız, yeni Blogger arkadaşlar arıyorum.
Bu aralar iyi bir Blogger sayılmam ama, iyi bir okuyucu olduğumu söyleyebilirim :)
Eğer bu satırları okuyorsanız, ses verir misiniz? "Ben de varım, bak ben de yazıyorum" demek için, bu yazının altına yorum girebilir, veya sağdaki sütundan beni izlemeye alabilir, hatta twitter'dan mention bile atabilirsiniz. Anlayacağınız, yeni Blogger arkadaşlar arıyorum.
Bu aralar iyi bir Blogger sayılmam ama, iyi bir okuyucu olduğumu söyleyebilirim :)
fotoğraf için kaynak: http://www.yusufkisa.com/webmaster-konulari/amele-webmaster/
6 Kasım 2012 Salı
Draw Something ve İçine Düştüğümüz Oyun Çılgınlığı
Çok değil, bundan birkaç hafta önce telefonumdaki uygulamaları karıştırırken, "Amaan, hiç de sevmem öyle telefonda oyun, o ne öyle minik ekranda, sıkıntı basar benim içimi" deme gafletinde bulundum. Sanki bugüne kadar hiç oyunların esiri olmamışım gibi. Yaş büyüyünce insan oyunları küçümsüyor mu bilinmez, ama o anda günler öncesinden yüklediğim Draw Something'i açtım ve...
Hikayenin burasında kahramanımızın oyuna dadanacağını tahmin etmek zor değil. Ancak Draw Something bana öyle kapılar açtı ki, (böyle deyince de oyun vasıtasıyla ruh ikizimi bulmuş gibi bi izlenim oldu gerçi) şu an oyun geçmişimi sorguluyorsam, telefonu elimden hiç düşüremiyorsam, yetmemiş gibi etrafımdaki herkese bu illeti bulaştırıyorsam, tek sebebi uygulamalar arasında gezinen kaşif ruhum.
Draw Something'e kadar, o kadar çok illete bulaştım ve etrafımdakileri bulaştırdım ki, bu yolculukta bahsetmesem vicdan azabı duyacağım oyunlar var. Örneğin, koskoca bir yaz okulunu, toplu halde Bubble Town oynayarak geçirdik. Gözlerimi kapattığımda bile baloncukları vurup düşürmeye, combo yapmaya çalışıyordum. Bırakmak için ciddi çabalar sarf edip etrafımdakiler tarafından yeniden başlatıldım.
Hikayenin burasında kahramanımızın oyuna dadanacağını tahmin etmek zor değil. Ancak Draw Something bana öyle kapılar açtı ki, (böyle deyince de oyun vasıtasıyla ruh ikizimi bulmuş gibi bi izlenim oldu gerçi) şu an oyun geçmişimi sorguluyorsam, telefonu elimden hiç düşüremiyorsam, yetmemiş gibi etrafımdaki herkese bu illeti bulaştırıyorsam, tek sebebi uygulamalar arasında gezinen kaşif ruhum.
Draw Something'e kadar, o kadar çok illete bulaştım ve etrafımdakileri bulaştırdım ki, bu yolculukta bahsetmesem vicdan azabı duyacağım oyunlar var. Örneğin, koskoca bir yaz okulunu, toplu halde Bubble Town oynayarak geçirdik. Gözlerimi kapattığımda bile baloncukları vurup düşürmeye, combo yapmaya çalışıyordum. Bırakmak için ciddi çabalar sarf edip etrafımdakiler tarafından yeniden başlatıldım.
Sonra hayatımıza Playfish girdi. Pet Society ile başlayan yolculuğumuza kısa bir süre sonra Restaurant City ve Geo Challenge ile devam ettik. Yine birbirimizi oyuna dahil edip hediyeler mi yollamadık, fazladan puanlar için hilelere mi başvurmadık, birbirimizle yarışırken gurur meselesi haline mi getirmedik. Açılan fake hesapları saymıyorum bile. Geo Challenge sayesinde birçok ülkenin bayrağını, haritadaki yerini öğrenmiş olabilirim. Diğerleri faydasızdı kabul ediyorum :)
Pek çok fake hesaptan suçlu Restaurant City.
