Pages

24 Mart 2015 Salı

Esrarengiz Bahçe Çılgınlığı ve Kuruboyalarım



Bir süredir bloglarda ve instagramda, bir Esrarengiz Bahçe çılgınlığı başını aldı gidiyor. Meğer ne çok ihtiyacımız varmış boyarken stres atmaya, ne çok özlemişiz çocukluğumuzdaki gibi boyama yapmayı.

İtiraf ediyorum, başta pek ilgilenmedim. Farklı kişilerden farklı paylaşımlar görünce, D&R alışverişlerimden birinde attım sepete. Bir an kararsız kaldım, almaktan vazgeçer gibi oldum. İyi ki vazgeçmemişim.

Kitabı uzun uzun anlatmayacağım, bilen biliyor zaten. Johanna Basford adlı çizerin siyah beyaz çizimlerinden oluşan kitabı, siz renklendiriyorsunuz. Kitap ismine yakışır biçimde, bol çiçekli böcekli ağaçlı çizimlerden oluşuyor, çizerin içine gizlediği minik detayları bulmak da size kalıyor. İsteyenler için desen tamamlama kısımları da var ki benim hiç bulaşmayacağım kısımlar bunlar, hem çizimlerim berbattır, hem de çizerinkilerin yanında amatör çizimlerim gözüksün istemem :) 

Kitap bir terapi gibi, ben ki resim dersini ortaokuldan beri almadım, buna rağmen çok keyif aldım. Zaten resim gibi düşünmeyin, renkleri biraz seviyorsanız, kitabı da seveceksiniz demektir. Benim gibi bir yeteneksiz için, hazır çizilmiş olanı renklendirmek çok daha zevkli. Ama kolay asla değil! İlerledikçe öyle karmaşık desenler var ki, şimdiden gözüm korktu.

Kitaptan zevk almanın en önemli yolu da boyalarınız ve kalitesi. Ben kitabı öylesine aldığım için evde çocukluğumdan kalan kuruboyalarla başladım, içi geçmiş boyalarla bir süre sonra pes ettim. Biraz araştırma yaptım kim ne kullanıyor, nasıl boyuyor diye, ortaya farklı sonuçlar çıktı, ben de kendime göre değerlendirdim. Öncelikle ne ile boyayacağınıza karar vermek gerekiyor, kuruboya mı, sulu boya mı, keçeli kalem mi, jel kalem mi, ince uçlu keçeli kalem nam-ı diğer Stabilo'larla mı boyayacağınıza karar verin. Mürekkeplere aşina bir dolma kalem kullanıcısı olarak ben ilk etapta kağıdın kalitesini düşündüm, o konuda endişeniz olmasın, kalitesi benim beklentimin üzerindeydi. Ancak demiyorum ki kalın fırçalarla sulu boya yapın :) Ben her şeyi, en sevdiğim ince uçlu Stabilo'ları bile bir kenara bırakarak kuruboya yapmaya karar verdim ve alışverişe giriştim.

Genelde kırtasiye alışverişlerimi D&R'dan, Ebay veya Aliexpress'ten son olarak da bildiğimiz kırtasiye dükkanlarından yapıyorum. Ebay veya Aliexpress'i bekleyemezdim, D&R'da istediğim kadar çok çeşit bulamadım, canım oturduğum yerden alışveriş yapmak istedi dışarı çıkıp kırtasiyelere bakmadım. Aklıma daha önce hiç denemediğim Ofix.com geldi, iyi ki de gelmiş istediğim tüm malzemeleri orada buldum.



Boya kalemleri konusunda fazla bir bilgiye sahip olmadığımdan özel bir marka tercihim yoktu, ne kadar çok renk tonu, o kadar iyi diye düşündüm ve Monami'nin 36'lık kuruboya setinde karar kıldım. Arama sonuçlarında gözüme yine Monami'nin 6'lı Neon kalemleri çarptı, parlak renkleri çok sevdiğimden bir de onları attım sepete. Kitapta bol bol yaprak boyayacağımı bildiğimden, ve yeşil kalemlere asla hayır diyemediğimden, kendime bir de Stabilo'nun Easy Colors'unun sağ el için olanını aldım, performansı mükemmel diyebilirim. Ele müthiş oturuyor, yormuyor, rengi çok güzel. Bir tek, normalden büyük bir kalemtraşa ihtiyaç duyabilirsiniz, ikili/üçlü kalemtraşınız varsa onlar da iş görüyor. Yine dayanamadım, olaydan tamamen bağımsız olarak Stabilo'nun Worker serisinden bir de jel kalem aldım, en kötü ihtimal kartlarımı yazarım dedim. Aslında alışverişi burada bitirmek niyetindeydim, ama kargo bedava limitine yaklaşınca, çoğu insan gibi ben de kargoya para vereceğime bir ürün daha alırım dedim, ve başta ilgimi çekmeyen ama siparişe en uygun olan Monami'nin 12'li Metalik Kuruboyasından aldım. İyi ki almışım dediğim bir diğer set de bu oldu, metalik diyince aklıma çirkin griler, siyahlar gelirken çok güzel tonlarda kalemlerim oldu. Bir tek neonların performansı için vasat diyebilirim, ama renkleri karıştırırsam onlardan da güzel sonuçlar alacağımı düşünüyorum.

