Pages

26 Aralık 2016 Pazartesi

2016 - Okuduklarım

2016 benim kitap hedefi koymadığım bir seneydi. 2013 ve 2014'te hedefler koymuş, iki sene de hedefime ulaştıktan sonra 2015'te farklı bir yöntem denemiştim. Kitaplık Kedisi'nin senelik challenge'ına katılarak kendi listemi oluşturmuş, maalesef başarılı olamamıştım. Sanırım kitap konusunda iç sesimi dinlemek daha iyi geliyor. Bir listeye itaat etmektense, o anki ruh durumum, hangi kitabın beni çağırdığı gibi şeylere dikkat ediyorum. 2015'teki husumetin ardından 2016'da kendimi serbest bırakmaya karar vermiş, mümkün olduğunca elimdeki kitapları okuyarak seneyi geçirmeyi düşünmüştüm. Hal böyle olunca, sayısız, listesiz, dağınık bir sene oldu. 2016'nın sonuna geldiğimiz şu günlerde kayıt tutmak adına bu yazıyı yazıyorum, ortaya neler çıkacak ben de yazarken göreceğim. İyi ki Vikitap var, yoksa hiçbir şekilde takip edemeyecektim okuduklarımı.

Hazırsak başlıyorum.

1. Aziyade - Pierre Loti
2. Ölü Ozanlar Derneği - N. H. Kleinbaum
3. Hikayeler - O. Henry
4. Çünkü Seni Seviyorum - Guillaume Musso
5. Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey - Marc Levy
6. Mutlu Bir An - Emre Güneş
7. Gizemli Yolculuk - Esra Odman İyier
8. Boşluk - Esra Odman İyier
9. Kırmızı Pelerinli Kent - Aslı Erdoğan
10. Köşkteki Esrar - Agatha Christie
11. Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan
12. Afrikalı Leo - Amin Maalouf
13. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit
14. Sputnik Sevgilim - Haruki Murakami
15. Ölüm Diken Üstünde - Agatha Christie
16. Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri - Mehmet Genç
17. Müptezeller - Emrah Serbes
18. Otuzbeş'i Beklerken - Nihat Sırdar
19. Mağara - Jose Saramago
20. Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç
21. Kızlarıma Mektuplar - Emre Kongar
22. Hoşgör Köftecisi - Orhan Veli
23. Bülbülü Öldürmek - Harper Lee

Kitaplar Ocak ayından günümüze okunma sırasına göre sıralandı. Bilançoya gelirsek, 9 yabancı 11 Türk yazar okumuşum. Bu konuda genelde denge oluşturmaya çalışıyorum, yabancı bir yazar okuduysam arkasından Türk yazar okumaya çalışıyorum. 16 roman, 5 öykü, 1 deneme ve 1 çocuk romanı bu seneki kitaplarımı oluşturuyor. Aynı yazarları okumaktansa yenileri denemeyi severim ancak iki yazar için istisna yapmışım, bunlar Agatha Christie ve Esra Odman İyier. Agatha Christie okuduğum bir yazar değildi, hatta iyi bir polisiye okuyucusu bile sayılmam ama keyif aldığımı söyleyebilirim. Özellikle ağır okumaların ardından Agatha Christie molaları bana iyi geldi, devam etmeyi düşünüyorum. Esra Odman İyier'in bir öykü kitabı ve bir çocuk romanı var listemde. Kendisi tarafımdan torpilli olduğu için ne yazsa okurum :) Yine bizzat kendisi çocuk romanı okumanın hayal gücüne katkılarını hep tekrar eder, bu yüzden onun ilk çocuk romanını okumamak olmazdı.

Yeni kitap almamaya çalışmıştım ama listeme baktığımda bu kararıma pek sadık kalmadığımı görüyorum. Vikitap istatistiklerime göre kütüphanemde okunmayı bekleyen 17 kitap var. 2017'ye hedef koymayı düşünüyorum, sanırım hedef koymayı özledim. Kaç kitap hedefi koyacağım henüz bilmiyorum. Ama hedefim doğrultusunda bu 17 kitaptan en az 10 tanesini okumak var. Kitap almayacağım diyemiyorum, yeni yıl yeni kitaplar getirecek, orası kesin.

