Pages

24 Nisan 2013 Çarşamba

İtalya Notlarım

Evet bu aralar leyleği havada gördüm, hem deyim anlamıyla, hem de gerçek anlamıyla. Gerçekten leyleği havada görmek çok gezmeye işaret midir bilmiyorum ama, bu aralar sıkça gezi yorumlarıyla karşınızda olabilirim, demedi demeyin :)

Yıllar sonra çekirdek aile olarak resmi tatil ve haftasonunu birleştirerek bir yurtdışına çıkalım dedik, gitmişken sıcak bir akdeniz ülkesi olsun dedik, güzel yemekler yiyelim dedik, bi de uzun bi vize çıksın ki yazın da gezelim dedik ve sonuç olarak kendimizi Roma'da bulduk. Dört gün Roma gibi bir şehre tabi ki yetmezdi, bir gününü de Napoli'de geçirince, kalan üç günü elimizden geldiğince dolu dolu geçirmeye çalıştık. Uzun bir gezi yazısı yazmak yerine kısa notlar çıkarmayı tercih ettim, buradaki kişi ve kurumlar tamamen gerçektir, ancak fikirler kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir.

- Öncelikle belirtmeliyim ki, Roma muhteşem bir şehir. Tam tabirle, yapmışlar olmuş. Hiçbir yapı sıradan değil, her şey muazzam ve birbiriyle uyumlu. Bugüne kadar korunmuş ve korunmaya devam ediyor olması da ayrı bir artısı.
- Roma meydanlar ve çeşmeler şehri. O kadar çok meydan, o kadar çok çeşme vardı ve hepsi de o kadar güzeldi ki, hayran olmamak elde değil.
- İtalya yemyeşil bir ülke. En çok sevdiğim yönlerinden biri oldu diyebilirim. Şehir içi şehir dışı her yer yeşil, o eski yapılarla bile o kadar uyum sağlamış ki ağaçlar, insanı rahatlatan bir güzelliği var.
- Özellikle Roma'da kalacaksanız otelin konumu çok önemli. Otel lüks olsun, konforlu olsun diye beş yıldızlı otellere rezervasyon yaptırıp şehirden uzak kalmayın. Tabi ki bu benim şahsi fikrim. Ama ortalama bir otelde, Roma terminalinin dibinde kalarak biz metroyu da kullandık, yürüme mesafesinde bir sürü yere gittik, taksiye de fazla bir ücret ödemedik.
- Metro demişken, hırsızlığa karşı dikkatli olmakta fayda var. Sadece bizim turda bile iki kişinin cüzdanı çalındı. Ama bu gözünüzü korkutmasın, metrobüse binen insanlarız sonuçta, Roma metrosu koymuyor :)
- Kolezyum, Trevi Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri gibi yerlerin yanı sıra, Pantheon tapınağı da çok beğendiğim yerlerden biriydi, tura dahil olmasa da rehberin tavsiyesiyle gidip gördük, iyi ki de görmüşüz.
- Pantheon tapınağının yakınındaki restoranlardan birinde Sebzeli Risotto'ya aşık oldum, zaten pirinçle büyük aşk yaşıyoruz, Risotto tuz biber ekti.
- Vatikan ayrı bir dünya. Dünyanın en küçük ülkesi deyip geçmeyin, ben orada da kayboldum. Ayrıntılar bir sonraki maddede.