Bugün kalemlerin gelmesiyle hemen masanın başına geçtim ve yeni kalemlerle ilk denemelerimi yaptım. Yan yana iki sayfadaki renklerin farklılığı gerçekten hissediliyor, eski emektar kalemlerimle kendime hem işkence etmişim, hem de soluk renklerle vasat bir boyama yapmışım. Şimdi yeni kalemlerimle çok mutluyum, eğer siz de boyama kalemleri ile ilgili fikirler arıyorsanız, hem Ofix.com hem de kalemlerim tavsiyemdir, ben çok memnun kaldım.

Esrarengiz Bahçe'ye doyamayanlar için, Enchanted Forest çok yakında geliyormuş, yazıyı bu haberle bitirelim :)

23 Mart 2015 Pazartesi

Teoman Güncellemesi: Düetler, Coverlar ve fazlası

Sevgili Teoman severler, hazır yeni albüm Eski Bir Rüya Uğruna çıkmış ve biz yeni Teoman şarkılarına doyarken, Teoman düetleri dendiğinde Google'da blogum ilk sayfa sonuçları içinde çıkarken, aman Teoman müziği bıraktı, oley geri döndü derken, arada Teoman neler yapmış bir araya toplamak istedim. 

Önceki yazımda 16 Teoman düetine yer vermişim, elbette o kadar sonuç yok şimdi elimde, ama bulduğu her Teoman kaydına atmaca gibi atlayan, geç keşfettim diye kahrolan ben, sizler için sadece düetlerin değil, coverların ve derleme albümlerdeki Teoman şarkılarının da izini sürdüm. Ortaya güzel bir liste çıktı, sizin de kaçırdıklarınız olabilir, bir bakın derim!

Konseptimiz aslen düetler olduğu için onlarla başlamak istiyorum. 10 şarkılık Eski Bir Rüya Uğruna'da bir düete yer vermiş yine Teoman, söz ve müziği de kendisine ait. Seninim Son Kez, albümde sekizinci parça. Düet yaptığı isimse Teoman albümlerini iyi dinlemiş kişilerin aşina olduğu ses İrem Candar. Bu şarkıyı bulmak için elbette uzun uğraşlar sarf etmedim, Teoman'ın kendi albümünde sonuçta, ama madem yeni albüm coşkusu yaşıyoruz, liste başına alalım istedim.

İkinci sıraya Aylin Aslım ile olan düeti koymak istiyorum, İki Zavallı Kuş her ne kadar favorilerimden olmasa da, Teoman'ın müziğe dönüşünün sinyalleriydi, o yüzden bu şarkıyı ayrı bir yere koydum. 

Üçüncü sırada, bir önceki yazıda atladığım Ömür Gedik ile olan düet var. Portakal Orda Kal, kayıtlara geçmesi açısından burada yer alıyor. 

Listeye en sevdiğim şarkıya dördüncü sırada yer veriyorum. Tamamen tesadüf eseri karşıma çıkmış olması keşiflerin en güzeli elbette. Gökcan Sanlıman'ın albümünde yer alan Prison Song, aslında bir cover olmasının yanı sıra, bir de Teoman düeti olmuş durumda. 

Beşinci sırada, Taş Bebek'ten sonra düet yapmanın tadına varan Teoman&Göksel ikilisinin yine Göksel albümü için bir araya geldiği Palavra şarkısı var. Cover yapmayı çok seven Göksel, bu şarkıdaki erkek sesi için Teoman'a yer vermiş, çok da iyi etmiş.

Son olarak, bir Teoman düeti klasiği ve çoğumuzun favorisi olan Şebnem Ferah var. Teoman sever herkesin kalbinde bir Şebnem Ferah düeti yatar, hepimiz bu iki sesi birbirine çok yakıştırırız. O kadar severiz ki onları beraber söylerken dinlemeyi, bir reklam şarkısı bile olsa şarkının tam versiyonunu bulur dinleriz. Evet Özgürlüğün Elinde'den bahsediyorum, her ne kadar reklam şarkısı olsa da, o stüdyoya girilmiş ve o düet yapılmıştır, listemizde böylece yer bulur.



Coverlara gelince... Teoman'ın yapmış olduğu coverlar genelde derleme albümlerde yer bulmuş, aşağıda göreceğiniz gibi, ünlü müzisyenlerin anısına yapılan albümlerde Teoman mutlaka yer almış. Eminim bu listeye yenileri gelecektir, onlar gelmeden işte en güncel haliyle kendi albümlerinde yer almayan Teoman'ın sesinden şarkılar karşınızda.

Derleme albüm demişken, ilk başa Göğe Selam'dan Dönence'yi koymak isterim. Kliple birlikte duymayan pek kalmamıştır sanıyorum, ancak ikinci Göğe Selam'ın çıkmasıyla klasik haline gelince, kayıtlara geçmesi farz oldu.

Derlemelerden devam edecek olursak, Dönence'nin ardından sırada Uzay Heparı anısına Serserim Benim bulunmakta. Aşkın Nur Yengi'den duymaya alıştığımız şarkıda farklı bir yorum olmuş, Teoman coverlarından hoşlanıyorsanız, en azından bir kere dinlenesi derim.

