27 Mart 2013 Çarşamba
Sahilde Kafka
Bundan aylar önce, Sergül'ün bir yazısında detaylı olarak okumuştum Haruki Murakami'yi. O aralar 1Q84 yeni çıkmıştı, ben değil Murakami, tek bir Japon yazar bile okumamıştım ve iyi bir okuyucu sayılmama rağmen tuğla ebatındaki 1Q84'ü almaya cesaret edememiştim. Ancak Sergül Murakami'den ve kitaplarından o kadar güzel bahsetmişti ki, onun verdiği bilgiler ışığında bir Murakami kitabı okumayı zihnime not etmiştim.
Bir Murakami kitabı dedim ama, aslında o günden beri aklımda Sahilde Kafka vardı. Sergül de bahsetmiş, çeviri benim için de çok önemli. Japonca'dan direk Türkçe'ye çeviri yapan Hüseyin Can Erkin varken, bu kitaplardan birine şans tanımamak olmazdı. Kitapların da hep doğru zamanının olduğuna inananlardanım, bu yüzden de Sahilde Kafka ile defalarca karşılaştıysam da satın almadım. Neden sonra, geçen hafta Sahilde Kafka alışveriş sepetimde yerini aldı, ve ben okumaya başladım.
Bazı kitaplar vardır, okurken yazarını kıskanırsınız. O kitabı siz yazmış olmayı dilersiniz. Sahilde Kafka benim için böyle bir kitap olmadı kuşkusuz. Bana çok uzak olan kavramları da vardı, bu noktada kabul etmeliyim ki Murakami gerçekten çok yönlü ve çok bilgili bir insan, bu bildiklerini de kitaba çok güzel serpiştirmiş. Sahilde Kafka'yı bundan 2-3 sene önce okusaydım bitirebilir miydim, bitirsem de beğenir miydim bilmiyorum. Çünkü artık çoğu insanın aksine, sonuç odaklı okumuyorum. Olay örgüsü veya karakterler de etkiliyor beni. Sahilde Kafka'yı yazmış olmayı dilemezdim evet, ama Nakata gibi naif bir karakteri yazmak isterdim. Hem dizilerde ve filmlerde, hem de kitaplarda genelde yan karakterleri daha çok sevmişimdir, Nakata'ya yan karakter demek ne kadar doğru bilemiyorum ama, olayı kendi ağzından dinlediğimiz Kafka Tamura'dan çok daha fazla sevdim onu. Bir kitapta bir karakteri seviyorsanız, o kitap kendisini okutuyor mutlaka. Sahilde Kafka'da da öyle oldu.
Kitapta beklentilerimi karşılayan bir diğer nokta ise, çevirisi oldu. Murakami'yi kendi dilinden okumak çok büyük bir ihtimalle benim için mümkün olmayacak, ancak çevirisine de bakınca, çok akıcı olduğunu tahmin etmek güç olmuyor. Metaforlarla, sembollerle dolu bir kitabı bu kadar akıcı yazmak Murakami'nin, bu kadar güzel çevirmek de Hüseyin Can Erkin'in başarısı bence. Konunun -elbette bana göre- tıkandığı yerlerde bile kitap o kadar akıcıydı ki, bu sayede üstesinden gelebildim. Daha önce de söylediğim gibi, tek bir Japon yazar okumuşluğum bile yoktu, ancak kabul etmek gerekir ki Japonlarla kafamız gerçekten farklı çalışıyor, ve iyi bir Japon yazarı okumak benim için güzel bir deneyim oldu. Yakın zamanda bir Murakami kitabı daha okur muyum bilmiyorum, genel olarak farklı yazarları okumaya çalışıyorum. Bu da farklı yazarlar hakkında fikir edinmemi sağlıyor. Benim için şimdilik 1Q84 ve diğerlerinin zamanı var, ama artık Murakami dendiğinde beyan edecek fikirlerim de var, bu da hiç fena sayılmaz hani.
Sonunu tahmin edemeyeceğiniz bir hikaye istiyorsanız, Sahilde Kafka'yı öneririm.
24 Mart 2013 Pazar
Acının Evreleri
21.03.201* 19.45
Bugün acı eşiğime yeni bir soluk getirdiğime, yeni bir ivme kazandırdığıma inanıyorum. Siz siz olun, "Ne kadar acıyabilir ki?" demeyin.