Yeni yıla girmemize 5 gün varken, bir kitap daha okurum muhakkak, ne okuyacağıma karar veremedim ama. Bülbülü Öldürmek'i yeni bitirdim, önce onun etkisinden kurtulmam gerekiyor sanırım :)

Bol kitaplı bir sene olsun hepimize!

25 Kasım 2016 Cuma

Direnişin Sembolü Masada

İsrail denince akla pek çok şey geldiğinden eminim. Semavi dinler için kutsal olan Kudüs, Müslümanlar için çok önemli Mescid-i Aksa, Akdeniz'in en canlı, en yaşayan şehri Tel Aviv, durumu günümüzde de kritikliğini koruyan Filistin. İtiraf etmem gerekirse, benim de aklımda bunlardan fazlası yoktu. Gitme hayali kurduğum onlarca ülke vardı belki, ama İsrail hiç onlardan biri olmamıştı. Hayat hiçbir zaman planlarımız ve hayallerimiz doğrultusunda gitmediğinden, bir şekilde yolum İsrail'e düşmüştü, bundan elbette şikayetçi değildim. Yeni bir yere gidecek olmanın heyecanıyla araştırmaya giriştim, nerede ne yapılır soruşturdum. Ama dedim ya, hiçbir zaman planlarımız onları yaptığımız şekilde ilerlemez, seyahat ise hep sürprizlere gebedir. İşte bizim de seyahatimizin sürprizi Masada oldu, İsrail denince akla gelen onca şeyden bağımsız olarak.

Gezimizin ikinci gününde, Kudüs'teki otelimizden ayrıldık. Amacımız, Tel Aviv'e gitmeden önce Filistin'e geçmek,sonrasında da deniz seviyesinin 400 metre aşağısındaki, dünyanın tuz oranı en yüksek üçüncü gölü olan Lut Gölü'nü görmekti. Eski şehir yakınlarında bir taksiciyle anlaştık, bize Lut Gölü - Masada - Jericho şeklinde bir rota çizdi. Biraz pazarlıkla, biraz da ısrarla Bethlehem'i de ekledik ve yola çıktık.

İlk durağımız, Kudüs'e 10 km mesafedeki Bethlehem, Arapça ismiyle Beytüllahim idi. Burası Hz. İsa'nın doğduğu şehir olarak biliniyor, İsa'nın doğduğu kilise de bu şehirde olduğundan, oldukça turistik bir bölge olduğu söylenebilir. Vakit darlığından Beytüllahim'i detaylıca gezme fırsatımız olmadı, hızlı bir turla kiliseyi, şehrin ana meydanını ve meydana çıkan sokakları dolaştık. Beytüllahim, ayrı bir yazının konusu.



Beytüllahim'den çıkıp yola koyulduk, rotamızı güneye çevirdik. Güneye indikçe coğrafya değişmeye başladı. Batı Şeria toprakları'ndan İsrail'in güneyine doğru seyrederken, bir yanımızda Lut Gölü göründü, yol kenarında deniz seviyesinden gittikçe aşağı indiğimizi gösteren levhalar başladı. Artık Necef Çölü'nün ortasındaydık, etrafta yalnızca sıcağa dayanabilen palmiye ağaçları ve bize eşlik eden Lut Gölü vardı. Lut Gölü'nün karşı kıyısı Ürdün, iki ülke arasındaki sınır buradan geçiyor, yakınlığına şaşırıyoruz.