Ahmet Kaya ...Bir Eksiğiz albümünde, Ahmet Kaya anısına yer alan Teoman, burada Acılara Tutunmak'ı seslendirmiş. Ahmet Kaya'dan sonra Haluk Levent'ten dinleyenler için kulağa alışılmışın dışında geldiğini söyleyemem, yine de kendine has Teoman yorumuyla farklılığını hissettiriyor.

Listenin dördüncü sırasında bir Şebnem Ferah şarkısı olan Bu Aşk Fazla Sana yer alıyor. Beraber düet yapmalarının yanı sıra, birbirlerinin şarkılarını da söyleyen ikili, böyle coverlarla benim kafamı ziyadesiyle karıştırıyor :) Bu şarkıyı ilk dinlediğimdeki hissettiklerimle, Şebnem Ferah'ın Gönülçelen yorumunu dinlediğimde hissettiklerim hemen hemen aynıydı. Birbirleriyle öylesine bütünleşmişler ki, coverlarda bile bir diğeri şarkının bir yerinden çıkacak mı diye merak ediyor insan. Bu şarkı da, İskender Paydaş'ın Zamansız Şarkılar'ında yer aldı.

Cem Karaca'ya saygı albümü olarak çıkan Mutlaka Yavrum albümündeki Bu Biçim'i, derleme albümler kategorisinde beşinci sıraya alıyorum. Cem Karaca gibi karakteristik bir sesten duymaya alışık olduğumuz şarkıyı, Teoman bile olsa başkasından duymak değişik geliyor, ama coverların amacı biraz da değişiklik değil midir zaten?

Son sıraya daha farklı bir şarkıyı aldım, Necip aslında bir cover değil, bir sosyal sorumluluk projesi olan Düşünen Şarkılar'ın içinde yer alan, Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde tedavi gören hastaların yazmış olduğu şiirlerin bestelenmesiyle yapılmış şarkılardan biri. Albüm satışındaki gelir hastaların rehabilitasyonu için harcanmıştır. Necip gözünüzden kaçmış olabilir, dinlemekle kalmayın, bir şizofreni hastasının sözlerine kulak verin.

***

Teoman cephesinden elimdeki haberler şimdilik bunlar. Yeni albümün tadını çıkarırken, listedekilere de şöyle bir göz atmayı unutmayın.

Eski yazıma ise buradan ulaşabilirsiniz.

2 Mart 2015 Pazartesi

Alışveriş Önerisi: Baykuşhane

Instagram kullanıyor musunuz? Peki oradan hiç alışveriş yaptığınız oldu mu? Evet, Instagram her ne kadar fotoğraflarımızı paylaştığımız bir mecra olsa da, online alışverişe de hızlı bir alternatif oldu, partneri Whatsapp ile birlikte. Ben bugüne kadar "Sayfamıza bekleriz" yorumları yapan alışveriş hesaplarına pek yanaşmasam da, nasıl keşfettiğimi hatırlamadığım Baykuşhane sayfasında buldum kendimi ve bir ilki gerçekleştirerek siparişte bulunmaya karar verdim.

Kırtasiyekolikler bilir, bir zamanlar yalnızca iş yerlerinde kullanılan kaşeler (stampa, mühür de diyebiliriz) bu ara pek revaçta. Sadece yazı olarak değil üstelik; renkli, şekilli, çiçekli böcekli, bir sürü çeşitli! Kırtasiyelerde bulması zor olabilir (D&R gibi büyük kırtasiyeleri tenzih ediyorum) fakat online mecralarda alternatif bol. Ebay'den Aliexpress'e, Ibeking'den Zet.com'a bir çok yerde bulabilirsiniz. Ancaak size özel bir mühürünüz olsun, adınız yazsın, sevdiğiniz semboller olsun istiyorsanız doğru Baykuşhane'ye! Ben daha uygun bir adres bilmiyorum bunun için!


Kitaplarına mutlaka isim yazıp tarih atan ben, Yeliz hanımın bu tasarımına bayıldım. Kedilerle kitapları birbirine her zaman çok yakıştırırım, hem kedi hem kitap sevgim de malum, o yüzden bu mühür tam istediğim gibi oldu. Bundan böyle kitaplarımın ilk sayfasında bu mühür olacak :) Oldukça hızlı çalışan, güvenilir bir tasarımcı Yeliz hanım. Gönül rahatlığıyla iletişime geçip sipariş verebilirsiniz. Onlarca hazır tasarımdan istediğinizi seçebilir veya aklınızdaki mühürü kendisinden tasarlamasını talep edebilirsiniz. Farklı boyut seçenekleri ve oldukça şirin mühür sapları da mevcut. Üstelik sadece kitaplık değil, özel günleriniz (düğün, nişan, kına, baby shower vs.) için de düşünebilirsiniz, sizin yaratıcılığınıza kalmış. Eğer siz de bir kırtasiye severseniz, ya da özel günleriniz için orijinal bir fikir arıyorsanız bakmadan geçmeyin derim!

Baykuşhane'nin sayfası için sizi buradan alalım: https://instagram.com/baykushane/




13 Şubat 2015 Cuma

Sağlık Köşesi: Aşil Tendonu Nedir, Nasıl Kopar?