21.03.201* 18.00
Seans öncesi doktor, gerekli bilgileri veriyor. Hiç ses çıkarmadan başımı sallıyorum. Sessizliğim ve umarsızlığım, doktoru dinlemediğimden değil. Yapılacak işlemi biliyorum, pek endişeli olduğum da söylenemez. Hem, ne kadar acıyabilir ki? Doktorun anlattıkları bitince, beraber işlem odasına geçiyoruz.
21.03.201* 18:15
İşlem odası, bembeyaz bir oda. Florosanla aydınlatılmış, beyaz duvarlı, temiz ve tabi ki tıbbi ilaçların olduğu her yer gibi hastane kokuyor. Ayağımdaki galoşlarla kaymamaya dikkat ederek, muayene yatağına uzanıyorum. Doktor şırıngaya ilaçları enjekte ediyor. "Şimdi bir deneme yapalım. Ne kadar acıyıp acımadığını gör. İstediğin yerde durabilirim" diyor. İğnenin ucunu kafa derimde hissediyorum. İçindeki ilacın iğneden çıkıp kendini vücuduma saldığını da. Biraz yakıyor, ama sorun olmaz diye düşünüyorum. Çocukken de iğneden korkmazdım hiç. Doktor iğneyi başka bir yere batırıyor, aynı işlemi tekrarlıyor. Bu sefer biraz daha acıyor. Kanamış olacak, doktorun asistanı bir pamukla koşuyor bana doğru. Doktor aynı işlemi defalarca tekrarlıyor. Her seferinde acı, biraz daha dayanılmaz oluyor. Gözlerimden yaşların sızmasına engel olamıyorum. Doktordan durmasını istiyorum.
Bugün acı eşiğime yeni bir soluk getirdiğime, yeni bir ivme kazandırdığıma inanıyorum. Siz siz olun, "Ne kadar acıyabilir ki?" demeyin.
21.03.201* 18.00
Seans öncesi doktor, gerekli bilgileri veriyor. Hiç ses çıkarmadan başımı sallıyorum. Sessizliğim ve umarsızlığım, doktoru dinlemediğimden değil. Yapılacak işlemi biliyorum, pek endişeli olduğum da söylenemez. Hem, ne kadar acıyabilir ki? Doktorun anlattıkları bitince, beraber işlem odasına geçiyoruz.
21.03.201* 18:15
İşlem odası, bembeyaz bir oda. Florosanla aydınlatılmış, beyaz duvarlı, temiz ve tabi ki tıbbi ilaçların olduğu her yer gibi hastane kokuyor. Ayağımdaki galoşlarla kaymamaya dikkat ederek, muayene yatağına uzanıyorum. Doktor şırıngaya ilaçları enjekte ediyor. "Şimdi bir deneme yapalım. Ne kadar acıyıp acımadığını gör. İstediğin yerde durabilirim" diyor. İğnenin ucunu kafa derimde hissediyorum. İçindeki ilacın iğneden çıkıp kendini vücuduma saldığını da. Biraz yakıyor, ama sorun olmaz diye düşünüyorum. Çocukken de iğneden korkmazdım hiç. Doktor iğneyi başka bir yere batırıyor, aynı işlemi tekrarlıyor. Bu sefer biraz daha acıyor. Kanamış olacak, doktorun asistanı bir pamukla koşuyor bana doğru. Doktor aynı işlemi defalarca tekrarlıyor. Her seferinde acı, biraz daha dayanılmaz oluyor. Gözlerimden yaşların sızmasına engel olamıyorum. Doktordan durmasını istiyorum.
11 Mart 2013 Pazartesi
Konuk Sanatçı: Özlem Tekin
Ne zaman canım sıkılsa, neşelenmek istesem, dinleyecek bir şey bulamasam 90'lara sığınıyorum. Bunu yapan pek çok insan olduğunu da biliyorum. 90'ların neşesini, o dönemde çocuk olduğumdan mıdır, başka bir yerde bulamıyorum. Bir de nostaljiye meyilli olunca, ansızın kendimi bir şarkıyı mırıldanırken buluyorum, ve YouTube'a koşuyorum. Evet YouTube kısmı pek nostaljik değil, gönül isterdi video kasetlerden izleyelim, ama teknoloji bizden hızlı büyüyor, ve biz de bir yere kadar direniyoruz ona.