Yaklaşık bir buçuk saat sürenin ardından Masada'ya vardık. Bu noktada artık her şeyin kontrolüm dışında geliştiğini söyleyebilirim, Masada rotamızda yalnızca bir durakken, çölün ortasında aşmamız gereken bir dağ oluverdi. Ufak bir şaşkınlığın ardından kendimizi giriş ve tek yön (bu tek yön kısmı önemli) teleferik bileti alırken bulduk. Camdan dışarı baktığımda gördüğüm manzarayı unutacağımı hiç sanmıyorum, kocaman bir dağ, kupkuru, sapsarı... Uzaktan bakınca bir şeride ip gibi dizilmiş insanlar, daha çok karıncalara benziyorlar. Teleferiğe girmeden önce bir salona alınıyoruz, ufak bir film gösterimi var teleferikle çıkacağımız ve daha sonra yayan ineceğimiz dağ hakkında. Masada hakkında edineceğim ilk bilgiler oluyor bunlar.






Hikayeye göre Masada, Romalıların zulmünden kaçan Yahudilerin sığındığı bir tepe. Çıktığınızda buradaki kaleyi ve kalıntıları görüyorsunuz. 70 yılında Kudüs'ü ele geçiren Romalılar, güneye ilerliyorlar ve her şey böyle başlıyor. Üç senelik kuşatmada Yahudiler Romalılara direnmişler, ölünceye kadar savaşmaya ant içmişler. Masada'yı ele geçirmek için son bir hamle ile suni bir yamaç yaptıran Romalılar, buraya saldırmış ve günümüzde hala anlatılan olay gerçekleşmiştir. Yahudiler, toplu intihara karar vermiş ve aralarında 10 kişi seçerek onları bunun için görevlendirmiş. "Bırakın karılarımız kötü yola düşmeden bizden önce ölsünler, bırakın çocuklarımız ölsün, köleliğin acısını tatmadan... Onları öldürdükten sonra karşılıklı olarak birbirimizi öldürelim" diyerek toplu intihar gerçekleştirmişler. 960 kişinin öldüğü Masada'da, yalnızca 2 kadın ve 5 çocuk kurtuluyor, bu hikayeyi de tanıklar anlatıyor.



Kısa filmi izledikten sonra teleferiğe geçiyoruz. Burada belirtmekte fayda görüyorum, biz Kasım ayında gittiğimiz için mevsimsel olarak şanslıydık, fazla sıcağa maruz kalmadık. Rehberimiz, yazın burada havanın 50 dereceye kadar yaklaştığını söyledi. Uygun giyinmekte, mutlaka ama mutlaka spor ayakkabıyla gitmekte fayda var. Güneşten korunmak için şapka, gözlük şart. Elbette içme suyu da. Yükseklik korkunuz varsa hiç tavsiye etmem, ben seyahatimizin sürpriz durağı, bu yazının yıldızı Masada'yı bilsem büyük ihtimalle ya hiç girmezdim, ya da çift yön teleferik bileti alırdım. Teleferikler sağlam, o konuda rahat olabilirsiniz ancak yol son raddede oldukça dikleşiyor, aşağısı ise uçsuz bucaksız çöl, baya korkutucu. Sadece giriş ücreti verip teleferik kullanmadan dağa tırmanıp tekrar inebilirsiniz, ama tırmanan hiç görmedim. Teleferikle çıktıktan sonra tepede kale ve diğer kalıntıları görüyorsunuz, Yahudi direnişiyle gurur duyarcasına dalgalanan kocaman İsrail bayrağını, çölü ve uzaklarda Lut Gölü'nü. Manzara görülmeye değer. Yukarıda biraz soluklanıp, su şişelerimizi doldurduktan sonra inişe geçiyoruz, bizim -özellikle benim- direnişimiz de burada başlıyor.