Merhaba sevgili okuyucu! Hayat 2014 yılının bitmesine 40 gün kala bana pek de iyi davranmasa da, yıkılmadım, ayaktayım! Başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmiştir elbette, kaldı ki daha küçük yaşta bundan kötülerini yaşadım, o yüzden şikayet etmiyorum. 2014'ün ardından 2015 de bana şimdilik iyi davranmıyor ama moral bozmak yok, bugün buraya psikolojimden ve sorunlarımdan bahsetmeye gelmedim.

Evet yine neler olduğunu anlatmadan lafı uzatıyorum, kelimelerle oynamayı sevdiğim bir gerçek. Ama ne oldu derseniz, ufak (!) bir kazanın sonrasında, sporcuları ve haftada bir halı sahaya giden beyleri tenzih edersek pek de bilinen bir uzuv olmayan aşil tendonumu koparmayı başardım. Başıma gelen her ortopedik vaka gibi bu da trajikomikti, ama devamı pek eğlenceli olmadı. Şimdi istirahat ve iyileşme dönemindeyim, tabi insan herhangi bir sağlık sorunu yaşayınca, Google vasıtasıyla araştırmalara girişiyor, hatta bazen durumu abartıp doktor kesiliyor. Övündüğüm bir özellik değil ama, ben de bunu yapıyorum, itiraf etmeliyim ki içmem gereken ilaçları bile araştırıyorum. Haliyle şu durumda da aşil tendonu ve benimle aynı sakatlığı yaşamış insanlar hakkında onlarca yazı okudum. Daha çok kendimden yola çıkarak, aşil tendonu nedir, ne işe yarar, koptuğunu nasıl anlarsınız gibi konulara değineceğim, sağlık köşemiz de böylece bitecek.

Aşil tendonu, baldırı topuğa bağlayan kas yapısıdır. Vücudumuzdaki en güçlü tendondur, dolayısıyla vücudun bütün ağırlığını taşır ve yürüyebilmemiz bu tendona bağlıdır. Bu bakımdan önemli bir uzuvdur, aslına bakarsanız her kemik, her kas IKEA'daki montajı yapılması gereken parçalar gibidir, doğru şekilde takılması gerekir. Bir parça koptuğunda, kırıldığında veya yanlış monte edildiğinde yapmaya çalıştığınız şey sağlıklı olmaz.

Ayağın arkasındaki beyaz bağ, aşil tendonudur. Kaynak: Vikipedia

Aşil tendonunuzu sakatladığınızda, ki bu ısınmadan depara kalkmak, spora başlamak, kendini zorlamak veya çok basit bir düşme sonrasında ayak burkması sonucu olabilir, yapmanız gereken ilk şey, yürümemek veya ayağı zorlamamak olacaktır. Ben aşil tendonunun varlığından habersiz biri olarak yalnızca orayı "bileğimin arkası, topuğumun üstü" olarak değerlendirmiştim ve tendonun adını aldığı Antik Yunan tanrısı Akhilleus'tan tamamen habersizdim. Kendisiyle de böyle tanışmak kısmetmiş :) Peki nereden anlayacağız aşil tendonunu sakatladığımızı derseniz, öncelikle rivayet edilen, kopma esnasında, kimseyi korkutmak istemem ama, pek de hoş olmayan bir ses çıkardığı. Benim başıma sokakta geldiği için gürültüden bu sesi duymadım, bu da olası bir durum. Ancak tarif ettiğim bilek arkası topuk üstü kısımda bir acınız varsa tebrikler, sakatlandınız! Yine panik olmayın, her zaman koptuğu anlamına gelmez. Koparmak da bir beceri işi sonuçta, vücuttaki en güçlü tendondan bahsediyoruz, kendisini kırılgan bir şey zannetmeyin. 

Yapılacak ilk şey, elbette ki vakit kaybetmeden bir ortopediste gitmek olacaktır. Aşil tendonu röntgenle gözüken bir şey olmadığından, ultrason veya mr yolu ile görüntülenebiliyor, ancak çok basit bir muayenesi de var. Benim doktorum, beni yüzüstü yatırdıktan sonra iki alt bacağımın da ortasından sıktı. (Dizdeki refleksi düşünün: dize vurduğunuzda ayak kalkar) Sağlam bacağımı sıktığında ayak oynarken, sakatladığım bacağımda hareket yoktu. Aradaki bağın kopuk olduğunu anlamak bu kadar kolay aslında.

Aşil tendonu tedavisinde yapılacak ilk şey, ameliyat. Teşhis konduğu andan itibaren asla ve asla yürümemeniz gerekiyor. Çünkü aşil tendonu dedikleri bu bağ, lastiğimsi bir yapıya sahip, koptuktan sonra baldırınıza kadar çıkma ihtimali var. Baldıra kadar çıkması demek, bacağınızı yukarı kadar açmaları, ve onu kapatacak kadar alçıya almak gerek ki, bunca ortopedik vaka yaşamış ben bile tüm bacak alçıyı insanlık dışı bulurum. Yaklaşık bir saat süren ameliyatını, güvendiğiniz bir doktora yaptırmanız çok çok önemli, çünkü aşil tendonu, ayaktan beyne giden sinirlerin çok yakınından geçiyor. Bu sinirler zarar gördüğü anda, felç kalmak bile mümkün. Evet senaryo kulağa korkunç geliyor farkındayım ama ameliyat sırasında yapılan spinal anestezi sonrasında vücudumun belden aşağı kısmını birkaç saatliğine de olsa kontrol edememek felç kalmanın nasıl bir şey olduğunu anlamama yetti.