YouTube dışında pek çok mecradan eskileri dinleyebilirim elbette, ama en az şarkılar kadar 90'ların kliplerini de seviyorum ben. Bilmiyorum sizde de böyle bir klip sevgisi var mı, çünkü ben çocukken de çok sıkı bir klip izleyicisiydim. Artık o zamanlar nasıl dikkatle izlediysem, hala tüm ayrıntılarıyla klipleri hatırlıyorum, bu yüzden de yıllar sonra izlemek çok daha zevkli oluyor.
Bugün de kendimi Özlem Tekin'in Bahar şarkısını söylerken buldum, nereden ve nasıl aklıma geldiğini inanın ben de bilmiyorum. Zamanında müzik kanallarında sıkça dönmesine rağmen çok da patlamış, hit olmuş bir şarkı sayılmazdı, diğer Özlem Tekin şarkılarına nazaran. Ama ben Bahar'ı hep çok gizemli, ve hep tüyler ürpertici bulmuşumdur. Bugün klibi tekrar izlediğimde, hala aynı hissettiğimi fark ettim, bazı şeyler hiç değişmiyor :) Geçmişten günümüze Özlem Tekin pek çok albüm çıkarıp pek çok tarz değiştirdi, kimisini sevdim, kimisini sevmedim. Ama kesin olan bir şey var ki o hep farklı olanı, yeniyi denemek istedi. Bu yüzden çok istikrar sağlamasa da, çok farklı tiplerde hayran kitlesi oldu. Ben Özlem Tekin'in ilk zamanlarını sevenlerdenim. Bahar ile başlayınca, durmak mümkün olmadı ve Özlem Tekin'in zaman tünelinde gezerken buldum kendimi. Kim ne derse desin, Özlem Tekin o zaman da çok fazlaydı, şimdi de öyle.
Madem nostalji köşesi yaptım bugün, konuk sanatçımız Özlem Tekin klipleri ile bitiriyorum yazıyı. Son zamanlarına pek değinmeden, ilk tanıdığım ve sevdiğim haliyle.
YouTube dışında pek çok mecradan eskileri dinleyebilirim elbette, ama en az şarkılar kadar 90'ların kliplerini de seviyorum ben. Bilmiyorum sizde de böyle bir klip sevgisi var mı, çünkü ben çocukken de çok sıkı bir klip izleyicisiydim. Artık o zamanlar nasıl dikkatle izlediysem, hala tüm ayrıntılarıyla klipleri hatırlıyorum, bu yüzden de yıllar sonra izlemek çok daha zevkli oluyor.
Bugün de kendimi Özlem Tekin'in Bahar şarkısını söylerken buldum, nereden ve nasıl aklıma geldiğini inanın ben de bilmiyorum. Zamanında müzik kanallarında sıkça dönmesine rağmen çok da patlamış, hit olmuş bir şarkı sayılmazdı, diğer Özlem Tekin şarkılarına nazaran. Ama ben Bahar'ı hep çok gizemli, ve hep tüyler ürpertici bulmuşumdur. Bugün klibi tekrar izlediğimde, hala aynı hissettiğimi fark ettim, bazı şeyler hiç değişmiyor :) Geçmişten günümüze Özlem Tekin pek çok albüm çıkarıp pek çok tarz değiştirdi, kimisini sevdim, kimisini sevmedim. Ama kesin olan bir şey var ki o hep farklı olanı, yeniyi denemek istedi. Bu yüzden çok istikrar sağlamasa da, çok farklı tiplerde hayran kitlesi oldu. Ben Özlem Tekin'in ilk zamanlarını sevenlerdenim. Bahar ile başlayınca, durmak mümkün olmadı ve Özlem Tekin'in zaman tünelinde gezerken buldum kendimi. Kim ne derse desin, Özlem Tekin o zaman da çok fazlaydı, şimdi de öyle.
Madem nostalji köşesi yaptım bugün, konuk sanatçımız Özlem Tekin klipleri ile bitiriyorum yazıyı. Son zamanlarına pek değinmeden, ilk tanıdığım ve sevdiğim haliyle.
