Pages

1 Mart 2017 Çarşamba

5.Gün



Ben iki günlük fire versem de, beşinci gün yazısı için buradayım. Bu da demek oluyor ki Challange'ın yarısına geliyorum.

Bugün çocukluğumdan altı anıyı yazmam gerekiyor. Bir çırpıda altı çocukluk hikayesi iddialı bir sayı. Kafamda hiçbir şey yok, ama deneyeceğim.

***

1. İlkokuldayım. Birinci sınıfın ilk zamanları. İki arkadaşımla minicik okulun arka bahçesine giriyoruz. Neden bilmiyorum, buraya 1.sınıfların girmesi yasak. Üç tane 4.sınıftan kızla karşılaşıyoruz. Bir tanesi "Buraya 1.sınıflar giremez küçük Deniz" diyor. Gözlerim kararıyor, kızın uzun saçlarına yapışıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum.

2. Annemin çalıştığı bankaya müfettiş gelmiş. Orada olmasından hiç hoşlanmıyorum. Yavaşça yaklaşıyorum, "Sen kimsin?" diyorum. "Ben müfettişim" diyor, "Annene not vereceğim". Cevabı hoşuma gitmiyor. "Bana bak" diyorum, " Benim babam avukat. Anneme iyi not ver, yoksa seni hapse attırırım."

3. Altınoluk'tayım. Serapla bahçede oynuyoruz. Hiç sevmediğimiz üst komşu geliyor, zaman zaman çıktığımız terasa çıkmamamız için bizi uyarıyor. "Tepemizde çok gürültü yapıyorsunuz" diyor. Terasa çıkıyoruz. Öncekinden beter gürültü yapıyoruz.

4. Belki net bir olay değil ama, çocukluğum deyince aklıma gelen sahnelerden biri. Kuzenlerim Can abim ve Cem abimle Bursa'daki evin altını üstüne getiriyoruz. En çok eğlendiğim anlardan.

5. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Yine Altınoluk'ta, annem bisiklete binmeyi öğretiyor. Can abimden kalan sarı bisikletimi süslüyorum. Tam bisiklete binmeyi öğreniyorum, bahçe kapısının önünde fena düşüyorum. Düşüp de bir yerimi kırma korkusu ağır basıyor. Bir daha bisiklete binmiyorum.

6. 9 yaşındayım. Barış Manço Balıkesir'e gelmiş. Otel Basri'de kalıyor, biz de o gece otelde olan bir yemek için oradayız. Alicemle lobide oynuyoruz. Büyük salona koşuyorum, tam köşeyi dönüyorum, Barış Manço ile burun buruna geliyorum.

***

Yazdıklarım yaramaz bir çocuk olduğum izlenimi verebilir, nedense yazarken içinde hep bi ekşın olan şeyleri seçmişim. Her çocuk kadar yaramazdım belki. Ama onun dışında sıkça kendi iç dünyasına kapanan ve böyle anlarda sakin bir çocuktum. 

26 Şubat 2017 Pazar

4.Gün


4. Güne gelmişken... 7 hayal sorulmuş. Hayalleri, hedefleri açık etmeyi pek sevmem aslında, biraz batıl inançlıyım bu konuda. Ama ufak tefek şeyleri paylaşmakta sıkıntı yok, öyle değil mi? :)

İlk hayalim, daha barışçıl bir coğrafyada yaşamak. Yani, barışın olduğu bir yere göçmek değil, yaşadığım yere barışın gelmesi. İnsanların bir hiç uğruna ölmemesi, bunun için savaşmaması. Birbirimize şüpheyle bakmamak istiyorum sonra, bu insandan bana zarar gelir mi, şimdi burada bir bomba patlar mı dememek istiyorum. Bir kadın olarak korkmamak istiyorum, güven içinde sokağa çıkmak, özgür olmak... 

İkinci olarak, adalet istiyorum. İlahi adalet var mı bilmiyorum, bu konudan eskisi kadar emin değilim. Bu düşüncemde yanılmak istiyorum. Herkes ektiğini biçse, kafi :) 

Önümü görmek istiyorum. Bu belirsizlikte, bu kaosta gelecekte neler olacağını kestiremiyorum. Gelecekten daha emin, daha umutlu olmak istiyorum. Bu da üçüncü hayalim.