Yaklaşık 600 metre uzunluğundaki dağdaki patika yoldan inmeye başlıyoruz. Benim korkudan dizlerim titriyor, aşağıya bakmamaya çalışıyorum. Arkadaşlarım ayakkabılarından şikayetçi, sanki düz yoldaymış gibi hızla giden Yahudi çocukları yavaşlatarak iniyoruz aşağı. İyi bir trekkingci iseniz muhteşem bir yol, fotoğrafçıysanız zor bulunan manzara. Ben kendim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, dura dinlene indiğim yolda, bir an hiç bitmeyecek gibi hissediyorum, teleferiktekilere imrenerek bakıyorum. Biraz korkuluklardan, daha çok arkadaşlarımdan yardım alarak iniyorum. İnerken kaç grup tarafından sollandık, üzerimizde kaç teleferik sefer yaptı bilmiyorum. Bana yıllar gibi gelen bir sürenin ardından düzlüğe ulaştık. Artık rahattık, en azından kendi tarihimizde bir Masada trajedisi olmayacaktı.



Tüm zorluklarına, yaşadığım korkuya rağmen Masada benim için güzel bir deneyimdi. İsrail'in hiç bilmediğim bir yönüyle tanıştım,  Masada'dan çok şey öğrendim, en çok da direnmeyi. Teleferikle insem aynı derecede etkili olur muydu, emin değilim. Yahudi direnişinin sembolü olan Masada günümüzde de İsrail devleti açısından çok önemli. Bugün okul çağındaki tüm çocuklar Masada'yı ziyaret ediyor, askerler burada yemin ediyorlar. Sizin de yolunuz düşerse Masada'ya uğrayın, şerefleriyle ölmeyi tercih eden Yahudilere kulak verin derim.

"Masada bir daha düşmeyecek..."

Fotoğraflar: Aykut Güngör 

8 Eylül 2016 Perşembe

En Son

En son buraya ne zaman yazdım hatırlamıyorum bile. Aslında hiçbir yere yazmıyorum, bunu kendime neden yapıyorum ben de bilmiyorum. Geçenlerde Kafa dergisini karıştırırken, "En Son Kafası" gözüme çarptı, belki dedim arayı kapatırız, buraya not düşmüş olurum. Hala burayı okuyan var mı onu da bilmiyorum, kimse okumazsa ben bir gün gelir okurum. O yüzden yazıyorum. Çünkü neden yazmayayım?

En son okuduğum kitap: Bunu bile hatırlamakta zorlandım bir an. Agatha Christie okumuş olmalıyım, Ölüm Diken Üstünde kitabın adı.

En son neye çok güldüm: Snapchat'teki yüz değiştirmelere. Babamla bir tane yaptık, çok güldüm. Serap'a yolladım, bi daha güldüm.

En son kimi çok güldürdüm: Serap'ı güldürmüş olmalıyım. Yine efekt mevzusu.

En son nereye seyahat ettim: Ayvalık'a.

Beni en son mutlu eden şey: Postcrossing'de kartlarımın ulaşmasıyla aldığım bildirim mailleri. Ve tabi alanların teşekkür mesajları.

En son neyin hayalini kurdum: Hatırlamıyorum. Hayal kuramıyorum.

En son izlediğim film: Hababam Sınıfı Tatilde :) Yeni bir film izlemeyeli çok oldu.

En son ne satın aldım: Durum buğdaylı ekmek :/

En son neye çok şaşırdım: Artık hiçbir şeye şaşırmıyorum.

En son neye ağladım: Eski bir fotoğrafa. Fotoğraftan bana bakana. Onun zamansız gidişine, gidişinin üstünden o kadar zaman geçmesine, bi de üstüne hayatın hala devam etmesine ağladım.

En son gördüğüm rüya: Bunu da hatırlamıyorum. Çok zor uyuyorum, sonrasında derin uyuyorum, uyandığımda bir şey hatırlamıyorum.

En son kime çok kızdım: Ona çok kızdım. Hala da kızıyorum.

En son hangi küfürü ettim: Yapacağınız işi s.... (trafikte ettiğim 2 küfürden biri :/)

En son ne yalanı söyledim: "İyiyim."

En son neye çok pişman oldum: İki aydır kağıt kalemi elime almayışıma.

En son mırıldandığım şarkı: Love of my life, you hurt me...