Özlem Tekin - Bahar
Özlem Tekin - Yar Bana Varmadı
Özlem Tekin - Aşk Her Şeyi Affeder Mi
Özlem Tekin - Laubali
7 Mart 2013 Perşembe
Gabo İçin Birkaç Kırık Dökük Kelime
Hep söylemişimdir, Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ının tadını hiçbir kitap, hatta Gabo'nun diğer kitapları bile veremez diye. Sırf bu Yüzyıllık Yalnızlık sevgim yüzünden, Macondo en çok görmek istediğim yerlerden biri olmuştur, onun "büyülü gerçekçilik"in bir parçası olduğunu bilmeme rağmen. Söz konusu Gabo olduğunda, kelimelerle bu kadar güzel oynayan bir adamı, doğru kelimeleri bulup sıraya dizerek anlatmak çok zor oluyor. Dünyanın bir yerinde -hem de bana çok uzak bir yerinde- bile olsa, onun yaşadığını bilmek mutluluk veriyor. Ancak pek tabii, hüzünle karışık bir mutluluk bu. Sadece Yüzyıllık Yalnızlık'ı baz alarak onu anlatmak ne kadar doğru bilmiyorum, ama boğazıma yumruk gibi oturan her şeyin sebebi sadece kitaptaki detaylar değil. Kitabı yazarken çektiği zorluklar, kendi deyimi ile yazmak ile ölmek arasındaki tercihi, kitabın tek kopyasını postalayacak parasının olmayışı, karbon kağıdı alamayacak durumda olduğu için kitabın tek kopyasının oluşu, evdeki eşyaları rehine ederken daktilosunu es geçmesi ve "yemek yiyebilmemiz için ona ihtiyacımız vardı" deyişi Yüzyıllık Yalnızlık'ın ne kadar anlamlı olduğunun sadece birkaç örneği.
Kimsenin ölümü için kendini hazırlayamaz insan, bu dünyanın öbür ucunda, hiç görmediğiniz ve görmeyeceğiniz biri olsa bile. Tüm bu anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı, o çok uzaktaki insanın, bir daha yazamayacak kadar hasta olması bana çok dokunuyor, üstelik Demans hastalığını büyükbabamdan bilirken, buna üzülmemek çok güç. İşte o zaman, yine Yüzyıllık Yalnızlık geliyor aklıma, tıpkı Macondolular gibi unutkanlık hastalığına yakalanan Gabo'ya kitabındaki gibi açıklayıcı bir not vermek istiyorum.
Senin adın Gabriel Garcia Marquez.
Ve sen muhteşem öykülerin, romanların yazarısın.
18 Şubat 2013 Pazartesi
Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita
Şu sıralar okumam ve heyecanla anlatmam gereken başka bir Ece Temelkuran kitabı olması gerekirdi, farkındayım. Zira ben de çoğu Ece Temelkuran sever gibi Düğümlere Üfleyen Kadınlar'ı okumak için sabırsızlanıyorum. Ama ondan önce, bahsetmek istediğim başka bir kitap var.
Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita'yı ne zaman aldığımı tam olarak hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle Muz Sesleri ve Ağrı'nın Derinliği'ni okuyup çok keyif aldığım bir dönemde almış olmalıyım. Muz Sesleri güzel bir roman, ancak Ağrı'nın Derinliği benim için daha özel bir yerde. Ermeni meselesi hakkında okumaya sıfırdan başlayacaksanız, biraz da karşı tarafın gözünden bakabilirim, alınmam diyebiliyorsanız, mutlaka okunması gereken bir kitap. Kitap boyunca Ece Temelkuran'la Ermenistan'a, oradan Fransa'ya ve son olarak Amerika'ya gidiyorsunuz, oralarda yaşayan Ermenileri anlamak için. Sözün kısası, ben Ece Temelkuran ile gezmeyi çok sevmiştim.
Daha sonra, Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita benimle geldi, itiraf etmeliyim ki birkaç sayfa okudum ve bıraktım. Dediğim gibi, o dönemde etkilenip almışım, ama neyden etkilendiğimi tam olarak bilmiyorum. O aralar Venezuela ile ilgilendiğimi sanmıyorum. Ancak şuna her zaman inanırım, her kitabın bir zamanı vardır. O anda okumuyorsam, ama yine de almışsam benim için bir anlamı mutlaka vardır, ve mutlaka bir gün o anlamı bulacağımdır. Bu yüzden de, kitaplığımda okunmayı bekleyen kitaplarım hep olmuştur.