Pet Society ve kedim Mismiyav'ın evi.
Geo Challenge ve bayrak çılgınlığı.
Geo Challenge ve harita bulmacalar.
Facebook ve Playfish oyunlarınınn bu kadar müptelasıyken, okul bitince oyunların da pabucu dama atıldı. Bunun nedeni hepimizin iş güç sahibi ciddi insanlar oluşumuzdan değildi elbette. Öyle sanıyorum ki hep beraber, yurtta bağırış çağırış oyun oynamadan, rekabet ortamı yaratmadan, yalnız başına oyunların tadı çıkmıyor. Playfish Geo Challenge'ı hunharca kaldırdı, Zuckerberg fake hesaplarımızı kapattı, ben bi ara The Sims Social'a tutuldum fakat hiçbir şey eski tadı vermedi. Son zamanların moda çılgınlığı Angry Birds'e bile bulaşmadım, siz düşünün.
Bir gün nasıl olduysa Draw Something'de buldum kendimi. Arkadaşlarla oynanan bir oyun olunca, ilk işim etrafımdakileri bulaştırmak oldu tabi. Üç kişi tramvaya binip, -yaklaşık- 25 durak boyunca birbirimize çizim göndererek eski toplu oyun ruhunu bir anlamda canlandırdık. Tabi yine hilesiz duramayan, kısa yoldan zengin olmanın yollarını arayan ben, Draw Something Coin'lerimi arttırmak için, bedava tekliflere göz gezdirdim. Sözde oradaki birkaç programı indirip coin'lerimi alacak, ve hayatıma devam edebilecektim. Yine kader ağlarını örüyordu, ve hiçbir şey benim hesapladığım gibi gitmedi.
Böylece, başımı(zı)n son belası Cookie Dozer hayatıma girdi. Başta her şey normaldi, oyunu bir kere açıp telefonumdan sildim. Daha sonra bir bıçak gibi (!) beynime saplandı, ve kendimi Google Play Store'da oyunu yeniden indirirken buldum. Dünyanın en faydasız, en bağlayıcı, en batarya düşmanı oyunu. En zevklisi olmasa bile, zevkli olarak nitelendirilebilir. Oyunu yalnız oynamaya yine gönlü razı olmayan ben, sevgili dostum, oda ve oyun arkadaşım Güneş'i oyuna dahil etmekte gecikmedim. Tabletine indirdiğim oyunu kendi hür iradesiyle telefonuna indirdiğini görünce, amacıma ulaştığımı anladım.
Her şeyin sorumlusu Draw Something.
Yeni hastalığımız Cookie Dozer.
Draw Something'deki muhteşem çizimlerimiz, ve Cookie Dozer türevi indirdiğim diğer oyunlar (Coin Dozer, Coin Dozer Seasons, World Tour vs.) başka bir yazının konusu. Yeni oyunlarla, ve yeni takıntılarla buluşmak dileğiyle efendim.
not: Draw Something de, Cookie Dozer de Apple Store ve Google Play Store'da mevcut.
14 Ekim 2012 Pazar
Karşınızda; Değişim Düşmanı sokakkedisi
Yazı yazma isteğim nereye gitti, ben de bilmiyorum. Ne kadar istiyorum oysa, upuzun yazmanın sonrasındaki o müthiş rahatlama hissini. Anlatacaklarımın bitmiş olmasından değil yazmayışım, ama içimden gelmiyor bir türlü. Başlayıp başlayıp vazgeçiyorum. Sonrasında fark ettim ki, Blogger'ın yeni görünümünün de etkisi olabilir yazamayışımda. Etrafımdakiler bilir, değişiklikleri sevmem ben. Her şey alıştığım, bildiğim, sevdiğim haliyle kalsın isterim.
İnternette de en çok canımı sıkan şeylerden biridir arayüz değişimleri. Facebook'tan soğumamın nedeni sürekli değişmesidir mesela. Tamam, yerinde say demiyorum, ama yeni özellikleri de o tasarıma bir şekilde ekle yani. Zuckerberg'e fena kinliyim bu yüzden. Zaten Timeline'ı sevene de pek rastlamadım. Hala Facebook kullanıyorsam, bunun tek nedeni insanlara rahatça ulaşabiliyor olmam.