- Salih hocadan o kadar duymuşken, Sistine Chapel'i görmeden dönemezdim. Yağmurlu bir günde tek başıma orada dolaşmak, Michelangelo'nun eserlerini ise çıplak gözle görmek mükemmeldi. Fotoğrafla anlaşılamayacak bir güzellik, ben ki Ortaçağ, Rönesans gibi kavramlara yakın ilgili olmayan biri olarak çok etkilendim, heyecandan titredim diyebilirim. İyi ki görmek için diretmişim, iyi ki sıra beklememek için ekstra ücretli biletlerden almışım dedim. Ancak Vatikan Müzesi ve Sistine Chapel o kadar büyük ki, çıkışı bulmam bir hayli uzun sürdü, yani Vatikan deyip geçmeyin, kaybolabiliyorsunuz.
- Her ne kadar İtalyanlarla kahvaltı konusunda uyuşmasak da, öğlen ve akşam yemeklerini zevkle yedik. Bir Margarita pizzadan bile muazzam zevk alabiliyor insan. Makarnaya pizzaya doyduk ve gariptir, hiç sıkılmadım.
- Sanıyorum İtalyanlar evde yemek yapmıyorlar, o kadar çok restoran var ve yemekler o kadar ucuz ki, gerek duymuyor olabilirler. (Ucuz derken, birim fiyatını kastediyorum, gidince Türk lirasına göre hesaplayıp bana kızmayın :)
- Aynı zamanda İtalyanlar kelimenin tam anlamıyla bol kepçe porsiyonlar yapıyorlar. Yine kahvaltı hariç hiçbir öğünden aç kalkmadım, aç kalkmayı bırakın, yerimden kalkamadım :)
- Tortellini'yi o kadar sevmeme rağmen yemek kısmet olmadı. Onun yerine bir sürü şey denedim, ve yediğim hiçbir şey dokunmadı, zeytinyağına alışıksanız sizde de durumun farklı olacağını sanmıyorum.
- Kahvekolikler için pek aydınlatıcı bilgiler veremeyeceğim, neredeyse hiç kahve içmedim diyebilirim. Şu sıralar kahve bana sınav zamanlarını, sunum raporlarını ve tez yazımlarını hatırlatıyor. İçimdeki Turco çıktı, bol bol çay aşerdim.
- Yemek yerken şarap için, ev yapımı şaraplara asla hayır demeyin.
- Roma dondurması elbette muhteşem, orada da bol kepçeler, iki top dondurma bizim dört top dondurmamıza eşittir herhalde.
- İtalyanca'dan bıktım. İngilizce konuşup İtalyanca cevapları anlamaya çalışmak bir süre sonra gerçekten sinirlerimi bozdu, Roma böyleyse diğer şehirlerde İngilizce bilen yoktur diye düşünüyorum, bilenler aydınlatabilir.
- Bir süre sonra pes ettim, grazie, si, buongiorno falan demeye başladım, turist sevimliliğiyle bir iki kelime konuşunca hoşlarına gidiyor.
- Napoli de çok güzel bir şehir, evleri değil ama sahil şeridi bana biraz İzmir'i hatırlattı. Ve Napoli gerçekten pizzanın anavatanı, orada yediğiniz pizzayla Roma'daki pizza arasında fark var.
- Napoli'ye gitmişken Pompei antik kentini görmeden gelmeyin, sizi çok şaşırtan detaylar bulacaksınız. Söylemiyorum sürpriz olsun :)

Benim İtalya notlarım bu kadar, sıcağı sıcağına yazdım ki unuttuğum, atladığım bir nokta olmasın. Bir sonraki gezi yazısını en kısa zamanda yazmak dileğiyle, ciao!

14 Nisan 2013 Pazar

Ortaya Karışık: Alaçatı, Ot Festivali, Orhan Veli...

Haftasonu Çeşme'deydik. Biten kışın coşkusu, hava değişimi, sırf yol gidecek olmak falan derken, gidilen yerin pek de önemi olmadı aslında. Çeşme'ye kadar gelmişken, Alaçatı'ya girmemek olmaz dedik, ve Pazar kalabalığı, Ot festivali dinlemedik, Alaçatı'da aldık soluğu.