Kendimi romanlara vurduğum şu sıralarda, bu sefer nasıl olduysa elim Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita'ya gitti, ve bu sefer Ağrı'nın Derinliği'ne benzer bir tat alarak okudum. Kitabın arka kapağında da dediği gibi, bu kitap bir gezi kitabı değil, turistik bir Venezuela güzellemesi hiç değil. Pek bilmediğimiz, pek de ilgilenmediğimiz bir coğrafyada, Venezuela'daki devrime şahit oluyorsunuz. "Başka bir dünya mümkün" diyen insanların var olma savaşlarına şahit oluyorsunuz. Venezuela'yı gezen Ece Temelkuran devrimin selamını getiriyor bize. Nasıl ki iletilmeyen selamın ağırlığı kalır insanın üzerinde, Ece Temelkuran'da böyle bir ağırlık olmasını istemem, çünkü ben selamını aldım. Satır altı çizmek gibi bir adetim olmamasına rağmen, pek çok yerin altını çizmek istedim, çok etkilendiğim kısımlar oldu. Hangisini anlatsam burada yavan kalacak biliyorum, o yüzden okunmasında yarar var diyorum. Türkiye'den dünyayı sadece Avrupa, Abd ve Orta Doğu ekseninde görenler için ilginç bir deneyim olacağına inanıyorum. Başka bir dünya mümkün müdür, neo liberal egemen dünyada sosyalizm galip çıkar mı bilmiyorum, ama kitapta bir yerde Ece Temelkuran'ın dediği gibi, sorularımız değişiyorsa, değişim mümkündür.
Sorularınızı değiştirmeye, ve Latin Amerika'nın gözleriyle dünyaya bakmaya hazırsanız, okuyun derim. Çünkü kitap sadece Venezuela'nın değil, tüm Latin Amerika'nın hikayesi aslında.
28 Ocak 2013 Pazartesi
***sokakkedisi'nden Kısa Kısa
Hala burada son yazı olarak yeni yıl yazısının durması ayıp, biliyorum. Bunun için geçerli bir mazeretim yok, şu sıralar her zamankinden çok vaktim var aslında. Ama bu vaktimi yeni yeni şeylerle değerlendiriyorum, başka bir deyişle, biriktiriyorum. O yüzden, şu an buradayım, neler yaptığımı anlatmak için. Bir haber turu şeklinde, sokakkedisi'nden kısa kısa bildiriyorum.
Finallerim ve derslerim yeni yıl itibariyle bitti, özellikle son zamanlarda oldukça sıkılmıştım. İlk işim kitaplara sarılmak oldu. Uzun zamandan beri bu kadar hızlı okuduğumu hatırlamıyorum, tabi bunda Vikitap'ın etkisi büyük. Etrafımda okuyanları gördükçe, daha çok okuyasım geliyor. Aslında Vikitap'la ilgili bir yazı yazmak vardı aklımda, ama görüyorum ki hızla yayılıyor, ve çok kolay bir sistem olmasından dolayı herkesin çözebileceğini düşündüğümden, bunu yapmaktan vazgeçtim. Sitede en sevdiğim şeylerden biri tanıdığım bloggerların neler okuduğunu görmek, okuduklarımı onlarla karşılaştırmak, ve yeni kitaplar keşfetmek. Bir de, "Bir bölüm daha okuyayım bakalım ne kadarı bitmiş olacak kitabın" demekten büyük keyif alıyorum, bu da bitsin, o da bitsin, onu da okumak istiyorum derken, okumak istediklerim listesinden baya bir kitap sildim, bu yüzden çok mutluyum.
Vikitap kullanıcı adım sokakkedisi, takipleşelim dostlar.
Okul bitsin, deli gibi dizi izleyeyim diyordum, ona da sonunda başladım. Gossip Girl'ün boşluğunu bir şekilde doldurmam gerekti, ben de uyarlaması başlamadan önce Revenge'e başlayayım dedim. Entrika nerde ben orda oldum resmen, ama canınız yeni bir dizi istiyorsa, ve henüz gözünüz İntikam'a ilişmediyse -günde 3 kere veren Kanal D varken bunu başarmak güç tabi- Revenge güzel bir alternatif olabilir. Aralara ufak tefek sit-com'lar serpiştirsem de, şimdilik Revenge benim için kalıcı, umarım aynı heyecanla devam eder.

