Pages

17 Aralık 2011 Cumartesi

Yeni Başlayanlar İçin Saç Dökülmesi

Uzun zamandır aklımda olan ve detaylı anlatmak istediğim için uygun zamanı kolladığım bir konu, saç dökülmesi. Benim saçlarımla olan maceram 2009 yılının Ekim ayında başladı. Ciddi bir sıkıntım olmamasına rağmen pek çok aşamalardan geçtim, ve madem bu konuyla iki seneyi devirdim, deneyimlerimi paylaşmak hakkımdır diye düşünmekteyim. Zira -daha çok bilmeyenler için söylüyorum- saç dökülmesi çok can sıkıcı bir konu, fakat çok yaygın bir problem olduğu için de çok fazla çözüm önerisi var. Ben bunların bir çoğunu denediğim için, gözlemlediklerimi paylaşacağım.

Yeni başlayanlar için saç dökülmesi çoğu insan için benzer sahneyle başlar. Banyodan çıkarken ardınızda bir tomar saç bırakırsınız. Benim başıma geldiği dönem mevsim itibari ile sonbaharda olduğu için, başta pek önemsemedim. Çünkü yaz sonunda saçlar genelde cansızlaşır, deniz suyundan ve güneşten ötürü. Ben de dökülen saçların bunun bir sonucu olduğunu düşünerek üzerinde durmadım. Durum beni değil ama annemi rahatsız etmeye başladığı için (dikkat dikkat annem bu hikaye boyunca oldukça belirleyici bir kahraman olacaktır) işe şampuanımı değiştirerek başladım. Daha çok bitki özlü bir şampuan kullanmaya başladım. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, bu şampuanların ortak özelliği benzer bitki özlerini içermesidir. Çoğunun içinde defne, ısırgan, zeytinyağı ve yeşil çay görebilirsiniz. Şampuanın saç dökülmesinin durmasına faydası vardır, ancak  yeni saç çıkarmaz. Bunu da not ettikten sonra, hikayemi anlatmaya devam ediyorum.

13 Aralık 2011 Salı

Artık Anonimlere Yer Yok; Çünkü...

Bugüne kadar bu blog vasıtasıyla kimseye çemkirmedim. Çok söylendiğim oldu, otobüste yanımda oturan teyzeye söylendim, muavine söylendim, gerekli gereksiz mola veren firmalara söylendim, hatta yeri geldi kendime söylendim ama, ziyaretçilerin hiçbirine tek bir kelime dahi etmedim. Okuyucu candır sonuçta, her ne kadar bazen yazdıklarımın okunmasını düşünmek bile beni yerin dibine soksa da, hepimiz biliyoruz ki herkes okunmak için yazar. Yoksa burada yazdıklarımın kendi kendine konuşmaktan bir farkı kalmaz. Gerçi kendi kendime konuşmak bile bazen beni rahatlatır, o ayrı ama madem buraya yazıyorum, ve madem sırf okunuyor diye çeki düzen veriyorum kendime ve yazdıklarıma, o zaman karşı taraftan da düzgün bir üslup beklerim. Şöyle ki...

İlk zamanlarda az yazı girdiğimden, ve bloga sınırlı sayıda ulaşan insan olduğundan yorum denetleme sistemine gerek görmemiştim. Üniversite zamanlarında loş yurt odamda sabaha karşı yazdığım çoğunlukla geyik içerikli yazılardı. Hal böyle olunca da yorumlar genelde arkadaşlarımdan geliyordu. Ne zaman ki yazılar arttı, ve ben içeriğe dikkat etmeye başladım, o zaman ziyaretçi sayım arttı. Yine de çılgınca yorum alan bloglardan biri olmadı burası, açıkçası çok fazla da dert etmedim. Fakat satır aralarında da söylediğim gibi, yorum beni her zaman mutlu eder. Tabi düzgün olduğu sürece.

Bu yüzden de, yorum denetleme özelliğini ekledim. Yani gelen yorumlar sitede destursuz yayınlanmadan önce, ben okuyup onaylıyorum. Her şeyin kontrolüm altında olmasını sevmemden de kaynaklanabilir bu, bilemiyorum. Ama ne zaman ki Adsız yorumcular gelmeye başladı, orada bir durup düşündüm. İsmini vermeden yorum yapmak istiyor olabilirsin, oturum açmadığın bir bilgisayar da olabilir. Ama eğer kendi isminle, veya kullanıcı hesabınla yapamayacağın bir yorumu anonim yapıyorsan, ben de ona izin vermem arkadaşım. Adsız yorumcuların imzasız mektuplardan, hatta formspring'de saçma sapan soru soranlardan hiçbir farkı yok benim için. Cesaretin varsa, ismini ver yorumunu yap. Kaldı ki ben seni bu bloga zorla sokmadım, yazdıklarımı okumaya itmedim, ve bildiğim kadarıyla Tebrikler! Green card kazandınız! diyen bir spam'den bu bloga yönlendirilmiyor kimse. Sonuç olarak, kim olduğunu görebildiğim takdirde, gel yüzüme söyle. Yoksa "İyi halt etmişsin ben de bişey sandım sonuna kadar okudum bikbikbik" yazıldığı sürece, kimseyi ciddiye alamam, üzgünüm.