***

Böyle işte. Buralardayım aslında ben. Sadece yazmıyorum.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Meis Tavsiyeleri

Uzun bir aradan sonra, adasever, Yunanistan-sever, dolayısıyla Yunan-adaları-sever sokakkedisi Meis'te görüldü. Bitmek üzere olan Schengen vizesinin son günlerini değerlendirmek, erken tatil yapmak, Meis demişken Kaş'ı görmeyi de ihmal etmemek, bir Akdeniz havası almak gibi amaçlarla güneye indik. Bilmeyenler için Meis, diğer adıyla Kastellorizo ufacık bir ada, dolayısıyla internetten yaptığınız bir aramayla karşınıza benzer bilgiler çıkacaktır. Bu yüzden, kişisel tecrübelerime dayanarak, okuması kolay, pratik bilgiler içeren bir mini liste yaptım. Umarım hoşunuza gider.



Konaklayın: Ada ile Kaş arası feribotla 20 dakika sürüyor, günübirlik giden çok. Fakat benim tavsiyem, adada kalınması üzerine. Bir yerin akşamını görmeden, orayı görmüş sayılmayız, öyle değil mi? Günübirlikçilerin keşmekeşinin ardından, adadaki sakinliği tatmanızı öneririm.

Kalın: Konaklama demişken, bir otelde değil de, pansiyona çevrilmiş tipik ada evlerinde kalın. Suni otel konaklaması yerine, kısa süreliğine de olsa bir adalı gibi yaşayın.



Denize girin: Bu tahmin etmesi zor bir ihtimal değil elbette. Limandan bir sea taxi sorun, sizi St. George's Beach'e götürmesini söyleyin. Adanın dik, kayalık sahillerinin aksine, St. George's'ta şemsiye ve şezlong kiralayıp, yeme içme işini de halledebilirsiniz. Turkuaz denizin tadını çıkarın. (Not: St. George's Beach'i bir Yunanlı ile evli olan Kaş'lı genç bir Türk kızı işletiyor. Buradaki minik kilisede vaftiz törenleri ve hatta düğünler yapılıyor. Ada hakkında en doğru bilgileri, en güzel tavsiyeleri verecektir)

Görün: Hazır deniz taksiye binmişken, sizi Mavi Mağara'ya götürmelerini söyleyin. Hiç beklemediğiniz büyüklükte, enfes bir manzarayla karşılaşacaksınız. Evlilik tekliflerinin yapıldığı, kışın fokların yavruladığı, girişi biraz zor olabilen fakat asla pişman olmayacağınız bir yer bu mağara. Yalnız bunun için sabah saatlerini tercih edin, güneş mağaranın içinde en güzel ışık oyunlarını o saatlerde yapıyor.

Gidin: Adada pek çok restoran var, fakat biz Billy's Fish Tavern ve Athina Restorant'ı deneyebildik. Athina Restorant'ın sahibi Vagelis, sıcakkanlılığıyla gönlümüzü fethetti. Billy's ise aldığımız bir tavsiye sonucu uğradığımız bir yer oldu. Kışın adada açık olan tek restoran olmasının yanı sıra, yerel halkın gittiği yer olmasıyla denemekte karar kıldık.



Yiyin: Yemek tavsiyeleri, gezilerin olmazsa olmazı. Ada kayalıklardan oluştuğu için kaya barbunları şahane. Yine adaya özgü minik çıtır karideslerden denemelisiniz, bildiğiniz tüm karidesleri unutun, bunlar çekirdek gibi! :) Billy's'in yaprak sarmalarını atlamayın, şahane yapıyor.

İzleyin: Meis dendiğinde, 1991 yılında adada çekilen Mediterraneo filmini mutlaka duyarsınız. Ben sürpriz olmasın diye adaya gittikten sonra izledim. İyi ki de öyle yapmışım, tanıdık mekanların yıllar önceki halini görmek çok zevkliydi. Film de oldukça keyifli, adayı seven filmi de seviyor, kesin bilgi!