Daha da güzeli, spora başladım! Dizim için yaptığım egzersizleri, ve sadece koşudan ibaret olan spor saatlerimi saymazsak, hiç spor yapmadığım söylenebilir. Bir de üstüne, spora elverişsiz bünyem eklenince, hiçbir zaman spor salonu insanı olamadım. Ama B-fit normal spor salonlarından biraz farklı. Kadınlar için özel bir spor olan B-fit, Türkiye'de 200'ü aşkın zincire sahip. Kendi spor aletleri ve özel egzersizleriyle yarım saat süren seanslardan oluşuyor. Yarım saat başta çok az bir süre olarak görünebilir, ancak spordan uzun süre uzak kalmışsanız, ve bünyeniz spora açsa, yetiyor da artıyor bile! Denemek için ücretsiz bir seansa katılabilir ve ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Zira beni fena yordu, bir o kadar da mutlu etti. Spor sonrası rahatlamanın hissi hiçbir şeyde yok, zayıflamak gibi bir derdim de olmadığı için, forma girmeyi sabırsızlıkla bekliyorum :) Eğer spor salonlarından sıkıldıysanız, yeniliğe ihtiyacınız varsa, ve pratik bir şeyler arıyorsanız, etrafınıza bir bakın, yakınlarda bir B-fit salonu olabilir!
Ve gelelim son favori uygulamama. Shazam'dan haberdar olup da bugüne kadar bana söylemeyen herkese teessüf ediyorum. Bilenler için tekrar, bilmeyenler için yenilik olacak ama söylüyorum; Shazam, adını bilmediğiniz şarkının birkaç saniyesini dinletip adını, söyleyenini, senesini vs. öğrenebileceğiniz, harika bir uygulama. Şu aralar izlediğim filmlerde, dizilerde, ve radyolarda duyduğum şarkıları Shazam'a dinletmekle meşgulüm, eğer Shazam kullanmıyorsanız, mutlaka deneyin derim.
Benden şimdilik bu kadar! Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.
Finallerim ve derslerim yeni yıl itibariyle bitti, özellikle son zamanlarda oldukça sıkılmıştım. İlk işim kitaplara sarılmak oldu. Uzun zamandan beri bu kadar hızlı okuduğumu hatırlamıyorum, tabi bunda Vikitap'ın etkisi büyük. Etrafımda okuyanları gördükçe, daha çok okuyasım geliyor. Aslında Vikitap'la ilgili bir yazı yazmak vardı aklımda, ama görüyorum ki hızla yayılıyor, ve çok kolay bir sistem olmasından dolayı herkesin çözebileceğini düşündüğümden, bunu yapmaktan vazgeçtim. Sitede en sevdiğim şeylerden biri tanıdığım bloggerların neler okuduğunu görmek, okuduklarımı onlarla karşılaştırmak, ve yeni kitaplar keşfetmek. Bir de, "Bir bölüm daha okuyayım bakalım ne kadarı bitmiş olacak kitabın" demekten büyük keyif alıyorum, bu da bitsin, o da bitsin, onu da okumak istiyorum derken, okumak istediklerim listesinden baya bir kitap sildim, bu yüzden çok mutluyum.
Vikitap kullanıcı adım sokakkedisi, takipleşelim dostlar.
Okul bitsin, deli gibi dizi izleyeyim diyordum, ona da sonunda başladım. Gossip Girl'ün boşluğunu bir şekilde doldurmam gerekti, ben de uyarlaması başlamadan önce Revenge'e başlayayım dedim. Entrika nerde ben orda oldum resmen, ama canınız yeni bir dizi istiyorsa, ve henüz gözünüz İntikam'a ilişmediyse -günde 3 kere veren Kanal D varken bunu başarmak güç tabi- Revenge güzel bir alternatif olabilir. Aralara ufak tefek sit-com'lar serpiştirsem de, şimdilik Revenge benim için kalıcı, umarım aynı heyecanla devam eder.