Bu yüzden de, anonim kullanıcıların yorum yapma hakkını tamamen kaldırdım. Buraya yorum bırakanlar belli, blogger arkadaşlarımın yorumlarının da başımın üstünde yeri var. Ancak saçmalığa yerim yok, varsın yazılarımın altı boş kalsın.

Blogger camiasına saygıyla duyurulur :)

3 Aralık 2011 Cumartesi

Taşınabilir Müzik Teknolojisi - Kendimden Örnekli

Sizi bilmem ama, ben bir müzikseverim. Yani, kim sevmez müziği tabi ama ben sessizlikte duramayanlardanım. Mesela radyo hep açıktır bizim evde, iyi bir televizyon izleyicisi olmasam da iyi bir radyo dinleyicisiyimdir. Odamda bilgisayarım hep açıktır, bilgisayar açıksa müzik de mutlaka açıktır. Ama internet radyosu, ama kendi müzik arşivim, mutlaka bir şeyler dinliyor olurum. Aslında radyo başka bir davanın konusu, ben bugün size çocukluğumdan bu yana en sevdiğim dostlarımı tanıtacağım, yani müzik çalarlarımı. Dışarıda olduğum zamanlarda, özellikle de yolculuklarda kulaklıklara sığınanlardanım ben de. Teknoloji geliştikçe ayak uydurmak gerekti, ayak uydurdukça hep yeni müzik çalarlarım oldu ama basit bir genelleme yapacak olursak, walkman-discman-mp3 player ekseninde büyüdüm ben de. (bkz.şekil a)


1. Walkman:

Walkman'le tanıştığımda ilkokuldayım. O dönemde çoğu kız çocuğu gibi ben de Spice Girls hayranıydım, ileri geri sarıp en çok dinlediğim kasetlerimin arasında Spice World vardı. Yazları anneannemde kalırdım, ve orada fazla arkadaşım yoktu, özellikle akşamları çok sıkıldığımda müzik dinlerdim. Kuzenimde benim walkman'imin bir üst modeli vardı, hiç unutmuyorum onda olan bir özellikle kasetin ön yüzünü arka yüzünü çevirmek gerekmezdi, tek bir tuşa basardı ve kaset öbür yüzünden çalmaya devam ederdi. Kıskanırdım çok :) Ama ben de kasetlerimi o kadar ezberlemiştim ki, bir şarkı bittiğinde arka yüzünü çevirip öbür yüzdeki sevdiğim bir şarkıyı dinler, o şarkı bittiğinde yine çevirirdim, bu arada diğer yüzdeki sevdiğim şarkıyı geri sarmama gerek kalmaz, üst üste farklı yüzlerde sevdiğim şarkıları dinlemiş olurdum.

Walkman'le birlikteliğimiz ortaokul yıllarımda da devam etti. O dönemlerde kaset çektirmek de çok modaydı. Siz bir liste yapardınız, kasetçi o şarkıları size çekerdi. O toplama kasetlerden de çok dinledim o zamanlar. 13 yaşındayken, hala benim için çok özel olan Freddie Mercury ile tanıştım. Bir arkadaşımdan ödünç aldığım Queen kasetini başka bir kasete çekip bu sefer walkman'de Freddie'nin sesini döndürmeye başladım. Yazları yine yalnız olmasına yalnızdım, ama bu sefer Freddie vardı, yatmadan önce bir tertip mutlaka onu dinler uykuya dalardım. Uyku arasında kasetin bittiğini belirten çat sesini duyardım.

2. Discman

26 Kasım 2011 Cumartesi

Yunanca Öğreniyorum

Her şey Altınoluk'a yerleşmemle başladı aslında. Karşı kıyımız Midilli adası, yüzülecek kadar değil ama nemli olmayan havalarda çıplak gözle net bir şekilde görebileceğimiz kadar yakın. Küçük bir çocukken, hep düşünürdüm, belki de şu anda birileri tıpkı benim gibi meraklı gözlerle bize bakıyordur karşı kıyıdan diye. Hem yabancılaşmışız, hem de tanıştıktan yarım saat sonra aslında ne çok ortak yanımız olduğunu keşfedecekmişiz gibi gelirdi. Radyo frekansları sık sık karışırdı, ne dediklerini anlamazdım ama Rum müzikleri hep güzel gelirdi. Türk televizyonlarından çok Yunan televizyonları çekerdi özellikle uydu teknolojisinin yaygınlaşmadığı, antenin kendi imkanlarıyla çekebildiği dönemlerde.