Daha çok yazmak istiyorum. Yazdıklarım yayınlansın istiyorum. Kim istemez ki?

Yola çıkmak istiyorum. Hayalimdeki yolculuğa çıkmak istiyorum.

Huzur bir hayal midir bilmiyorum. Ama en çok o iç huzuru istiyorum. 

Son olarak, daha iyi bir dünya hayal ediyorum. Önyargısız. İnsanların birbirine tahammül edebildiği, karşısındakini anlamaya çalıştığı, onu bir uyruk olarak değil de bir insan olarak gördüğü bir dünya istiyorum. Hayal olarak kalır mı?

***

Sosyal mesaj vermeli mi oldu? Bilmiyorum, hayallerim de kişiselden genele evrilmiş durumda. Düşünmedim, tasarlamadım, içimden geçenleri yazdım. Belki biraz özele girmemeye çalıştım, ama yalan söylemedim :)

25 Şubat 2017 Cumartesi

3. Gün


3.günde, değer verdiğim sekiz insan sorulmuş. Cevaplaması zor, sekiz kişi nasıl seçilir bilmiyorum. Annem babam ilk sırada elbette. Geriye 6 kişi kalıyor, onlar da "Sana ihtiyacım var" dediğimde yanımda olanlar, leb demeden leblebiyi anlayanlar, hiç görüşemesek de bir araya geldiğimizde dün berabermişiz gibi devam edenler, alınmayanlar kırılmayanlar, yıllara meydan okuyanlar. İsim vermeye çok da gerek görmüyorum, onlar kendilerini biliyorlar. Hele bir de kardeşiniz yoksa, daha çok bağlanıyorsunuz, sizi evcilleştirmelerine izin veriyorsunuz.

Evcilleştirenlerime selam olsun.

24 Şubat 2017 Cuma

2.Gün


Listemiz burada dursun, ben ikinci soruya geçiyorum: Gitmek istediğim 9 yer.


Öncelikle söylemek isterim ki, durumum tam olarak budur :) Ama "İlla ki dokuz yer söyleyeceksin" diyor Challenge, ben de yazıyorum:

Çocukken babamla çokça atlas karıştırırdık. Şehir bulmaca en sevdiğim oyunlardan biriydi. Türkiye'deki şehirlerin çoğunu o zaman öğrendim diyebilirim. Sonra dünya haritalarına dalar giderdim. Orada bir yer vardı ki, şimdi düşününce, en az o günler kadar gizemli buluyorum. Buzul ada Grönland... Neden bilmiyorum, ulaşması zor olanın çekiciliği mi acaba. Hem de bu kadar yaz çocuğuyken.

İkincisi yine zor ulaşılan, yine bir ada. Yine nedenini bilmiyorum, Madagaskar. Malta'da dil okulunda öğrenciyken tanıştığım Madagaskarlı Eric olabilir belki nedeni. Anadili gibi Fransızca konuştuğunu duyduğumda şaşırmıştım, bir Fransız kolonisi olduğunu bilmeden. Sonra araştırınca, bütün dünyadan farklı doğasıyla beni meraklandıran yerlerin başında geldi Madagaskar.

Kuzey Kore, yine elbette gizeminden dolayı. Bu kadar kapalı olmak nasıldır, bir gün sistem değişip dünyayla tam anlamıyla etkileşime girdiklerinde nasıl bir travma oluşur insanlarda, çok merak ediyorum.

Güney Afrika Cumhuriyeti, evet hala :) Sonra Tanzanya, Freddie Mercury'nin doğum yeri. Güney Amerika, belki Şili, sırf şeklinden. Yine arşivi karıştıracağınız üzere, uğruna dirseğimi sakatlayıp gidemediğim Sicilya. 

Hiç mi Türkiye yok? Elbette var. Şehir ayırt etmeksizin Karadeniz. Zonguldak'tan ötesini görememiş olmam çok üzücü. Bir de Kars, tabi ki doğu ekspresi ile.