Daha da güzeli, spora başladım! Dizim için yaptığım egzersizleri, ve sadece koşudan ibaret olan spor saatlerimi saymazsak, hiç spor yapmadığım söylenebilir. Bir de üstüne, spora elverişsiz bünyem eklenince, hiçbir zaman spor salonu insanı olamadım. Ama B-fit normal spor salonlarından biraz farklı. Kadınlar için özel bir spor olan B-fit, Türkiye'de 200'ü aşkın zincire sahip. Kendi spor aletleri ve özel egzersizleriyle yarım saat süren seanslardan oluşuyor. Yarım saat başta çok az bir süre olarak görünebilir, ancak spordan uzun süre uzak kalmışsanız, ve bünyeniz spora açsa, yetiyor da artıyor bile! Denemek için ücretsiz bir seansa katılabilir ve ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Zira beni fena yordu, bir o kadar da mutlu etti. Spor sonrası rahatlamanın hissi hiçbir şeyde yok, zayıflamak gibi bir derdim de olmadığı için, forma girmeyi sabırsızlıkla bekliyorum :) Eğer spor salonlarından sıkıldıysanız, yeniliğe ihtiyacınız varsa, ve pratik bir şeyler arıyorsanız, etrafınıza bir bakın, yakınlarda bir B-fit salonu olabilir!
Ve gelelim son favori uygulamama. Shazam'dan haberdar olup da bugüne kadar bana söylemeyen herkese teessüf ediyorum. Bilenler için tekrar, bilmeyenler için yenilik olacak ama söylüyorum; Shazam, adını bilmediğiniz şarkının birkaç saniyesini dinletip adını, söyleyenini, senesini vs. öğrenebileceğiniz, harika bir uygulama. Şu aralar izlediğim filmlerde, dizilerde, ve radyolarda duyduğum şarkıları Shazam'a dinletmekle meşgulüm, eğer Shazam kullanmıyorsanız, mutlaka deneyin derim.
Benden şimdilik bu kadar! Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.
3 Ocak 2013 Perşembe
Benim İçin Yeni Yıl...
Biraz geç olsa da, herkese iyi seneler!
Yeni yıl yazısı yazmak pek adetim olmamakla birlikte, bu sene gördüm ki yeni yıl öncesinde ve sonrasında yeni yıl ve yeni yıl dilekleri hakkında epey yazılıp çizilmiş. Her ne kadar değişimleri sevmesem de, yeni yıl hepimiz için bir nevi taze kan demek. Ve tabi ki ritüeller. Hediyelerden, çam ağaçlarından ve kutlamalardan bahsetmiyorum.
Hemen her sene yeni yıla girmeden yaptığım, ve giderek uzayan minik bir yenilikler listem var. Onları gerçekleştiremezsem, yeni yıla giremeyecekmişim gibi geliyor. Bütün bir yıl süregelen, daima benimle olan alışkanlıklarımı, eşyalarımı yenilemem gerekiyor. İşte size birkaçı;
Ajanda: Kesinlikle ve kesinlikle ajanda olmadan yaşayamıyorum. Müthiş meşgul bir insan oluşumdan, toplantıdan toplantıya koşuşumdan değil elbette. Hafızam ajandasız yaşamama izin vermiyor. Ajandalar konusunda bugüne kadar farklı modeller denemiş olsam da, üst üste ikinci senemde Moleskine alınca anladım ki, farkında olmadan ben de bir Moleskine addict olmuşum. Geçen seneki klasik siyah ajandamdan sonra, bu yıl kırmızı modeli ile pek mutluyuz.
Giller Masa Takvimi: Daha önce de bahsettiğim Giller'in kedili takvimlerinden almayı bu sene de ihmal etmedim. 2013 itibariyle eve gelir gelmez hemen masa takvimlerimin devir teslimini yaptım, Aralık 2012 kedisi yerini Ocak 2013 kedisine bıraktı. Giller sadece masa takvimi ve sadece kedili takvimler/ajandalar yapmıyor, pek çok seçeneği var, tavsiye ederim :)
Lamy Safari: Dolmakalemlerle olan mutlu beraberliğimde, yeni yıla dair beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de Lamy'nin sınırlı sayıda, o yıla özel ürettiği kalemler. Yeni yılın ilk günlerinde elimize geçme imkanı olmasa da, "Acaba bu senenin rengi ne olacak?" bekleyişi çok güzel. Ben bu sene mor bekliyorum, bakalım :)
Milli Piyango Bileti: Yılbaşı çekilişi olmadan, yeni yıl olmaz! Şans oyunlarıyla çok işim olmasa da, her sene mutlaka yılbaşı çekilişi için milli piyango bileti alırım. O biletin numaralarına umut bağlamak, "İkramiye bana çıkarsa şunu şunu yapıcam" diye bol keseden sallamak, 1 Ocak sabahı hiç olmazsa amorti çıkmış diye sevinmek yeni yılın adetindendir, pek çoğumuz için.