Çoğu aşil tendonu ameliyatı, spinal anestezi ile yapılıyor. Belden yapılan bir iğne ile hemen etkisini gösteriyor ve siz kendiniz dönemediğiniz için etrafınızdan yardım alarak yüzüstü yatırılıyorsunuz, ameliyat bu şekilde geçiyor. Yaklaşık bir saat sonra ayağınızda alçıyla odanızda oluyorsunuz, söylediğim gibi belden aşağınızı hareket ettiremiyorsunuz, daha doğrusu, beyin bacaklara laf geçiremiyor. Bu esnada en büyük sorun tuvalete çıkma oluyor. Tıpta utanma olmaz arkadaşlar, ben çok zorlanmama rağmen tuvaletimi yapabildim, ki bu iyiye işaretmiş. O durumda altına kaçırmak da mümkünmüş ve normal sayılıyormuş. Kendi tuvaletinizi yapacak duruma geldiğinizde zaten anestezinin etkisi geçmeye başlıyor, diğer türlü yapabilmeniz mümkün değil zaten. Uyuşma geçtiğinde asıl zorlu süreç başlıyor, ameliyat boyunca kurcalanan bacağınız öyle bir ağrımaya başlıyor ki, düz yatakta duramıyorsunuz. Yaşadığım bunca olaydan sonra ağrı eşiği oldukça yüksek olan ben, tendon koptuğunda bile böyle bir acı hissetmedim. İlk geceyi üç ağrı kesici iğneyle ve dördüncü için hemşireye yalvararak geçirdim. Ameliyat sonrası, spinal anestezinin etkisini vücuttan atmak için bol sıvı ve kafein tüketmek önemli, bu da beni en çok zorlayan kısımlardan biriydi. Yatmadan önce iki litreye yakın su içtim, elimden geldiğince sütsüz-şekersiz nescafe tüketmeye çalıştım. Ameliyatı takip eden 3-4 gün boyunca bol sade nescafe, kola, bitter çikolata tüketmek gerekiyor.

Ameliyat ve hastanede geçirilen bir gece (veya duruma göre iki?) sonrasında, ilk bir hafta tuvalete gitmek dışında her şey yasak. Benim alçı sürem altı hafta, çoğu hastalarda da benzer olacaktır. Altı hafta ayağın üstüne basmak, yürümek kesinlikle yasak. Aşil tendonu, vücudun ağırlığını taşımaya henüz hazır değil.

Kendi tedavimi uzun uzun anlatıp kimseyi yanıltmak istemem, o yüzden fazla detaya girmek istemiyorum. Bundan sonrası hastanın geçirdiği sakatlığın şiddetine, doktorun verdiği tedaviye göre değişiyor. Üç buçuk haftayı geride bırakan ben, gün sayıyorum. Bir süreliğine walker ile de olsa yürüyebilmek, normal hayatıma dönebilmek için. Tedavi süreçleri farklı olabilir ama, hasta psikolojisi her zaman aynı. O yüzden etrafınızda ayağı alçılı, yürümesi yasak olan biri varsa, öncelikle ona ilgi gösterin. Bu dönemde hassas, sinirli veya duygusal olabiliriz, alttan almak çok önemli. Ben, nispeten soğukkanlı olduğum için bu sefer sakin duran tarafım, ama bundan yaklaşık 10 sene önce dizimi sakatladığımda sırf yürüyebildikleri için bütün insanlara kin duyduğumu biliyorum. Burada yakınlara çok iş düşüyor, lütfen ama lütfen bir "Nasılsın?" sorusunu esirgemeyin. Karşınızdakine acımayın, veya acıdığınızı hisettirmeyin. Hepimiz potansiyel engelli olduğumuz gibi, hepimiz potansiyel geçici sakat da olabiliriz. Hasta alıngan olabilir, dışarıdaki sosyal hayata özlem duyuyor olabilir, bunları düşünerek konuşun. Yine hasta geçici yatalak olduğu için kilo almaya müsaittir, börekleri poğaçaları sonraya saklayın. İyi bir dinleyici olun, çünkü hasta sosyal hayatla bağlantısı nispeten kopuk olduğu için konuşmaya ihtiyaç duyar. Her fiziksel hareketinde yardımcı olmaya çalışmayın, çünkü hepimizin kendine güvenmeye  ve her işini kendi yapabilecek durumda olmaya ihtiyacı var. Bir klişe olarak ona küçük sürprizler yapın demeyeceğim (hobi olarak yine yapın) ama yukarıda saydığım her şeyi yapıyorsanız, hasta size zaten minnettar olacaktır.

Ortopedinin sevilen yüzü sokakkedisi, evinden bildirdi.

2 Ocak 2015 Cuma

Reading Challenge 2015

Öncelikle, herkese iyi seneler!