Perşembe günleri Ayvalık'ın pazarı olduğundan, Rumlar günübirlik alışverişe gelirlerdi. Hiçbirimiz onların dilini anlamazdık ama, onlar çok güzel Türkçe konuşur, alışverişlerini yapar, sonra adalarına dönerdi. Bana hep garip gelirdi, onlar bizim dilimizi böyle konuşuyorken, biz onları anlamıyorduk. Konuşmaları müzik gibi gelirdi, Türkçeleri ise hep aksanlı. Ama o aksana da çok yakışırdı Türkçe, en azından ben yakıştırdım hep. 2008 yılında Midilli'ye gittim sonra. Bunca yıldır yüz yüze bakıyoruz, ziyaret etmemek olmaz diye. Hani şarkıda diyor ya aynı rakıyla dumanlı, dillerinde aynı şarkı diye, en ufak bir abartı yok. Denizimiz aynı, zeytinimiz, yemeklerimiz ve daha pek çok şey. Bir tek dilimiz farklı. Midilli'de kaldığım birkaç gün, üç beş kelime Rumca öğrenmiştim, evet hayır tamam günaydın gibi. Aklımın bir köşesinde Yunanca öğrenmek hep vardı. Ama nasıl? Nasıl olacaktı bu? Memlekette Yunanca kursu az, bir İngilizce bir Almanca değil ki her köşebaşında öğrenesin. Özel ders verenler çoğunlukta, onu da fırsat bulup ben yapamadım.

24 Kasım 2011 Perşembe

Vejetaryen Olmak ya da Olmamak

Bundan birkaç sene önce, kırmızı et yemeyi bıraktım. Bir anda. Altında trajik bir neden de yoktu üstelik, küçükken gözlerimin önünde kesilen bir kurban ya da bozulmuş et yemek gibi. Canım nedensizce et istememeye başladı. Zaten bir süper-yemek-seçici olduğumdan, bir yiyeceği kafamda bitirmek normal insanlara göre daha kolaydı benim için. Ben de, bitirdim.

İlk başlarda her şey çok güzel gidiyordu üstelik. Sağlıklı olan beyaz etti bi' kere. Sonra, her şeyin bir alternatifini bulabiliyordum. Her et sotenin bir tavuk sotesi vardı mesela, tavuk dürüm, tavuk döner, Mc Chicken, ve daha bir sürü şey. Süper-yemek-seçici oluşuma karşılık, denizden çıkan hiçbir şeyi sorgulamama alışkanlığım da vardı mesela. Bir et yemeğine şüpheyle yaklaşıp "Ne etidir ki bu?" derim, ama bir deniz mahsulü için aynı şeyi sormam. Tadına bakmaktan çekinmem, hatta bende merak uyandırır. Şimdi mis gibi deniz ürünleri ve kapı gibi tavuk varken, ne gerek vardı ki kırmızı ete? Yoktu. Üstelik sebzelerle de aram iyiydi. Birkaçı hariç -şimdi isim verip rencide etmek istemiyorum- her türlü sebzeyi yiyebilirim, yağsız tuzsuz haşlanmış bile olsa. Hal böyle olunca, vücut düzenimi en sağlam şekilde sarsacak hamleyi yaparak, kırmızı et yemeyi bıraktım.

18 Kasım 2011 Cuma

İncir Reçeli'ni İzledim!

"Haydaa, bu da nerden çıktı? Kızım kafan mı güzel, İncir Reçeli vizyona gireli kaç zaman oldu, gündem özürlüsü müsün?" gibi cümleler kurabilirsiniz. Ama bi sorun yani, neden şimdi izledin diye. Müsterih olun, durumun farkındayım. Çok iyi bir sinema izleyicisi sayılmasam da, yeni çıkan Türk filmlerini izlemeye çalışırım. Ancak İncir Reçeli bunların içinde özel bir yere sahip. Neden mi?

Efendim, film vizyona girdiği dönemde şu veya bu nedenle sinemada izleyemedim. (Evet çok açıklayıcı oldu ama inanın hatırlamıyorum, bendeki bu hafızayla zor) Sonrasında film patladı, herkeste bir "İncir Reçeli'ni izledin mi?" furyası aldı başını yürüdü. O kadar yürüdü ki, hiç film izlemeyen insanlar bile bana bu soruyu sorar oldu, kendimden utandım. Her seferinde "Susss, konuyu anlatma, sonunu söyleme sakın, izlemedim daha, izliycem ben onu!!!111" diyerek insanları geri püskürttüm. Artık nasıl vahşileştiysem, bir kişi dahi ağzını açıp söylemedi. Boşboğaz arkadaşlara sahip olmamam da büyük etki olabilir tabi, bilemiyorum.