Yeni Yıl Kartları: Postcrossing hayatıma girdiğinden beri -iyi ki girmiş- en sevdiğim şeylerden biri de dünyanın pek çok köşesine, tanıdık tanımadık herkese iyi yıl dilekleri yollamak. Özel seçilen yeni yıl kartları, kırmızı&yeşil kalemler, stickerlar ve yeni yıl dilekleriyle son iki senedir yeni yıla giriş benim için çok daha eğlenceli. Size gelen kartları almak da cabası. Kısacası, Postcrossing'de de yeni yıl çok keyifli, çok eğlenceli.
Ve tabi ki yeni yıl, yeni umutlar, yeni beklentiler demek. Herkese istediklerini gerçekleştirebileceği, güzel bir yeni yıl diliyorum :)
Yeni yıl yazısı yazmak pek adetim olmamakla birlikte, bu sene gördüm ki yeni yıl öncesinde ve sonrasında yeni yıl ve yeni yıl dilekleri hakkında epey yazılıp çizilmiş. Her ne kadar değişimleri sevmesem de, yeni yıl hepimiz için bir nevi taze kan demek. Ve tabi ki ritüeller. Hediyelerden, çam ağaçlarından ve kutlamalardan bahsetmiyorum.
Hemen her sene yeni yıla girmeden yaptığım, ve giderek uzayan minik bir yenilikler listem var. Onları gerçekleştiremezsem, yeni yıla giremeyecekmişim gibi geliyor. Bütün bir yıl süregelen, daima benimle olan alışkanlıklarımı, eşyalarımı yenilemem gerekiyor. İşte size birkaçı;
Ajanda: Kesinlikle ve kesinlikle ajanda olmadan yaşayamıyorum. Müthiş meşgul bir insan oluşumdan, toplantıdan toplantıya koşuşumdan değil elbette. Hafızam ajandasız yaşamama izin vermiyor. Ajandalar konusunda bugüne kadar farklı modeller denemiş olsam da, üst üste ikinci senemde Moleskine alınca anladım ki, farkında olmadan ben de bir Moleskine addict olmuşum. Geçen seneki klasik siyah ajandamdan sonra, bu yıl kırmızı modeli ile pek mutluyuz.
kaynak: http://www.moleskine.com/en/
Giller Masa Takvimi: Daha önce de bahsettiğim Giller'in kedili takvimlerinden almayı bu sene de ihmal etmedim. 2013 itibariyle eve gelir gelmez hemen masa takvimlerimin devir teslimini yaptım, Aralık 2012 kedisi yerini Ocak 2013 kedisine bıraktı. Giller sadece masa takvimi ve sadece kedili takvimler/ajandalar yapmıyor, pek çok seçeneği var, tavsiye ederim :)
Lamy Safari: Dolmakalemlerle olan mutlu beraberliğimde, yeni yıla dair beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de Lamy'nin sınırlı sayıda, o yıla özel ürettiği kalemler. Yeni yılın ilk günlerinde elimize geçme imkanı olmasa da, "Acaba bu senenin rengi ne olacak?" bekleyişi çok güzel. Ben bu sene mor bekliyorum, bakalım :)
Milli Piyango Bileti: Yılbaşı çekilişi olmadan, yeni yıl olmaz! Şans oyunlarıyla çok işim olmasa da, her sene mutlaka yılbaşı çekilişi için milli piyango bileti alırım. O biletin numaralarına umut bağlamak, "İkramiye bana çıkarsa şunu şunu yapıcam" diye bol keseden sallamak, 1 Ocak sabahı hiç olmazsa amorti çıkmış diye sevinmek yeni yılın adetindendir, pek çoğumuz için.
Yeni Yıl Kartları: Postcrossing hayatıma girdiğinden beri -iyi ki girmiş- en sevdiğim şeylerden biri de dünyanın pek çok köşesine, tanıdık tanımadık herkese iyi yıl dilekleri yollamak. Özel seçilen yeni yıl kartları, kırmızı&yeşil kalemler, stickerlar ve yeni yıl dilekleriyle son iki senedir yeni yıla giriş benim için çok daha eğlenceli. Size gelen kartları almak da cabası. Kısacası, Postcrossing'de de yeni yıl çok keyifli, çok eğlenceli.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










