Pages

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Kamuoyuna Duyurulur..

Sevgili Gönül Dostları,

Farkındayım burayı çok ihmal ettim. Hem de "evet, suçluyum yazmadım buraya :((" diye bir giriş yapacak kadar. Ama sor bi' neden öyle oldu, bi sor yani. 2011 başladığı günden beri peşimi bırakmayan belirsizlik, kafa karışıklığı, kendime gelme ve bu kızı yeniden büyütme çabalarım, mezuniyet ve beraberindeki anlamsız korkularım (hiçbiri gerçek olmadı, o ayrı) ve son olarak yaz mevsiminin gelmesiyle zaten beş karış havada olan aklımı iyice yitirişimle geçti günler. Şimdi bakıyorum da iki aydır boşlamışım yazmayı. Ama sadece yazmayı boşladım, yazamasam da kafamda hep tilkiler dolaştı, yeni fikirlerim oldu, ve bir klasik olarak buraya kim girdi, kim neyi okudu hep takip ettim. Diyorum ya, yaz geldiğinde aklımı yitiriyorum ben, bahar yerine yazları sarhoş oluyorum. Bu yüzden de durumun farkındayım ve bir açıklama yapmak istedim. "Ya tutamazsam?" diye söz vermekten kaçar oldum, o yüzden "Bomba gibi geleceğim, zıpkın gibi fişşekk gibi geliyorum, bekleyin wuuhuuu" demiyorum ama, bugüne kadar hiçbir ayı boş geçmediğim de göz önünde bulundurulursa, tüm samimiyetimle "Elbette yazacağım" diyebilirim size. Günlük tutmayı seneler önce bıraktığım için ne yaptığımın detaylarını yazmayacağım, ama bir değişim sürecindeyim ve elimden geldiğince buna yoğunlaşmaya çalışıyorum, bundandır zaman zaman iki kelimeyi bir araya getiremeyişim. Okuduğunuz her yazı, yaptığınız her yorum bu kızı mutlu edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur..

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Yaz Günlüğü

Sevgili Günlük,

Aslına bakarsan bugün de diğerlerinden farklı olmadı. Aynı saatte kalkıp, aynı şeyleri yedik. Aynı şeyleri izledik, aynı şeylere güldük. Yine de, her gün en az diğeri kadar güzel, diğeri kadar miskindi. Özet geç lan (!) dersen günlük, o da kabulüm, işte sana klasik bir yaz gününün saati saatine yazıya dökümü;

12.00 : Kalkış

12.00 - 12.30 : Kahvaltı için 20 metre ötedeki simit fırınına kim gidecek diye pazarlık yapma

13.00 : (sonunda) Kahvaltı

13.00 - 16.00 : Serbest zaman. Bu arada Türk kahvesi içilir, akabinde fal kapatılır, fonda Powerturk tv'nin açık olmasına özen gösterilir, gazetenin bulmaca ekleri paylaşılır, sıkılınca batağa dönülür, o da olmadı dizi izlenir.

16.00 - 18.30 : Denize girmek üzere Melisa cafe'ye doğru yola çıkılır. Bira&patates&batak 'tan zaman kaldığında denize girilir.

18.30 - 19.00 : Duş.

19.00 - 20.00 : Yaşasın yemek yemek!

20.00 - 20.30 : Bulaşık :(((

20.30 - 21.00 : Şanındandır, dışarı çıkmak için hazırlanma seansı.

21.00 - 21.30 : Dışarı çıkmadan önce iki tek atılır, zaman geçmiyorsa batak başlar.

22.00 - 02.00 : Dışarıda serbest zaman. Kuvvetle muhtemel sahilde, sözleşmeden buluşulan arkadaşlarla birlikte, bira, şargoz, midye dolma ve Uğur büfe tostu eşliğinde. Tabi ki Uğur büfe sponsorluğunda.

02.00 - 05.00 : Evde vakit geçirmece. Arzuya göre cilalama için bira, duruma göre internet, can sıkıntısına göre dizi, evdeki kişi sayısına göre batak.

05.00 - VE uyku.

***

Rutin bir günümü açık yüreklilikle anlatıp afişe olduğuma göre, artık gidebilirim günlük. Beni ararsan, balkondayım.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Haziran Eki: Çizgilerle Nazım Hikmet

Yakın zamanda bir kitap geçti elime, Çizgilerle Nazım Hikmet isimli. Kitabı yazan Müjdat Gezen, çizgileriyle can verense Savaş Dinçel olunca, bi' de aylardan Haziran olunca, okuyup paylaşmadan edemedim. Aynı zamanda Nazım Hikmet ile birlikte, kitabın da kendi hikayesi var çünkü.