Günlerden bir gün, Altınoluk'taki son günlerimizde Serapla film izlemeye karar verdik. Amacımız evde kız kıza oturup iki bira içip film izlemekti, olay bu kadar masumaneydi anlayacağınız. Cd almaya gittik, fırsat bu fırsat "Aaa Serap, İncir Reçeli'ni izlesek ya, ben hala izleyemedim" dedim. Serap izlemişti, ama iyi arkadaşlar izledikleri filmleri arkadaşlarıyla ikinci baskı izlemekten sakınmazlar. Veya film ikinciye izlemeye değerdi, bilemiyorum. (Şaka lan şaka Serap vurucak beni) Neyse, ikimiz de iyi arkadaşlar olduğumuzdan benim izlemediğim İncir Reçeli'nde ve Serap'ın izlemediği benim izlediğim Aşk Tesadüfleri Sever'de karar kıldık. Böylece hem durum eşitlenmiş olacaktı, hem de izlemediğimiz filmleri izleyip bu korkunç sosyal baskıdan kurtulacaktık.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Postcrossing Yazısı #2

Pek çoğunuzun da bildiği gibi, bundan bir ay önce Postcrossing girdi hayatıma. Postcrossing'den bahsetmiş olduğum yazımda dediğim gibi, geçtiğimiz süre boyunca kartpostallar, PTT, filateli gibi pek çok konuyla haşır neşir oldum. Ve bugün, bir aylık deneyimimi paylaşmak için buradayım =)

İşe beş tane adres almakla başladım. Yazıyı yazdıktan sonra üç adres daha aldım, evdeki kartlarımı ortaya döktüm, ve ne yazık ki iç açıcı sonuçlar çıkmadı. Özenle sakladığım mektuplarım ve bana gelen kartlar duruyordu ancak yollamak üzere aldığım kartlarımın hiçbiri yoktu. Ben de dışarı çıkıp yeni kartlar almaya karar verdim. Tabi bunun devamının geleceğini bilmeden, aklıma ilk gelen kırtasiye, kitabevi benzeri dükkanlara gittim. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, kartpostal sorduğunuzda uzaylı gibi bakıyorlar. Pek çok çalışan, kartların yerini bile unutmuş durumda. Ellerinde bulunanların çoğu eski kartlar, yıllar var ki yeni kart basılmamış/alınmamış. Size de tavsiyem, öyle havalı yerlere girip kartpostal aramayın. Çoğu eski dükkanlarda, en köşe bucak yerlerde. Ama en güzel kartlar da bu eski yerlerden çıkıyor. Fiyatları da değişkenlik gösteriyor, belli bir çizgisi yok. Kimisi elinden çıkarmak adına komik rakamlar söylerken, bazıları da hazır satacak birini bulmuşken tanesine öyle bir şey diyor ki, bu da toplu alımlarda fazlaca tuzlu oluyor. Pazarlık payı var, çirkeflik serbest. Yani biri çıkıp da "Yok ya, kartpostal mı kaldı, satmıyoruz artık" derse, ki bana dendi, "Satmazsan satma arkadaşım, toplu alıcaktım, sen kaybettin" deyip olay mahalini terk edebilirsiniz, sonuçta müşteri her zaman haklıdır.

Kartlara gelecek olursak; şehir görünümleri ve simli noel babalı yılbaşı kartları çoğunlukta. Ve ne yazık ki kartpostal konusunda çoğu ülkeden gerideyiz. Tamam, ülkeyi tanıtmak güzel bir şey ama, diğer ülkelerden gönderilen kartlara baktığınızda göreceksiniz ki, çok daha yaratıcı şeyler var. Turistik kartpostallarda İstanbul'un ekmeğini bol bol yemişiz, Kız Kulesi, Boğaz Köprüsü ve Ortaköy Camii'ni sıkça görebilirsiniz. Ancak turistik kartlar dışında orijinal şeyler bulmak için, sahafları ve az önce de söylediğim gibi eski -ve hatta izbe- kitabevlerini gezmek gerekiyor. Hiç beklemediğiniz yerlerde, beklemeyeceğiniz güzellikle kartlar bulabilirsiniz. Örneğin bir yerde, çocukken hayal meyal hatırladığım kenarları tırtıklı kartlardan buldum ve inanamadım. Böyle yerlerden sadece yollamak için değil, arşivlik pek çok şey de çıkabiliyor, ve bir süre sonra fark ediyorsunuz ki, önünden geçerken hiç de bakmadığınız bir kırtasiyeye girip kartpostal sormaya, her yerde yeni kartlar aramaya başlıyorsunuz.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...