***

2012'de yaptığım challenge'de de buna benzer bir soru vardı. Linki burada :) İçlerinde gittiklerim ve hala gitmediklerim var, onlar da listede yerini koruyor.


23 Şubat 2017 Perşembe

8.Yılın Şerefine... #1

İnanılır gibi değil, loş yurt odamda ilk yazımı girdiğim günden bu yana 8 yıl geçmiş. Benimle beraber bu blog da büyüdü, bu blogla yazmayı öğrendim. Bazen kendi kendime konuşur gibi yazdım, bazen kendimce bildiklerimi aktardım. Yazı yazarak para kazanabileceğimi bile gördüm. Astronomik rakamlar değildi elbette, ama mütevazı blogumla bile para kazanabileceğimi öğrendim. Yine blogum sayesinde bir projeye kabul aldım, "blog yazarı" ünvanı ile hiç tahmin etmeyeceğim bir ülkeye gittim, unutamayacağım günler yaşadım, arkadaşlıklar edindim. 

Şimdilerde bloglar biraz atıl kalsa da, ben de günümüz trendlerine uyup eskisi gibi yazmasam da blogumu uzaktan uzağa hep takip ettim. Neler okunmuş, kim ne yorum yazmış, kaç tık almış... Eskisi gibi yazmasam da iyi bir blog okuyucusu olmaya devam ettim. Birileri yazdıkça buralar hep var olacak çünkü. 

Ben de sekizinci yıl şerefine 10 günlük mini bir challenge başlatıyorum. Epeydir aklımda vardı, blogumun doğum ayı olan Şubat ayına kısmetmiş. Yıllar önce daha kapsamlısını yapmıştım, şimdiyse üzerimdeki pası atmak istiyorum. Biraz hareketlensin buralar.




1. Gün: Kendinizi 10 sıfatla tanımlayın

Başta hayvansever, bilhassa kedisever, kitap kurdu (bu çok kullandığım bir sözcük değil aslında, ama madem sıfatlardan gidiyoruz, pek çok kullanmadığım sözcüğü kullanacağım burada), gezgin, eski rocker (kim kaldı!), yazar/blogger, üşengeç, aylak, dik kafalı ve detaycı.

***

Blogların şerefine, hepsinin nice yılları olsun.

27 Ocak 2017 Cuma

Kürk Mantolu Madonna Üzerine

Kürk Mantolu Madonna, hakkındaki tüm tartışmalar bir yana, başrolü olduğu paylaşımlar yüzünden belki de pek çoğumuza "Eeehh, yetti artık" dedirten bir kitap oldu. Kitabın sosyal medyadaki bu medyatik yüzü rahatsız edici elbette, ama gerçek olan şu ki, hala en çok satanlarda olmayı ve bu kadar sevilmeyi hak ediyor.

Ben kendi adıma, sadece Kürk Mantolu Madonna'yı değil, Sabahattin Ali'yi, özellikle onun öykülerini çok seven biri olarak kitabı başka bir (hatta iki) açıdan anlatmak istiyorum.

Kürk Mantolu Madonna'yı okumak, hiç kuşkusuz zevk aldığım bir süreçti. Damakta bıraktığı Sabahattin Ali okumanın tadı bambaşka. Ne yazarsa yazsın, yazarın dilinin beni sarmaladığını hissetmişimdir. Ama klasik okumanın ötesine gitmek istedim ve Seslenen Kitap uygulamasıyla Mert Fırat'ın sesinden dinledim. Yaklaşık 6 saat süren kitabı Mert Fırat çok güzel seslendirmiş. Otobüs yolculuğunda müzik dinlemek yerine kitap dinlemek değişiklik oldu, keyifliydi diyebilirim. Kürk Mantolu Madonna ilk sesli kitaplarımdan biriydi. Sesli kitap ayrı bir yazının konusu, ama ilk kez deneyeceklere daha önce okudukları bir kitapla başlamalarını öneririm. Ben de aynı düşünceyle Kürk Mantolu Madonna'yı satın aldım, sevdiğim kitabı bir de dinlemeyi tecrübe ettim.

Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi ise Kürk Mantolu Madonna'yı İngilizce okumam oldu. Bir kitabı anadilinden okumak elbette en güzeli. Ama ben kitabı Alman bir arkadaşıma hediye etmek istedim, Penguin Classics'ten çıkan çevirisini görünce almadan edemedim. Kitabı hediye etmeden önce hem meraktan hem de okuyacak arkadaşım için açıklayıcı notlar almak için ben de okudum. Sevdiğim bir kitabı İngilizce okumak benim için de farklı bir deneyim olacaktı üstelik.

Başta kitabın çevirmenlerine baktım, iki çevirmenden birinin Türk olmasını bekledim açıkçası. Kafamda kitabı okurken Sabahattin Ali'nin dilini hissedememek, Raif efendinin naifliğinin kitaba geçirilmemesi gibi soru işaretleri vardı. Bir neden de, Türkçe'nin hakim olması zor bir dil olmasıydı. Bu yüzden, bir çevirmenlerden birinin ana dilinin Türkçe olmasını bekledim. Ama araştırdığımda, iki çevirmenin de Türk edebiyatının en köklü eserlerini çevirdiklerini gördüm. Yine çevirmenlerden birinin çocuk yaşta Türkiye'ye geldiğini ve burada büyüdüğünü okudum. Çocuk yaşta dilimizi öğrenmiş olmasına güvenerek ön yargılarımı bir kenara attım ve kitaba başladım.

Madonna in a Fur Coat benim için de başlı başına bir deneyimdi. En başta kendime didaktik davranarak bilmediğim kelimelerin karşılığına bakmaya zorladım kendimi, bu sefer okumadan tat alamadım. Birkaç sayfa sonra bunu bıraktım, üniversitede makale okurken kullandığım yönteme geri döndüm: bir metni anlıyorsanız, her kelimesini sözlükte aratmak zorunda değilsiniz. Eğer kelimeyi hiçbir anlama yoramıyorsanız veya metinde sık geçen bir kelimeyse sözlüğe bakabilirsiniz. Kelimelerin karşılıklarına bakmayı bırakmak beni rahatlattı ve okumamı hızlandırdı, elbette daha önce kitabın Türkçe'sini okumamın da bunda etkisi vardı, bazı yerleri yorumlamak daha kolay oldu benim için. Çevirinin kalitesine gelince; İngilizce olsa bile Sabahattin Ali okuduğumu hissettim, bu benim için yeterliydi.

Kitapta gözlemlediğim tek eksik, benim arkadaşım için tuttuğum notların içerikleriydi. Bunlardan bazıları dipnot olarak belirtilebilirdi. Örneğin kitapta Raif Efendi'ye neden bey değil de efendi dendiği anlatıcının da bahsettiği bir şeydi. Ben bu bey ve efendi sıfatlarını açıklamak zorunda kaldım. Kitabın içinde kullanılan bazı Türkçe kelimelere (lira, kuruş, rakı) açıklama getirilebilirdi veya Ramazan, teravih gibi kavramlar yine bir dip notta anlatılabilirdi. Bu çevirmen hatası değil editörün atladığı bir kısım olabilir diye düşünüyorum.

Özet olarak, Instagram'da kahve ile paylaşmalı okumalardan farklı deneyimler yaşadım, Kürk Mantolu Madonna'yı hem dinleyerek, hem başka bir dilde okuyarak. Arkadaşımın düşüncelerini ise ayrıca merak ediyorum. Bakalım benim memleketimden, onun yaşadığı şehre uzanan bu hikayeyi nasıl bulacak.

***

Kitabı okumayanlar için not: Popüler olmasına karşılık ön yargıları hak etmeyen bir kitap. Herkes hayatında  bir kere Sabahattin Ali okumanın tadına varmalı diye düşünüyorum. Madonna'yı yanlış anlayan ekran yüzlerine ise itibar etmeyiniz.