Twitter da, Facebook kadar radikal olmasa da, zaman içinde değişime ayak uyduranlardan. Aslında Twitter'ı ayrı bir yazıda uzun uzun anlatabilirdim, ama madem sırası geldi, burada bahsedeyim. 2009 Mart'tan beri Twitter kullanıcısıyım, yani Türkiye'de şimdiki kadar yaygın değilken daha keyifli zamanlardı benim için. Retweet bile yoktu, gerisini siz düşünün :) Zamanla gelişti, büyüdü, daha fazla üyesi oldu, ve amacı da değişti. Kendisi bir şey yazmadan günde 100+ retweet yapanlar mı ararsınız, Foursquare'i entegre edip sürekli yer bildirenler mi, MSN gibi kullananlar mı, yoksa Instagram fotoğrafı postlayıp duranlar mı ararsınız, hepsi var. Bütün bunlar herkesin kendi tercihi elbette, takip etmeyi bırakırsın olur biter, diyebilirsiniz. Yine de eski hali daha güzeldi bana göre, daha sade, daha sakindi.
Bir Gmail kullanıcısı olarak, Gmail'in yeni arayüzünden aylarca kaçtım. Switch to the old look dedim, başka bir şey demedim. Zaten yeterince kullanışlı olan Gmail'i değiştirmeye gerek yoktu bana göre. Ama ne oldu, bir gün mail kutumu açtım, ve Google'ın beni zorbalıkla yeni görünüme geçirdiğini gördüm. Geri dönüşü yoktu üstelik. Bağrıma taş bastım.
Ekşi Sözlük'te tema bile değiştirmeyen ben, yine aylarca Ekşi Sözlük Beta'nın varlığını reddettim. Bir hevestir, geçer dedim. Geçmedi. Sözlüğe her girişimde Beta'dan açılıyor, sağ alttaki "her zamanki" butonuna basıyorum. Beta'dan her zamanki görünüme her geçişimde rahat bir nefes alıyorum, içimi bir sıcaklık kaplıyor. Huzurla doluyorum. Beta'ya tamamen geçileceği günler hiç gelmesin istiyorum, çünkü alıştığım sözlük görünümünden epey farklı. O zaman eskisi gibi vakit geçirir miyim sözlükte, bilemiyorum.
Müdavimi olduğum bunca site görünüm değiştirirken, ve hepsi de değişiklikleri peş peşe yapmışken, canım Postcrossing'im çizgisini hiç bozmadı. "Ahh" dedim, "Sen başkalarına benzeme sakın, hep böyle kal". Sanki ben öyle dememişim gibi, bir saat sonra bir baktım, sitenin logosu değişmiş! "Logomuzu nasıl buldunuz?" diyen admin'e "Ne gerek vardı ki böyle bir değişikliğe" dedim, yetmedi, yapılan ankette eski logo lehine oy kullandım, o da yetmedi sitedeki üyeleri ankete oy vermesi konusunda teşvik ettim. Bu saatten sonra logo değişir mi? Sanmıyorum. Gözümü hala tırmalıyor ama :(
Son olarak, yine zorbalar zorbası Google, Blogger'ın görünümünü değiştirdi. Tamam, sevdiğim bazı yeni özellikler gelmiş olabilir, ama onların varlığından haberdar değilken de mutlu yaşıyordum, öyle değil mi? Yine aylarca eski görünümde kaldım, yine bir gün ansızın yeni görünümle geri dönüşü olmaz bir yolda buldum kendimi. Mutsuzum, hem de çok! Alışamıyorum, sabit fikirim, alışkanlıklarımın değişmesinden hoşlanmıyorum. Değişmeyen tek şey değişimmiş, öyle mi? Ben istemiyorum, uzak olsun!