Önceki gece alkollü halimle bulanık görüşümü (!) saymazsak, Alaçatı'yı ilk kez gördüm diyebilirim. Yalnız gecesiyle gündüzü arasında dağlar kadar fark var, nispeten geç bir saatte gittiğimiz için makul bir insan topluluğuyla beraber yazdan kalma bir gecede Alaçatı mükemmeldi. Gündüz ise olaylar tam tersine döndü, sıcakta ve ayık kafayla kalabalık hiç çekilmiyor dostlar. Alaçatı'nın kendisine katiyen bir lafım yok, kelimenin tam anlamıyla Alaçatı'nın kendisi çok iyi fakat çevresi kötü. Festivalin de verdiği yetkiye dayanarak duyan gelmiş. Bizimki tamamen tesadüftü, gelmişken Ot Festivali'ni de görelim istedik. Ben bir ultra yemek seçiciyim ve önyargıda dünya markasıyım, ama konu sebzeler ve otlar olunca nedense bunları bir kenara bırakıyorum. Tok karnımla bile şartları zorlayarak standlardaki yemeklerden gözüme kestirdiklerimi tattım. Benim için baharın cemrelerinden olan enginara da doyunca, artık etkinlik benim için önemini yitirdi ve kendimi kalabalıktan olabildiğince uzağa attım.*

Baktım bizimkiler alışverişe doymuyor, ben gruptan koptum ve kendimi tenha sokaklara vurdum. İnsanların azalıp kedilerin çoğaldığını görünce anladım ki, doğru yoldan gidiyorum. Derken gözüme bir levha ilişti, Keyfekeder Kitap vs. diye. Kitapçıları zaten severim, bir de o levha çölde vaha gibi bir anda karşıma çıkınca, gösterdiği yöne gitmeden edemedim. İlerledikçe aynı levhadan iki tane daha gördüm ve sonunda kitapçıya ulaştım. Keyfekeder Kitap vs. çok keyifli bir yer, kahvenizi içebileceğiniz, hobi kitaplarını karıştırabileceğiniz, sessiz ve çok huzurlu bir kitap-kafe. Şu sıralar pek kitap alma havamda olmadığından -okuma hızımdan daha yüksek bir satın alma hızım var maalesef- amaçsızca dolanıyordum ki, karşıma o çıktı.

Bilenler bilir, ne zaman bir kitapçıda Orhan Veli görsem, Bütün Şiirleri'ni açar ve rastgele bir şiir seçerim kendime. Ve o şiirin bana o gün almam gereken mesajı verdiğini düşünürüm. Bu sefer elimde tuttuğum Bütün Şiirleri değildi, Yapı Kredi Yayınları'nın basmış olduğu Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti - Kendi Sesinden Şiirler idi, ki böyle bir şeyin varlığından haberdar değildim, bunu utanarak söylüyorum. Kız kardeşi Füruzan Yolyapan'ın yıllarca sakladığı ve klasik bantlardan da eski bir teknikle kaydettiği, Orhan Veli'nin sevdiği 22 şiirinin cd'si de kitaptaydı. Orhan Veli'yi çok seven, ve şiirlerini Müşfik Kenter'den duymaya alışık olan ben, şiirleri Orhan Veli'nin kendi sesinden dinleyecek olma fikriyle inanılmaz heyecanlandım. Merakla kitabı açtım hangi şiirler var diye, yine rastgele ve yine ortadan, kim geldi dersiniz? Benim dünyalar tatlısı Kuyruklu Şiir'im! Tabii ki bunu bir mesaj olarak algıladım, ve kitabı kaptığım gibi kasaya yöneldim. Keyfekeder Kitap vs. bana bir de kedili Alaçatı ayracı hediye etti, ona da ayrıca mutlu olduğumu söylemeliyim.

Eve gelir gelmez ilk işim cd'yi çalıştırmak oldu. Orhan Veli'nin favorim olan birkaç şiirini kendisinin de seçip kaydetmesine çok mutlu oldum; kayıtları saklayan, yayınlayan, yayınında emeği geçen herkese teşekkür ettim. Tren Sesi, Yolculuk, İstanbul Türküsü, Denizi Özliyenler İçin ve Dalgacı Mahmut gibi şiirlerin yanı sıra, şairin Karagöz oynattığı bir kaydı da var. Orhan Veli bir kere daha yüzümü güldürdü, ve bu muhteşem eser de artık koleksiyonumun önemli bir parçası olarak yerini alacak.