Öyle ya da böyle bitirdik 2014'ü, geçen sene içinde iyi bir blog yazarı olamadım, hatta ilk defa yazı girmediğim aylar oldu. Bunun benim için bir ilk ve de son olmasını umuyorum. İyi bir blog yazarı olamadım ama, 2014'ün son saatlerine kadar uğraştım, ve sene başında koymuş olduğum okuma hedefimi gerçekleştirdim. İki senedir yapıyorum bunu, bir hedef belirleyip Vikitap'a yazıyorum. (Vikitap profilim: sokakkedisi) Birkaç gün öncesine kadar yine aynısını, biraz hedef yükselterek yapmak vardı kafamda, ta ki Cem bana Kitaplık Kedisi'nin 2015 için hazırlamış olduğu okuma hedefini yollayana kadar.

Kitaplık Kedisi'nin listesi 20 kitabı kapsıyor, normalde yıllık hedefimin altında olsa da, elimdeki kitapları bitirmek için iyi bir fırsat, hem sadece hedef koymaktan daha keyifli diye düşündüm ve kitaplığıma da göz attıktan sonra katılmaya karar verdim. 20 kitaptan 19'u kitaplığımda mevcut, bu da demek oluyor ki okunmamışlardan 19 tane gidecek! Geriye kalan 1 kitap, aşağıda listede görebileceğiniz gibi, arkadaşınızın sevdiği bir kitap olduğu için, doğal olarak elimde yok. Listeyi bana yollayan o olduğu için, Cem'in favorisini sordum, böylece o da listeye giriş yaptı. Henüz senenin başındayken, belki birilerine ilham olur diye kendi listemi paylaşıyorum, iki senedir hedef tutturamamışlığım yok, bu sene de olmaz umarım :)

1- Bir Biyografi ya da Anı Kitabı: Bir Dinozorun Anıları - Mîna Urgan

2- Kapağında "deniz" olan bir kitap: Aziyade - Pierre Loti

3- Başlığında renk adı olan bir kitap: Kırmızı Zaman - Mine Söğüt

4- Başlığı tek kelime olan bir kitap: Şaka - Milan Kundera

5- En az 20 yaşında olan bir kitap: Gazap Üzümleri - John Steinbeck

6- Gitmek istediğiniz ülkede geçen bir kitap: Çin Yolculuğu Defterleri - Roland Barthes

7- Kurgu dışı bir kitap: Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık - Murat Gülsoy

8- Arkadaşınızın çok sevdiği bir kitap: Pekin'den Gelen Adam - Henning Mankell

9- Bir şiir kitabı: Kuşlar Sanatı - Pablo Neruda

10- Filme uyarlanmış bir kitap: Pi'nin Yaşamı - Yann Martel

11- Bir çocuk kitabı: İnatçı Kediler - Samed Behrengi

12- Başlığında rakam olan bir kitap: İki Şehrin Hikayesi - Charles Dickens

13-  Klasiklerden bir kitap: Gülün Adı - Umberto Eco

14- Bilim kurgu türünde bir kitap: Otostopçunun Galaksi Rehberi - Douglas Adams

15- Nobel ödülü kazanmış bir yazarın kitabı: Kara Kitap - Orhan Pamuk

16- Daha önce hiçbir yazarını okumadığınız bir ülkenin yazarından bir kitap: Lizbon'a Gece Treni - Pascal Mercier

17- Pulitzer ödülü kazanmış bir kitap: Angela'nın Külleri - Frank Mc Court

18- Soyadı L ile başlayan bir yazarın kitabı: Bir Şehre Gidememek - Mario Levi

19- Okumadığınız bir yazarın öykü kitabı: Kuşlar da Gitti - Yaşar Kemal

20- En az 700 sayfalık bir kitap: Üç Silahşor - Alexandre Dumas

***

Tüm hedeflerimizi gerçekleştirebildiğimiz bir yıl olsun.

18 Aralık 2014 Perşembe

Saç Tedavisi Güncellemesi

Saç dökülmesi hakkında blog postu girerken, bundan şikayetçi bu kadar insan olduğundan haberim yoktu açıkçası. Yazıyı yazalı uzun zaman oldu, ancak en fazla yorum alan ve hala çok okunan yazılardan biri. "Şu anda ne durumdasınız?" soruları gelince, bir yazı daha yazmayı ve konuyu güncellemeyi gerekli buldum. Konuya fransız kalmamak için önce sizi eski yazıya alalım, eğer okuduysanız buradan devam edebilirsiniz.

***

Evet, yazıyı yazalı yıllar oldu ve "Hala mı saç dökülmesi?" diyebilirsiniz. Aslını isterseniz, saç dökülmesi bir anda olup biten bir şey, önemli olan o dökülmenin sonrasındaki yaraları sarmak. Yani, saçlar bir anda dökülür, yeniden çıkması, daha da önemlisi sağlıklı çıkması yıllar alabilir. Örneğin, bundan 5 yıl önce gür ve nispeten kalın telli saçları olan ben, şu an seyrek değil ama ince telli saçlara sahibim. Saçın yapısı değişiyor ve bu değişimin karşısında durmak gerekiyor. Nasıl mı? Daha önceki yazdıklarıma baktığımda, anlatımımı ben bile karışık buldum. O yüzden size, çok daha basit bir yol haritası çizeceğim, ben iyi sonuçlar aldım, aynısını sizler için de diliyorum.