Tadını çıkarın: Yapılacak en önemli şey elbette bu. Günümüz eğlence anlayışının çok uzağında, sakinlik arayanlar için ada muhteşem bir seçim. İlk başta küçücük, 300 nüfuslu, Yunanistan anakarasına millerce uzakta bir adada kendinizi kapana kısılmış gibi hissedebilirsiniz ama sonra kendinizi adanın o yavaşlığına bırakıyorsunuz. Sabahları adanın tek -fakat çeşit çeşit ürünlerin olduğu- fırınından kahvaltılıklarınızı alın, öğleden sonra siesta vakti gelmeden serinliğin tadını çıkarın, insan nüfusundan fazla olan besili kedileri sevin, limanda frappénizi içerken denizden yaklaşan devasa caretta caretta'ları görüp şaşırın, turkuaz sularda yüzün, tanıdık tanımadık herkesle selamlaşın -çünkü bir süre sonra birbirinize aşina oluyorsunuz- ...

Burası beni kesmedi derseniz, karşısı Türkiye, gezecek çok yer var. Uçak (evet yanlış duymadınız minicik adada havaalanı var) veya feribot yoluyla Rodos'a da geçebilirsiniz. Yalnız uyarmadı demeyin, adanın sakinliğinden sonra Kaş bile metropol geliyor.

sokakkedisi, Akdeniz'de minik bir noktadan bildirdi.

12 Ocak 2016 Salı

Almadım

Denk geleniniz oldu mu bilmiyorum, ben 2015 yılının sonlarına doğru Bir Yıldır Hiçbir Şey Almayan Selma Hekim ile tanıştım.

Tanıştım dediysem, haberine denk geldim. 2015 yılında zaruri ihtiyaçları hariç hiçbir şey almama kararı alan ve bu kararı başarıyla yerine getiren Selma hanımın öyküsü, aynı zamanda blogunda da yer alıyor.

Tüketim çılgınlığına kendisinden başlayarak dur diyen Selma Hekim'in öyküsünü ben çok etkileyici buldum. Alışveriş merkezlerinden haz etmeyen biri olarak, içindeki daha çok, daha da çok tüketmek isteyen canavarı biraz olsun dizginlediğinizde, zamanla alışveriş isteğiniz de azalıyor.

2015 senesine girerken, kendime koyduğum kitap okuma hedefi ile, ben de bir nevi almama kararı vermiştim. Listeme göre tek bir kitap almam gerekiyordu, geriye kalan her şey kütüphanemde mevcuttu. 2015'te bir değişiklik yaparak kütüphanemdeki kitapları okumaya karar vermiş, içimdeki kitap satın almak isteyen canavara dur demek istemiş, yazımı da "Tüm hedeflerimizi gerçekleştirebildiğimiz bir yıl olsun" diye bitirmiştim. Yazımı bitirirken 2015 senesinde tek bir hedefimi bile gerçekleştiremeyeceğime dair bir fikrim yoktu elbette. Seneler sonra ilk defa bir kitap okuma hedefimi tutturamamıştım. Diğer hedeflerime gelince, şu an yeri ve sırası değil ama, 2015 beni öyle bir sarstı geçti ki, hiçbirini gerçekleştirmedim/gerçekleştiremedim. Ama geçen sene ile hesaplaştım, hatalarımı kabullendim ve onlarla barıştım. Bazen gerçekten hata yapmak gerekiyor, en iyi dersleri çıkarabilmemiz için. Ben de öyle yaptım, derslerimi çıkardım, hayıflanmayı kestim, zamanı geriye alamayacağımı bir kez daha anladım.

2016'ya merhaba demek için biraz geç kaldığımın farkındayım. Bu sene her senekinden farklı dileklerle, farklı hedeflerle ve farklı şekilde yeni yıla girdim. Burada sıralamayacağım, ancak hepsi aklımdalar :) Buraya not düşmeye değer olanları elbette yazacağım. Verimsiz geçen bir senenin ardından, buraya daha çok yazmanın da hedeflerim arasında olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bu seneki kitap okuma hedefime gelince; 2016'da kendimi rahat bırakmaya karar verdim. Satın almak istediğim birkaç kitap dışında, yine elimdekileri tüketmeye çalışarak almamaya devam edeceğim.

Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle.

17 Kasım 2015 Salı

Okudum&İzledim: Pi'nin Yaşamı

Bir hevesle başlayıp devam edemediğim Okudum&İzledim köşesinden herkese merhabalar! Şu sıralar oldukça ihmal ettiğim blogumu, yine ihmal ettiğim bir kategori ile canlandırmak istedim.

2015 yılında öncekilerden farklı bir kitap challenge'ı oluşturmuştum kendime hatırlarsanız. Kitaplık Kedisi'nin başlatmış olduğu bu challenge'a katılma sebebim hem hedeflerimde bir yenilik yapmak, hem de kütüphanemde bulunan kitapları okuyarak yeni kitap alma arzumu biraz olsun dizginlemekti. Böylece, Filme Uyarlanmış Bir Kitap için kategorisi için kütüphanemde bulunan Pi'nin Yaşamı'nı seçmiş oldum. Sıcağı sıcağına kitabı okumuşken, bir de filmi izleyeyim dedim. İkisi peş peşe yapılmadıysa detayları hatırlamak zor oluyor, haliyle kıyaslamada da zorluklar çıkabiliyor. İşte benim gözümden Pi'nin Yaşamı; elbette önceliğimiz kitaplar.


Her ne kadar best seller sever biri olmasam da, bir şekilde kütüphanemde yerini alan Pi'nin Yaşamı'nı, popüler döneminin bitmesinden çok çok sonra okudum. Dışarıdan göründüğü kadar hafif bir okuma olmadığını söyleyebilirim, yer yer çok detaylı anlatımlar var. Ben kitabı okurken kafamda canlandırmayı severim, bu kitabı okurken ne Pi'nin salı kafamda tam olarak canlandı, ne de filikada yatan Richard Parker'ı hayal edebildim. Örneğin Harry Potter'ın kafamdaki Hogwarts'ı filmdekinden çok çok daha güzeldir :) Yine de, sonu bilinen bir kitap olarak -bu bir spoiler değil, kahramanımız geçirdiği kazadan kurtulmalı ki hikayesini anlatabilsin- kendini okutan bir hikayeydi. Kitaptaki acımasız gerçekleri sevdim, toz pembe bir tablo çizilmemişti. Yine kitapla ilgili takdir ettiğim bir nokta, okurken anlıyorsunuz ki yazar hikayeye girerken de, olayın ilerlediği süreçte de, yazarken yoğun bir araştırma yapmış. Kitabı hafif bir okuma yapmayanın da bu yoğun araştırma ve içindeki doluluk olduğunu söyleyebilirim. Ben görselde görüleceği gibi İnkılap Yayınları baskısını okudum, çeviriden kaynaklanan tıkanmalar olabilir, diğer baskıları okumadığım için akıcılık konusunda fazla bir yorum yapamayacağım. Zira ne olursa olsun en güzelinin kitabı orijinal dilinde okumak olduğunu kabul etmemiz gerekir. 




Filme gelecek olursak... Çoğu uyarlamaya göre daha başarılı diyebilirim. Richard Parker, bir bengal kaplanı olarak film boyunca gözlerimi kamaştırdı, kedilerin her türlüsüne hayran biri olarak onu sevmemem imkansızdı. Ama ben yine bir detay insanı olarak, kitapta etkilendiğim detayları filmde göremezsem hayal kırıklığına uğruyorum. Film bu açıdan ortalama diyebilirim; kitabı okurken kafamda yer etmiş bazı detayları ekrana yansıt-a-madıysa da, hayalimde canlandıramadığım görselleri çekmekte başarılı olduğu kısımlar da vardı. Örneğin ada sahneleri filmde daha güzelken, Pi ile Richard Parker'ın hayatta kalma mücadelesi kitapta daha uzun tutulmuştu, filmde beklediğimden az yeri vardı. Kitaptaki duygusal geçişlerin, acımasız gerçeklerin yerini filmde efektler ve renkler alıyordu, bunlar da temelde edebiyat ve sinemayı birbirinden ayıran farklılıklar aslında. 