* Tabi ki burada okuyucu, yazan kişinin espri yaptığını biliyor, yoksa festivalin önemsiz olması gibi bir durum söz konusu değil

27 Mart 2013 Çarşamba

Sahilde Kafka



Bundan aylar önce, Sergül'ün bir yazısında detaylı olarak okumuştum Haruki Murakami'yi. O aralar 1Q84 yeni çıkmıştı, ben değil Murakami, tek bir Japon yazar bile okumamıştım ve iyi bir okuyucu sayılmama rağmen tuğla ebatındaki 1Q84'ü almaya cesaret edememiştim. Ancak Sergül Murakami'den ve kitaplarından o kadar güzel bahsetmişti ki, onun verdiği bilgiler ışığında bir Murakami kitabı okumayı zihnime not etmiştim.

Bir Murakami kitabı dedim ama, aslında o günden beri aklımda Sahilde Kafka vardı. Sergül de bahsetmiş, çeviri benim için de çok önemli. Japonca'dan direk Türkçe'ye çeviri yapan Hüseyin Can Erkin varken, bu kitaplardan birine şans tanımamak olmazdı. Kitapların da hep doğru zamanının olduğuna inananlardanım, bu yüzden de Sahilde Kafka ile defalarca karşılaştıysam da satın almadım. Neden sonra, geçen hafta Sahilde Kafka alışveriş sepetimde yerini aldı, ve ben okumaya başladım.

Bazı kitaplar vardır, okurken yazarını kıskanırsınız. O kitabı siz yazmış olmayı dilersiniz. Sahilde Kafka benim için böyle bir kitap olmadı kuşkusuz. Bana çok uzak olan kavramları da vardı, bu noktada kabul etmeliyim ki Murakami gerçekten çok yönlü ve çok bilgili bir insan, bu bildiklerini de kitaba çok güzel serpiştirmiş. Sahilde Kafka'yı bundan 2-3 sene önce okusaydım bitirebilir miydim, bitirsem de beğenir miydim bilmiyorum. Çünkü artık çoğu insanın aksine, sonuç odaklı okumuyorum. Olay örgüsü veya karakterler de etkiliyor beni. Sahilde Kafka'yı yazmış olmayı dilemezdim evet, ama Nakata gibi naif bir karakteri yazmak isterdim. Hem dizilerde ve filmlerde, hem de kitaplarda genelde yan karakterleri daha çok sevmişimdir, Nakata'ya yan karakter demek ne kadar doğru bilemiyorum ama, olayı kendi ağzından dinlediğimiz Kafka Tamura'dan çok daha fazla sevdim onu. Bir kitapta bir karakteri seviyorsanız, o kitap kendisini okutuyor mutlaka. Sahilde Kafka'da da öyle oldu.

Kitapta beklentilerimi karşılayan bir diğer nokta ise, çevirisi oldu. Murakami'yi kendi dilinden okumak çok büyük bir ihtimalle benim için mümkün olmayacak, ancak çevirisine de bakınca, çok akıcı olduğunu tahmin etmek güç olmuyor. Metaforlarla, sembollerle dolu bir kitabı bu kadar akıcı yazmak Murakami'nin, bu kadar güzel çevirmek de Hüseyin Can Erkin'in başarısı bence. Konunun -elbette bana göre- tıkandığı yerlerde bile kitap o kadar akıcıydı ki, bu sayede üstesinden gelebildim. Daha önce de söylediğim gibi, tek bir Japon yazar okumuşluğum bile yoktu, ancak kabul etmek gerekir ki Japonlarla kafamız gerçekten farklı çalışıyor, ve iyi bir Japon yazarı okumak benim için güzel bir deneyim oldu. Yakın zamanda bir Murakami kitabı daha okur muyum bilmiyorum, genel olarak farklı yazarları okumaya çalışıyorum. Bu da farklı yazarlar hakkında fikir edinmemi sağlıyor. Benim için şimdilik 1Q84 ve diğerlerinin zamanı var, ama artık Murakami dendiğinde beyan edecek fikirlerim de var, bu da hiç fena sayılmaz hani.