1977'de başladığı çizimlerini yedi ayda tamamlıyor Savaş Dinçel, kitabın önsözünde bahsettiği gibi fotoğrafları kesip biçerek, el işi ödevi yapar gibi. Tam beş sene sonra da, sıkı yönetimin etkisiyle, Müjdat Gezen ile birlikte kendisine 21 yıl isteniyor. Kitaplar toplatılıyor, hamur yapılıyor. Fakat hoş bir tesadüfle 3 Haziran 1983'te yani Nazım'ın ölümünün 20.yıldönümünde dava düşüyor. Aradan 12 sene sonra kitap tekrar yayınlanmak isteniyor, orjinalleri Savaş Dinçel'den alınıyor ve tekrar çoğaltılıyor. 2007 senesinde tekrar basılmak istendiğinde ise renklendiriliyor ve kitap şimdiki halini alıyor.

Kitabın çizimlerle birlikte çıkış fikri ise Müjdat Gezen'den gelmiş. Sıkı bir çizgi roman okuyucusu olan Gezen, "Madem ben kitap yazıyorum, neden okumayı sevmeyenler de bu sayede yazdıklarımı okumasın?" diyor. Sonra düşünüyor, "Kimi yazmalı, kimi resmetmeli ki herkes okusun? Kimden bahsetmeli ki, tanımayanlar da tanısın, sevsin.." Haliyle aklına Nazım Hikmet geliyor. Böylece çizgilerine güvendiği yakın dostu Savaş Dinçel'e açıyor konuyu, "Resimler misin?" diyor, ve Savaş Dinçel de kabul ediyor.

Kitabın içeriğinden fazla bahsetmeyeceğim, zira pek çoğumuz konuya aşinayız. İçinde Nazım Hikmet'e dair pek çok şey var; Mayakovski'den Vera'ya, Vâlâ Nureddin'den Münevver hanıma, hapishane yıllarına, Moskova'da kaldığı döneme kadar her şeyi bulabilirsiniz. Nazım'ı tanıyan, tanımayan, okuyan, okumayan ya da sadece Savaş Dinçel'in çizgileriyle, Müjdat Gezen'in anlatımıyla görmek isteyen herkes için keyifli bir okuma olacağı inancındayım. Bir de, dedim ya, aylardan Haziransa, Nazım'dan bahsetmemek güç.



not: Fotoğraf kitabın mahkemesinden bir kare.
bir diğer not: Kitabın tüm geliri Nazım Hikmet Vakfı'na bağışlanıyor.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Rüyamız Hayrolsun

Evet sevgili gönül dostları, baktım rüya yorumları bu aralar çok revaçta, ama ben bi yorum yapmaktan bile acizim, o yüzden daha bugün taze taze görmüş olduğum rüyamı size anlatıp çekiliyorum, belki içinizde fikir yürütecek olanlar vardır. Bir yandan da, mükemmel hafızama güvenemediğim için bu rüyayı bile bile unutmayı gönlüm elvermiyor. Bu bahane ile söz uçar yazı kalır mantığıyla rüyamı unutmamak üzere buraya not düşmüş olacağım  :)

Efendim, rüyamda bir havaalanındayım -hayırdır inşallah?- ama bu bildiğimiz havaalanı değil, yani kocaman bir pist değil, yeşillikler içinde bir havaalanı, ufacık bir yer. Çayırda çimende kalkış yapıyoruz yani. O nasıl oluyor demeyin, rüya bu işte, oluyor. Ben uçağa biniyorum, koridor tarafındayım ama solumdaki iki koltuk da boş. Bunlar gereksiz ayrıntılar belki, ama dedim ya not düşeceğim, çünkü bu kadar detaylı bir rüya uzun zamandır görmemiştim. Neyse, uçakla gideceğim yer belli, Bosna Hersek'e gidiyorum. Neden gittiğimi bilmiyorum, bir sırt çantası dışında eşyam yok, yalnızım, kalacak yer de ayarlamamışım. Bu bağlamda belki de rüyanın tek gerçekçi yeri burası, son zamanlarda canım delicesine amaçsız yolculuk çekiyor.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Odalar

İnsanlar kadar, eşyaların, evlerin, odaların ve tabi ki şehirlerin de karakteristik yapıları olduğunu düşünmüşümdür hep. Belki de onlara yüklediğimiz anlamlardan dolayı böyle bir kanıya sahip oldum. Şehirler belki, bu hipotezimi doğrulayan en güçlü seçeneklerden biri. Ama ya eşyalar, odalar?