26 Aralık 2016 Pazartesi

2016 - Okuduklarım

2016 benim kitap hedefi koymadığım bir seneydi. 2013 ve 2014'te hedefler koymuş, iki sene de hedefime ulaştıktan sonra 2015'te farklı bir yöntem denemiştim. Kitaplık Kedisi'nin senelik challenge'ına katılarak kendi listemi oluşturmuş, maalesef başarılı olamamıştım. Sanırım kitap konusunda iç sesimi dinlemek daha iyi geliyor. Bir listeye itaat etmektense, o anki ruh durumum, hangi kitabın beni çağırdığı gibi şeylere dikkat ediyorum. 2015'teki husumetin ardından 2016'da kendimi serbest bırakmaya karar vermiş, mümkün olduğunca elimdeki kitapları okuyarak seneyi geçirmeyi düşünmüştüm. Hal böyle olunca, sayısız, listesiz, dağınık bir sene oldu. 2016'nın sonuna geldiğimiz şu günlerde kayıt tutmak adına bu yazıyı yazıyorum, ortaya neler çıkacak ben de yazarken göreceğim. İyi ki Vikitap var, yoksa hiçbir şekilde takip edemeyecektim okuduklarımı.

Hazırsak başlıyorum.

1. Aziyade - Pierre Loti
2. Ölü Ozanlar Derneği - N. H. Kleinbaum
3. Hikayeler - O. Henry
4. Çünkü Seni Seviyorum - Guillaume Musso
5. Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey - Marc Levy
6. Mutlu Bir An - Emre Güneş
7. Gizemli Yolculuk - Esra Odman İyier
8. Boşluk - Esra Odman İyier
9. Kırmızı Pelerinli Kent - Aslı Erdoğan
10. Köşkteki Esrar - Agatha Christie
11. Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan
12. Afrikalı Leo - Amin Maalouf
13. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit
14. Sputnik Sevgilim - Haruki Murakami
15. Ölüm Diken Üstünde - Agatha Christie
16. Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri - Mehmet Genç
17. Müptezeller - Emrah Serbes
18. Otuzbeş'i Beklerken - Nihat Sırdar
19. Mağara - Jose Saramago
20. Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç
21. Kızlarıma Mektuplar - Emre Kongar
22. Hoşgör Köftecisi - Orhan Veli
23. Bülbülü Öldürmek - Harper Lee

Kitaplar Ocak ayından günümüze okunma sırasına göre sıralandı. Bilançoya gelirsek, 9 yabancı 11 Türk yazar okumuşum. Bu konuda genelde denge oluşturmaya çalışıyorum, yabancı bir yazar okuduysam arkasından Türk yazar okumaya çalışıyorum. 16 roman, 5 öykü, 1 deneme ve 1 çocuk romanı bu seneki kitaplarımı oluşturuyor. Aynı yazarları okumaktansa yenileri denemeyi severim ancak iki yazar için istisna yapmışım, bunlar Agatha Christie ve Esra Odman İyier. Agatha Christie okuduğum bir yazar değildi, hatta iyi bir polisiye okuyucusu bile sayılmam ama keyif aldığımı söyleyebilirim. Özellikle ağır okumaların ardından Agatha Christie molaları bana iyi geldi, devam etmeyi düşünüyorum. Esra Odman İyier'in bir öykü kitabı ve bir çocuk romanı var listemde. Kendisi tarafımdan torpilli olduğu için ne yazsa okurum :) Yine bizzat kendisi çocuk romanı okumanın hayal gücüne katkılarını hep tekrar eder, bu yüzden onun ilk çocuk romanını okumamak olmazdı.

Yeni kitap almamaya çalışmıştım ama listeme baktığımda bu kararıma pek sadık kalmadığımı görüyorum. Vikitap istatistiklerime göre kütüphanemde okunmayı bekleyen 17 kitap var. 2017'ye hedef koymayı düşünüyorum, sanırım hedef koymayı özledim. Kaç kitap hedefi koyacağım henüz bilmiyorum. Ama hedefim doğrultusunda bu 17 kitaptan en az 10 tanesini okumak var. Kitap almayacağım diyemiyorum, yeni yıl yeni kitaplar getirecek, orası kesin.

Yeni yıla girmemize 5 gün varken, bir kitap daha okurum muhakkak, ne okuyacağıma karar veremedim ama. Bülbülü Öldürmek'i yeni bitirdim, önce onun etkisinden kurtulmam gerekiyor sanırım :)

Bol kitaplı bir sene olsun hepimize!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...