Sonunu tahmin edemeyeceğiniz bir hikaye istiyorsanız, Sahilde Kafka'yı öneririm.

24 Mart 2013 Pazar

Acının Evreleri

21.03.201* 19.45

Bugün acı eşiğime yeni bir soluk getirdiğime, yeni bir ivme kazandırdığıma inanıyorum. Siz siz olun, "Ne kadar acıyabilir ki?" demeyin.

21.03.201* 18.00

Seans öncesi doktor, gerekli bilgileri veriyor. Hiç ses çıkarmadan başımı sallıyorum. Sessizliğim ve umarsızlığım, doktoru dinlemediğimden değil. Yapılacak işlemi biliyorum, pek endişeli olduğum da söylenemez. Hem, ne kadar acıyabilir ki? Doktorun anlattıkları bitince, beraber işlem odasına geçiyoruz.

21.03.201* 18:15

İşlem odası, bembeyaz bir oda. Florosanla aydınlatılmış, beyaz duvarlı, temiz ve tabi ki tıbbi ilaçların olduğu her yer gibi hastane kokuyor. Ayağımdaki galoşlarla kaymamaya dikkat ederek, muayene yatağına uzanıyorum. Doktor şırıngaya ilaçları enjekte ediyor. "Şimdi bir deneme yapalım. Ne kadar acıyıp acımadığını gör. İstediğin yerde durabilirim" diyor. İğnenin ucunu kafa derimde hissediyorum. İçindeki ilacın iğneden çıkıp kendini vücuduma saldığını da. Biraz yakıyor, ama sorun olmaz diye düşünüyorum. Çocukken de iğneden korkmazdım hiç. Doktor iğneyi başka bir yere batırıyor, aynı işlemi tekrarlıyor. Bu sefer biraz daha acıyor. Kanamış olacak, doktorun asistanı bir pamukla koşuyor bana doğru. Doktor aynı işlemi defalarca tekrarlıyor. Her seferinde acı, biraz daha dayanılmaz oluyor. Gözlerimden yaşların sızmasına engel olamıyorum. Doktordan durmasını istiyorum.

11 Mart 2013 Pazartesi

Konuk Sanatçı: Özlem Tekin

Ne zaman canım sıkılsa, neşelenmek istesem, dinleyecek bir şey bulamasam 90'lara sığınıyorum. Bunu yapan pek çok insan olduğunu da biliyorum. 90'ların neşesini, o dönemde çocuk olduğumdan mıdır, başka bir yerde bulamıyorum. Bir de nostaljiye meyilli olunca, ansızın kendimi bir şarkıyı mırıldanırken buluyorum, ve YouTube'a koşuyorum. Evet YouTube kısmı pek nostaljik değil, gönül isterdi video kasetlerden izleyelim, ama teknoloji bizden hızlı büyüyor, ve biz de bir yere kadar direniyoruz ona.

YouTube dışında pek çok mecradan eskileri dinleyebilirim elbette, ama en az şarkılar kadar 90'ların kliplerini de seviyorum ben. Bilmiyorum sizde de böyle bir klip sevgisi var mı, çünkü ben çocukken de çok sıkı bir klip izleyicisiydim. Artık o zamanlar nasıl dikkatle izlediysem, hala tüm ayrıntılarıyla klipleri hatırlıyorum, bu yüzden de yıllar sonra izlemek çok daha zevkli oluyor.