Böylece, yazamıyor oluşumun suçunu Blogger'a attım. Bir ara Google Reader da değişmişti bak, şimdi hatırladım ona da sinirlendim. Kendinizi geliştirin, ama değişmeyin! Olduğunuz gibi seviyoruz sizi, alıştıra alıştıra yapın, teker teker gelin. Nereye gitsem, ne yana tıklasam yeni bir görünüm, bu gidişle internetten soğuyacağım. Üstelik, alışamıyorum da çoğuna. Bir öncekine adapte olamamışken yenisi geliyor. Canım sıkkın sevgili okuyucu. Sen de değişme sakın, olur mu? :(
İnternette de en çok canımı sıkan şeylerden biridir arayüz değişimleri. Facebook'tan soğumamın nedeni sürekli değişmesidir mesela. Tamam, yerinde say demiyorum, ama yeni özellikleri de o tasarıma bir şekilde ekle yani. Zuckerberg'e fena kinliyim bu yüzden. Zaten Timeline'ı sevene de pek rastlamadım. Hala Facebook kullanıyorsam, bunun tek nedeni insanlara rahatça ulaşabiliyor olmam.
Twitter da, Facebook kadar radikal olmasa da, zaman içinde değişime ayak uyduranlardan. Aslında Twitter'ı ayrı bir yazıda uzun uzun anlatabilirdim, ama madem sırası geldi, burada bahsedeyim. 2009 Mart'tan beri Twitter kullanıcısıyım, yani Türkiye'de şimdiki kadar yaygın değilken daha keyifli zamanlardı benim için. Retweet bile yoktu, gerisini siz düşünün :) Zamanla gelişti, büyüdü, daha fazla üyesi oldu, ve amacı da değişti. Kendisi bir şey yazmadan günde 100+ retweet yapanlar mı ararsınız, Foursquare'i entegre edip sürekli yer bildirenler mi, MSN gibi kullananlar mı, yoksa Instagram fotoğrafı postlayıp duranlar mı ararsınız, hepsi var. Bütün bunlar herkesin kendi tercihi elbette, takip etmeyi bırakırsın olur biter, diyebilirsiniz. Yine de eski hali daha güzeldi bana göre, daha sade, daha sakindi.
Bir Gmail kullanıcısı olarak, Gmail'in yeni arayüzünden aylarca kaçtım. Switch to the old look dedim, başka bir şey demedim. Zaten yeterince kullanışlı olan Gmail'i değiştirmeye gerek yoktu bana göre. Ama ne oldu, bir gün mail kutumu açtım, ve Google'ın beni zorbalıkla yeni görünüme geçirdiğini gördüm. Geri dönüşü yoktu üstelik. Bağrıma taş bastım.
Ekşi Sözlük'te tema bile değiştirmeyen ben, yine aylarca Ekşi Sözlük Beta'nın varlığını reddettim. Bir hevestir, geçer dedim. Geçmedi. Sözlüğe her girişimde Beta'dan açılıyor, sağ alttaki "her zamanki" butonuna basıyorum. Beta'dan her zamanki görünüme her geçişimde rahat bir nefes alıyorum, içimi bir sıcaklık kaplıyor. Huzurla doluyorum. Beta'ya tamamen geçileceği günler hiç gelmesin istiyorum, çünkü alıştığım sözlük görünümünden epey farklı. O zaman eskisi gibi vakit geçirir miyim sözlükte, bilemiyorum.
Müdavimi olduğum bunca site görünüm değiştirirken, ve hepsi de değişiklikleri peş peşe yapmışken, canım Postcrossing'im çizgisini hiç bozmadı. "Ahh" dedim, "Sen başkalarına benzeme sakın, hep böyle kal". Sanki ben öyle dememişim gibi, bir saat sonra bir baktım, sitenin logosu değişmiş! "Logomuzu nasıl buldunuz?" diyen admin'e "Ne gerek vardı ki böyle bir değişikliğe" dedim, yetmedi, yapılan ankette eski logo lehine oy kullandım, o da yetmedi sitedeki üyeleri ankete oy vermesi konusunda teşvik ettim. Bu saatten sonra logo değişir mi? Sanmıyorum. Gözümü hala tırmalıyor ama :(
Son olarak, yine zorbalar zorbası Google, Blogger'ın görünümünü değiştirdi. Tamam, sevdiğim bazı yeni özellikler gelmiş olabilir, ama onların varlığından haberdar değilken de mutlu yaşıyordum, öyle değil mi? Yine aylarca eski görünümde kaldım, yine bir gün ansızın yeni görünümle geri dönüşü olmaz bir yolda buldum kendimi. Mutsuzum, hem de çok! Alışamıyorum, sabit fikirim, alışkanlıklarımın değişmesinden hoşlanmıyorum. Değişmeyen tek şey değişimmiş, öyle mi? Ben istemiyorum, uzak olsun!