Sekiz yaşımdan beri kaldığım, İstanbul'a gitmemle belirli aralıklarla terk ettiğim odam, ilk girdiğimde küçük, sevimli bir çatı katı odasından başka bir şey hissettirmemişti bana. Belki de çocuk olduğumdan, onunla beraber büyüyeceğimizi de bilmiyordum. Çoğumuz da bilmeyiz zaten, o odaların içindeki eşyalarla birlikte bizimle nefes aldığını. Küçük ipuçlarıyla ele verirler karakterlerini, bazen pencere pervazındaki bir tutam toz bile çok şey anlatabilir, tabi ki bizim onu anladığımız kadarıyla.

19 Mayıs 2011 Perşembe

BearyDay - Kendi Hediyeni Yarat

Sürprizleri sevmeyen yoktur herhalde :) Ben kendi adıma, hediye vermeyi çok seviyorum. Sevdiğim birini mutlu etmek, ona ufak da olsa bir şey armağan edip hatırlandığını hissettirmek önemli. Bu ufak kısmı önemli, çünkü ben garip bir şekilde, biri bana hediye aldığında çok utanıyorum, karşımdakini bir külfete sokmuş gibi hissediyorum kendimi. En basit örneğiyle, bir doğum günü hediyesini ele alalım. Sanki o gün arkadaşlarımla buluşsam, onları hediye almaya mecbur ediyormuşum gibi geliyor, aslında öyle olmasa bile. Gereksiz bir kuruntu benimki. Ama hediye almak, daha doğrusu hediye hazırlamaktan çok keyif alıyorum. Güzel, yaratıcı ve hatta orijinal bir hediye, zorunluluktan, baştan savma alınanlardan çok daha kalıcı olsa gerek, öyle değil mi?

Eğer siz de, birbirinin aynısı hediyeler almaktan sıkıldıysanız, hediye bulmakta zorlanıyorsanız, veya değişiklik istiyorsanız bir önerim var :) Birbirinden şirin peluş ayıcıkları, tavşanları veya fareleri istediğiniz gibi giydirip istediğiniz mesajı yazdırıp tabi ki günün anlam ve önemine göre hazırlayıp hediye edebilirsiniz. Bu bir doğum günü hediyesi, geçmiş olsun mesajı, hatta yeni doğmuş bebek ve lohusa annesi için bir tebrik bile olabilir. Hepsi sizin seçiminize ve yaratıcılığınıza kalmış. Seçmekte zorlanırsanız hazır ürünler de mevcut, örneğin geçmiş olsun hediyeniz boz ayıcık önlüğü, askısı, biyot ve yara bandıyla birlikte satın alınmaya hazır. Gittigidiyor.com 'dan rahatlıkla ulaşabileceğiniz bu sevimli ayıcıklara, facebook sayfasından da göz atabilirsiniz. Üstelik Kendi Hediyeni Yarat şablonu ile pek çok seçenek karşınızda.

Değişik hediyelerden hoşlanıyorsanız linklere bir göz atın derim, çünkü çook sevimliler! :)



http://dukkanlar.gittigidiyor.com/BearyDay/
http://www.facebook.com/pages/BearyDay/203077939723965

1 Mayıs 2011 Pazar

Mayıs



Bu aralar hep videolardan gidiyorum ama, bu şarkı en sevdiğim aylardan biri olan Mayıs'a cuk oturuyor. Biraz coşkulu, biraz umutlu, tıpkı ismiyle aynı olan Mayıs ayı gibi. Belki de o yüzden seviyorum Mayıs'ı, hem biraz bahar, hem de biraz yaz olduğu için. Ve asla kış olmadığı için. Önümde uzanan upuzun sıcak mevsimlerin başlangıcı olduğu için seviyorum Mayıs'ı, ve mis gibi koktuğu için; en güzel meyveleri bize sunduğu, hem baharın hem de yazın müjdesini bir arada verdiği için.

not: Şarkının orijinal bir videosu olmadığı için bunu paylaşıyorum, bu yazının fon müziği de bu olsun =)

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...