Bugün de kendimi Özlem Tekin'in Bahar şarkısını söylerken buldum, nereden ve nasıl aklıma geldiğini inanın ben de bilmiyorum. Zamanında müzik kanallarında sıkça dönmesine rağmen çok da patlamış, hit olmuş bir şarkı sayılmazdı, diğer Özlem Tekin şarkılarına nazaran. Ama ben Bahar'ı hep çok gizemli, ve hep tüyler ürpertici bulmuşumdur. Bugün klibi tekrar izlediğimde, hala aynı hissettiğimi fark ettim, bazı şeyler hiç değişmiyor :) Geçmişten günümüze Özlem Tekin pek çok albüm çıkarıp pek çok tarz değiştirdi, kimisini sevdim, kimisini sevmedim. Ama kesin olan bir şey var ki o hep farklı olanı, yeniyi denemek istedi. Bu yüzden çok istikrar sağlamasa da, çok farklı tiplerde hayran kitlesi oldu. Ben Özlem Tekin'in ilk zamanlarını sevenlerdenim. Bahar ile başlayınca, durmak mümkün olmadı ve Özlem Tekin'in zaman tünelinde gezerken buldum kendimi. Kim ne derse desin, Özlem Tekin o zaman da çok fazlaydı, şimdi de öyle.

Madem nostalji köşesi yaptım bugün, konuk sanatçımız Özlem Tekin klipleri ile bitiriyorum yazıyı. Son zamanlarına pek değinmeden, ilk tanıdığım ve sevdiğim haliyle.


Özlem Tekin - Bahar



Özlem Tekin - Yar Bana Varmadı



Özlem Tekin - Aşk Her Şeyi Affeder Mi



Özlem Tekin - Laubali


7 Mart 2013 Perşembe

Gabo İçin Birkaç Kırık Dökük Kelime



Hep söylemişimdir, Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ının tadını hiçbir kitap, hatta Gabo'nun diğer kitapları bile veremez diye. Sırf bu Yüzyıllık Yalnızlık sevgim yüzünden, Macondo en çok görmek istediğim yerlerden biri olmuştur, onun "büyülü gerçekçilik"in bir parçası olduğunu bilmeme rağmen. Söz konusu Gabo olduğunda, kelimelerle bu kadar güzel oynayan bir adamı, doğru kelimeleri bulup sıraya dizerek anlatmak çok zor oluyor. Dünyanın bir yerinde -hem de bana çok uzak bir yerinde- bile olsa, onun yaşadığını bilmek mutluluk veriyor. Ancak pek tabii, hüzünle karışık bir mutluluk bu. Sadece Yüzyıllık Yalnızlık'ı baz alarak onu anlatmak ne kadar doğru bilmiyorum, ama boğazıma yumruk gibi oturan her şeyin sebebi sadece kitaptaki detaylar değil. Kitabı yazarken çektiği zorluklar, kendi deyimi ile yazmak ile ölmek arasındaki tercihi, kitabın tek kopyasını postalayacak parasının olmayışı, karbon kağıdı alamayacak durumda olduğu için kitabın tek kopyasının oluşu, evdeki eşyaları rehine ederken daktilosunu es geçmesi ve "yemek yiyebilmemiz için ona ihtiyacımız vardı" deyişi Yüzyıllık Yalnızlık'ın ne kadar anlamlı olduğunun sadece birkaç örneği.

Kimsenin ölümü için kendini hazırlayamaz insan, bu dünyanın öbür ucunda, hiç görmediğiniz ve görmeyeceğiniz biri olsa bile. Tüm bu anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı, o çok uzaktaki insanın, bir daha yazamayacak kadar hasta olması bana çok dokunuyor, üstelik Demans hastalığını büyükbabamdan bilirken, buna üzülmemek çok güç. İşte o zaman, yine Yüzyıllık Yalnızlık geliyor aklıma, tıpkı Macondolular gibi unutkanlık hastalığına yakalanan Gabo'ya kitabındaki gibi açıklayıcı bir not vermek istiyorum.