1- Öncelikle ihtiyacımız olan, bir hormon testi. Bunun için gitmemiz gereken yer Endokrinoloji. Eğer hormonlarınızda bir sıkıntı varsa, ne yaparsanız yapın saçlarınız eskisi gibi olmaz. Bir hekime başvurun, yapmanız gerekenleri size o söyleyecektir.

2- Hormonlarda sorun yok mu? O zaman doğru Cildiyeye. O da size bir takım testler önerecek, ve bu testler demir&çinko odaklı olacaktır. Yetersiz beslenme, vitamin mineral eksiklikleri gibi durumlar saçları tahmininizden çok etkiliyor.

3- Bir önceki maddede de testler sorunsuz çıktıysa, geriye iki seçenek kalıyor. Biri maalesef genetik. Ailede de benzer dökülmeler varsa, sizin de aynı sorunu yaşamanız muhtemel. Ancak bu yüzden pes edecek değilsiniz, tıp ilerliyor ve yeni çözümler bulunmaya devam ediyor. Bu çözümlerden ilki Mezoterapi. Mezoterapi, ilaç tedavisine göre daha hızlı, ancak acı veren bir süreç. Mezoterapiyi, vitaminleri deriye direkt olarak enjekte etmek olarak kabaca açıklayabilirim. Yani kafa derinizden verilen vitaminlerin kana karışması daha çabuk olduğu için tercih edilen bir yöntem. Mezoterapi iki şekilde yapılıyor; biri iğne, biri de tabanca ile. İğne ile olanı tavsiye etmem, çünkü gerçekten acı veren bir yöntem. Tabancayı denemedim, iğneye göre daha dayanılabilir olduğu söyleniyor. Bir diğer çözüm ise PRP. Daha çok erkeklerde kullanılan bu yöntem, vücuttan alınan kanın yine kafanıza enjekte edilerek hücrelerin uyarılmasıyla yapılıyor. Bunun da iyi bir çözüm olduğu söyleniyor, yine denemediğimi belirtmem gerek. Bir de hepimizin bildiği saç ektirme yöntemi var, bunun da genelde ölü hücreler üzerinde işe yaradığını biliyorum.

Sorun genetik değilse, çoğu hekim sıkıntının psikolojik olduğuna kanaat getiriyor. Kan ve hormon testlerim normal çıktığı için, doktorum bana bunun üzerine bir tedavi verdi. 11 aydır tedavisini uygulamaktayım, ve sonuçtan oldukça memnunum. Tedavi, ilaç, şampuan, sprey ve yağ karışımını kapsıyor. İlk üç ay, Shen Min Bayan Tablet, Lustral anti-depresan (50 mg), Biotin şampuan ve Bephantol-Evigen-Badem yağı karışımını kullandım. İkinci ve üçüncü üç aylık süreçte, Shen Min tablet yerine Xpecia tablet kullandım, şampuan ve spreyine devam ettim, yağ karışımını gün aşırı uyguladım. Şu an dördüncü üç aylık dönemdeyim, ilaç kullanımını kestik, Lustral, Biotin şampuan, Sprey ve yağ karışımıyla devam ediyorum. Bir yıl öncesine kadar saçlarım gözle görülür şekilde canlandı, artık daha dolgun ve teller eskiye göre kalınlaştı. Yağ karışımı hariç, kullandığım ürünlerin hiçbirini tavsiye edemem, çünkü hepsi reçeteli ve kişiye özel verilmiş tedaviler. Yağ karışımı bitkisel olduğu için uygulayabilirsiniz, onda sıkıntı yok. Sorun psikolojikse, cildiyecilerin belli anti-depresanları yazma yetkisi var, ama bunları ağır ilaçlar olarak düşünmeyin. Yine kişiden kişiye değişir ama, yaklaşık 1-2 hafta sonra günlük hayatınızı etkilemeyecek ilaçlar hepsi.

Benim durumum bu şekilde. Başka sorularınız olursa yorum kısmına yazmaktan çekinmeyin, yardımcı olmaktan mutlu olurum.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Tatev Manastırı - Ermenistan

Ermenistan'a nasıl -ve neden- gittiğimden, neler yaptığımdan daha sonra söz edeceğim. Ama önce, sizi bu küçük ülkenin güneyine, 2014 yılında bile insana kendisini Ortaçağ'da hissettiren Tatev manastırına götüreceğim.

***

Cumartesi sabahı, Ermeni arkadaşlarımızın "Soğuk olacak, sıkı giyinin" uyarılarıyla çıkıyoruz Erivan'dan yola. Bu iki hafta süresinde, beraber çıkacağımız son uzun yolculuk. Gideceğimiz 280 kilometrelik bir yol ama, dağlık ve bozuk yollardan gidişimiz 5 saati buluyor.