Böylece, yazamıyor oluşumun suçunu Blogger'a attım. Bir ara Google Reader da değişmişti bak, şimdi hatırladım ona da sinirlendim. Kendinizi geliştirin, ama değişmeyin! Olduğunuz gibi seviyoruz sizi, alıştıra alıştıra yapın, teker teker gelin. Nereye gitsem, ne yana tıklasam yeni bir görünüm, bu gidişle internetten soğuyacağım. Üstelik, alışamıyorum da çoğuna. Bir öncekine adapte olamamışken yenisi geliyor. Canım sıkkın sevgili okuyucu. Sen de değişme sakın, olur mu? :(
17 Eylül 2012 Pazartesi
Gecikmiş Harry Potter Yazısı
Hep söylemişimdir, bir şeyleri popüler olmadan önce keşfettiysem, sonrasında soğurum diye. Tamam, soğumanın yanı sıra, kıskançlık da diyebiliriz buna. Benim bayıla bayıla okuduğum, dinlediğim, hatta tavsiye ettiğim şeyler bir anda herkesin sevgilisi olunca sıkılıyorum. Sevdiğim grupların dizi müziği yapmasını sevmem mesela, on kitap çıkarmış, on birincide bestseller olmuş ve sadece on birinci kitabı popüler olan yazardan da soğurum; içten içe sevmeyi bir kenara bırakmam ama.
Harry Potter ve Felsefe Taşı'nı okuduğumda sanıyorum 11 yaşındaydım, daha o zamanlar Yapı Kredi'den bile çıkmamıştı ilk baskısı, çoğu bilmez bunu. Nereden elime geçtiğini bilmediğim bir şekilde, bir yaz günü okuduğumu hatırlıyorum, bitirdiğimde "Bunu film yapsalar ne güzel olur" dediğimi de. Gel zaman git zaman, kitabın ikincisi -Sırlar Odası- çıktı, ve aynı sene Felsefe Taşı'nın filmi geldi. Sonrasını hepimiz biliyoruz, Harry Potter bir anda bestseller oluverdi, herkes tarafından bilinen bir kitap/film karakteri haline geldi. Kitabı, karakterleri ve detayları çok seven biri olarak, yine bir uyarlamayı sevmedim. Ama sorun değildi, o dönem her yeni kitabı heyecanla bekliyordum. Bu durum 5.kitaba kadar sürdü. Sonra ne olduğunu tam olarak ben bile hatırlamıyorum, Felsefe Taşı'ndan sonra hiçbir filmini zaten izlemedim, 6.kitabı aldığımı bile unutarak, seriyi okumayı kestim.
Geçen süre zarfında, Harry Potter ile ilgili her şeye kulağımı tıkadım. Ne bir filmini izledim, ne kitaplara gitti elim, ne de hakkında herhangi bir şey okudum. Tek yaptığım, Çocuk Edebiyatı dendiğinde Harry Potter'ı -ve aslında J.K.Rowling'i- savunmaktı. Bir çocuk kitabından çok daha fazla detaya sahip Harry Potter, ve bazen çok daha acımasız. Her ne kadar çocuk yaşta başlasam da, hiçbir zaman çocuk kitabı okuduğumu düşünmedim, düşünenleri de elimden geldiğince ikna etmeye çalıştım. İlk kitapta gördüğüm alelade bir ayrıntıyı -örneğin- dördüncü kitapta bulmak, ve onun bir konuya bağlandığını görmek bana hep heyecan verdi, bunu hiçbir zaman inkar etmedim. Benimki ufak bir kırgınlıktı sadece, sevdiklerimi başkalarıyla paylaşmak zorunda kalıyordum, ve Harry Potter fanlarını gördükçe yüzümü buruşturuyordum. Beyaz perdeye sevgim sonsuz, ama söz konusu uyarlamalar olunca, satır arasındaki detayı ekranda göremeyince bu hiç hoşuma gitmiyordu. Üstelik bir seride en sevdiğim şey detaylarıyken, bunu görememek, ve insanların bunu görmediği halde çok sevdiklerini iddia etmesi sinirimi bozuyordu.