Senin adın Gabriel Garcia Marquez.
Ve sen muhteşem öykülerin, romanların yazarısın.



18 Şubat 2013 Pazartesi

Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita



Şu sıralar okumam ve heyecanla anlatmam gereken başka bir Ece Temelkuran kitabı olması gerekirdi, farkındayım. Zira ben de çoğu Ece Temelkuran sever gibi Düğümlere Üfleyen Kadınlar'ı okumak için sabırsızlanıyorum. Ama ondan önce, bahsetmek istediğim başka bir kitap var.

Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita'yı ne zaman aldığımı tam olarak hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle Muz Sesleri ve Ağrı'nın Derinliği'ni okuyup çok keyif aldığım bir dönemde almış olmalıyım. Muz Sesleri güzel bir roman, ancak Ağrı'nın Derinliği benim için daha özel bir yerde. Ermeni meselesi hakkında okumaya sıfırdan başlayacaksanız, biraz da karşı tarafın gözünden bakabilirim, alınmam diyebiliyorsanız, mutlaka okunması gereken bir kitap. Kitap boyunca Ece Temelkuran'la Ermenistan'a, oradan Fransa'ya ve son olarak Amerika'ya gidiyorsunuz, oralarda yaşayan Ermenileri anlamak için. Sözün kısası, ben Ece Temelkuran ile gezmeyi çok sevmiştim.

Daha sonra, Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita benimle geldi, itiraf etmeliyim ki birkaç sayfa okudum ve bıraktım. Dediğim gibi, o dönemde etkilenip almışım, ama neyden etkilendiğimi tam olarak bilmiyorum. O aralar Venezuela ile ilgilendiğimi sanmıyorum. Ancak şuna her zaman inanırım, her kitabın bir zamanı vardır. O anda okumuyorsam, ama yine de almışsam benim için bir anlamı mutlaka vardır, ve mutlaka bir gün o anlamı bulacağımdır. Bu yüzden de, kitaplığımda okunmayı bekleyen kitaplarım hep olmuştur.

Kendimi romanlara vurduğum şu sıralarda, bu sefer nasıl olduysa elim Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita'ya gitti, ve bu sefer Ağrı'nın Derinliği'ne benzer bir tat alarak okudum. Kitabın arka kapağında da dediği gibi, bu kitap bir gezi kitabı değil, turistik bir Venezuela güzellemesi hiç değil. Pek bilmediğimiz, pek de ilgilenmediğimiz bir coğrafyada, Venezuela'daki devrime şahit oluyorsunuz. "Başka bir dünya mümkün" diyen insanların var olma savaşlarına şahit oluyorsunuz. Venezuela'yı gezen Ece Temelkuran devrimin selamını getiriyor bize. Nasıl ki iletilmeyen selamın ağırlığı kalır insanın üzerinde, Ece Temelkuran'da böyle bir ağırlık olmasını istemem, çünkü ben selamını aldım. Satır altı çizmek gibi bir adetim olmamasına rağmen, pek çok yerin altını çizmek istedim, çok etkilendiğim kısımlar oldu. Hangisini anlatsam burada yavan kalacak biliyorum, o yüzden okunmasında yarar var diyorum. Türkiye'den dünyayı sadece Avrupa, Abd ve Orta Doğu ekseninde görenler için ilginç bir deneyim olacağına inanıyorum. Başka bir dünya mümkün müdür, neo liberal egemen dünyada sosyalizm galip çıkar mı bilmiyorum, ama kitapta bir yerde Ece Temelkuran'ın dediği gibi, sorularımız değişiyorsa, değişim mümkündür.

Sorularınızı değiştirmeye, ve Latin Amerika'nın gözleriyle dünyaya bakmaya hazırsanız, okuyun derim. Çünkü kitap sadece Venezuela'nın değil, tüm Latin Amerika'nın hikayesi aslında.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...