Yol üzerinde küçük, fakat Ermenistan'ın en güzel şaraplarının yapıldığı Areni kasabasında duruyoruz. Ermenistan'daki çoğu görüntü gibi bu da tanıdık, yol kenarında tezgah açmış, doğal ürünlerini satan teyzeler var. Ev yapımı şarapların yanı sıra, cevizli sucuklar (evet o da bizdekinin aynısı), fındıklar, reçeller, kısacası Anadolu'da seyahat ederken, yol kenarındaki tezgahlarda ne görüyorsanız, aynısı. Midemizi ve ceplerimizi teyzelerin ikramları ve satın aldıklarımızla doldurduktan sonra yola koyuluyoruz; günler artık kısa, yolumuz uzun.






Öğle yemeğine Tatev'e yetişiyoruz. Şehirden kırsala, her kesimde olduğu gibi burada da yemekler değişiyor. Her şey daha doğal, aromalar daha baskın. Hava uyarıldığımız kadar soğuk değil, biraz da öğleden sonra güneşinin, son sıcakların etkisi var. Her yemek sonunda olduğu gibi "Çay, kahve ne alırsınız" sorusu soruluyor, Türkiye'deki çayı bulamamanın verdiği kabullenmişlikle o kadar doğal bir şekilde "Surç!" diyorum ki garsona, yanımda oturan Ermeni arkadaşım gülüyor. Köpüksüz ve az telveli kahvemi alıp dışarıdaki masalardan birine oturuyorum, güneşin ve manzaranın tadını çıkarmak için.

                                                         Tatev'in kanatları: Teleferikten görünenler.

Yemek sonrasında biletlerimizi alıyor ve kendimizi Tatev'in kanatlarına, dünyanın en uzun teleferiğine atıyoruz. Gökyüzü şimdilik bizimle, bir sis bulutu yolda ama karşıya geçmemize, geçerken etrafı izlememize izin verecek gibi. Yüksekten korkan biri olarak elbette çekiniyorum, bir de dünyanın en uzun teleferik hattı diye bir iddia var ki, yenilir yutulur cinsten değil. Ancak manzara o kadar güzel, fonda o kadar tatlı bir müzik eşliğinde tanıtım kaydı dönüyor ki, gevşiyorum. Masal teleferiğe bindiğimiz anda başlıyor zaten, tam altımızda küçük köyler, otlayan hayvanlar, bol kıvrımlı yollar ve alabildiğine yeşillikler var.

Bir uçtan diğer uca, saatte -yaklaşık- 35 kilometre hızla, 15 dakikada geçiyoruz. Normalde araba ile çok daha uzun sürede kat edeceğimiz yolu, 5,7 kilometre uzunluğundaki teleferik hattıyla son derece keyifli bir şekilde alıyoruz. Yolun sonuna doğru, Tatev manastırı sislerin ardından yakınlaşmaya başlıyor, yakınlaştıkça daha masalsı bir hal alıyor.





Teleferikten indiğimiz noktada yine köylü teyzelerin tezgahları var. Bu sefer dağdan toplanmış otlar oluşturuyor çoğunluğu. Tezgahlardan ilerleyerek manastırda alıyoruz soluğu. Burası baştan aşağı tarih, ve yazının başından beri söylediğim gibi, bir masalın parçası sanki. Manastırdan çok kompleks olarak adlandırılan Tatev, dokuzuncu yüzyılda inşa edilmiş, yeni yapıların eklenmesi ondördüncü yüzyıla kadar sürmüş. Ortaçağ boyunca en önemli ruhani merkezlerden biri olan Tatev kompleksi, aynı zamanda bilimin de merkezi olmuş bünyesindeki üniversite ile. Sırasıyla 9, 11 ve 14.yüzyıllarda inşa edilen üç kilisenin yanı sıra, bir de sallanan sütun var ki, depremleri ve manastıra saldırıya geçen düşmanları algılamasıyla oldukça ünlü.







Manastır deyince sadece kiliselerin bulunduğu bir alan olarak düşünmeyin, Tatev başlı başına bir yaşam alanı aslında. İnsanı hayrete düşürecek sığınakların, kaçış noktalarının yanı sıra, -bana göre- en ilginç kısımlardan biri de yağ üretim ünitesiydi. O dönemin insanları, teknoloji olmamasına rağmen müthiş bir düzenek oluşturmuşlar, öyle bir düzenek ki, günümüzde bile anlaşılması zor olacağından, nasıl yapıldığına dair temsili bir videolu anlatım bile var.



Döneme ait bulunanlar, sergileniyor.


Sisin bastırmasıyla manastır, daha da mistik bir hal alıyor. Havanın değişimini bir yandan talihsizlik olarak görsem de, diğer yandan Tatev'i her haliyle görmek hoşuma gidiyor. Kışı sevmeyen ben bile, kar yağdığında burası nasıl olur diye düşünmeden edemiyorum.





İyiden iyiye bastıran soğuk ve akşamın gelmesiyle, dönüş yolu için tekrar teleferiğe gidiyoruz. Bu sefer gidiş kadar şanslı değiliz, bir sis bulutu içinde geçiyor dönüş yolculuğumuz. UNESCO Dünya miraslarından biri, ve Ermenistan'ın turizm alt yapısını geliştirmesi beklenen Tatev manastırına böylece veda ediyoruz.


Fotoğraflar: Aykut Güngör.
Özellikle ona teşekkür ediyorum, onun fotoğrafları olmasa, hiçbir görsel bu yazıyı bu kadar destekleyemezdi.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...