Derken, birkaç hafta önce Harry Potter filmlerine televizyonda denk geldim. Okumadığım kitapların filmlerinden yine kaçmaya gayret ederek, okuduklarımın uyarlamalarına göz attığımı bunca yıldan sonra itiraf edebilirim. Şaşırarak fark ettiğim ise, her şeyi, ama her şeyi okuduğum günkü netliğiyle hatırlamamdı. Ve yine fark ettim ki, özlemiştim. Ekrandaki belki benim hayal gücümle örtüşmüyordu, ama yine de özlemiştim işte. İçimdeki özlem bilinç altımda uyuyadursun, kitaplığımı karıştırırken elim serinin beşinci kitabına, yani Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı'na gitti. İlk dört kitap tüm detaylarıyla aklımdaydı, ama beşinci kitaptan emin değildim, seriyi nerede bıraktığımdan da. Kitabı bitirmiş miydim, yarım mı bırakmıştım, hiç mi başlamamıştım, hatırlayamadım. Ben de o an aklıma gelen ilk şeyi yaptım - kitaba en başından başladım. Okudukça zihnimin berraklaştığını hissettim. Bir sonraki bölümde ne olacağını bilmiyordum ama, okudukça hatırlıyordum, ve hatırladıkça gülümsüyordum. O kadar çok şey aklımdaydı ki; büyülü sözler, isim-soyisimler, Quidditch kuralları, portre parolaları.. Kısa bir süre içinde o kitap bitti, ve fark ettim ki, altıncı kitapta bırakmışım. Hızımı alamadan ona başladım (Altıncı kitabın kütüphanemde bulunduğunu şaşırarak fark ettim, demek ki seride yalnızca tek eksiğim, yani son kitap kalmıştı) Okuyordum, elimden bırakmamacasına, tıpkı çocukluğumdaki gibi.
Sürükleyiciliği ve tanıdık oluşundan gelen aşinalığı bir yana, okuyordum, çünkü çocukluğuma bir armağan vermek istiyordum. Seriyi tamamlamak, olacakları bilmek onun da hakkıydı. Bu yüzden Harry Potter ve Melez Prens'i (6) de durmamacasına okudum. Son kitap da siparişle gelip seri tamamlanınca, bir an durdum. Okuduğum ilk seri değil elbette, ama bunca yıldan sonra bir çırpıda bitmesine hazır mıyım, emin değilim. Şimdi altı kitap da yan yana, kitaplığımdan göz kırpıyorlar bana. Son kitap ise masamda, bu satırları yazarken gözümün içine bakıyor. Şimdilik dokunmayacağım, ama fazla zamanı yok, biliyorum. Bunca yıl bekledim, kendimi hazır hissedene kadar da bekleyeceğim, ve Harry Potter'ın film olmasını öngören, her sene yeni kitabın çıkmasını bekleyen, çıkınca koşarak alan çocukluğum sonunda Harry Potter'a neler olacak öğrenecek. İşte o zaman, yani 13 senenin sonunda, bütün soru işaretleri bitmiş olacak. Belki de yenileri gelecek, kim bilir.
***
Yukarıda sıraladığım tüm nedenlerden dolayı, Harry Potter yazısını, gecikmiş olarak burada noktalıyorum. Seri bittiğinde nasıl hissedeceğimi az çok tahmin edebiliyorum, ama kitap bittiğinde neler düşüneceğim şimdilik muamma. Belki buraya bir edit gelir, belki de hiç gelmez. Ama Harry Potter, çocukluğumun bir dönemine damgasını vurmuş olarak kayıtlara geçecek, orası kesin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