Sonuç olarak, Pi'nin Yaşamı benim için mükemmel bir okuma ve seyir olmamakla birlikte, bir hayal kırıklığı da olmadı. Fikir vermesi açısından, filmin imdb puanı 8.0 ve dört Oscar ödülü almış.

İyi okumalar & iyi seyirler!

30 Haziran 2015 Salı

Benim Sadık Yarim...

Blogummuş!

Şimdi bakıyorum da, onca zaman hiç aksatmadan yazmışım, her ay bir yazı da olsa girmişim. Geçen yaz hayatımda ilk defa yazı boş geçip bir ilki gerçekleştirmişim. Keşke yapmasaymışım, insan bir kere düzeni bozuyorsa, tekrar aynı prensiplerine dönemiyor. Ben de aynısını yaptım, Nisan'dan beri susmuşum.

Ancak şöyle de bir şey var ki, yazdığım onca sayfanın, cümlenin, mecranın arasında en uzun soluklusu blogum olmuş. Bunun yanında kaybolan onlarca yazı ve günlük de var, acısı hala içimde. Neyse ki konumuz bu değil :) Çabuk tüketmeye alıştığımız, okumaya üşendiğimiz -ve evet maalesef bu gruba ben de dahilim- bugünlerde, blogların pabucu dama atıldı. Mikroblog olarak önce Twitter geldi, mertlik orada bozuldu. Şimdi öyle bir hale geldik ki, ben kendi adıma tweet okumaya bile üşeniyorum. 5 yıl kesintisiz tweet okuduktan/attıktan sonra orada da bir süre sustum. Bunun yanında Twitter'ın nefret ettiğim haber bültenlerine dönmesinin de etkisi vardır. Ama Twitter'ın yine de hakkını yiyemem, özellikle Gezi zamanında.

Tweet okumaktan sıkılan bünyem Instagram'da buldu bu sefer kendini, kaldı ki Instagram'ın da hakkını yiyemem; yeni insanlar yeni bloglar keşfettim, gezilecek yeni rotaları aklıma düşürdüm. Kendi paylaştıklarımın altına bir cümle de olsa yazdım. Çünkü yazmak benim için önemli olan, kafamdaki sesler bile yazar gibi konuşur benim. Kaldı ki bir cümle bile bir cümledir, kârdır benim için. Bazen kağıda dökerim, bazen dökmem ama hep bir yazma hali içindeyim, iç sesimle bile.

Bir de klasik yöntemlerle yazdıklarım var, dolma kalemimden süzülen mürekkeple birlikte. Onlar bu ara kendimi en çok özgür hissettiklerim, çünkü insan bazen okunmamak da ister. Hatta sırf bu yüzden, el yazımın kötü oluşu bile mutlu eder beni, benden başka kimsenin okuyamayacak olmasından haz duyarım. Ama yazarım da bir yandan, çünkü hafızam iyi değil -ve gün geçtikçe daha da kötü oluyor- ben bir şekilde onları kağıda dökmek zorundayım. Belki inanırsınız, belki inanmazsınız ama sıcağı sıcağına yazdıktan sonra hemen unutuyorum. Bu anlamda yazmak biraz, hatta baya baya terapi benim için. İçimde tutmam çünkü; ya yazarım, ya da bir muhattabı varsa kendisine söylerim.

Blogum ise, bir portfolyo benim için. Hiçbir zaman popüler bir blogger olmak gibi bir iddiam olmadı, etkinliklere gitmedim, "Bu blog sayesinde çok güzel insanlar tanıdım" demedim. Bunu da sorun etmedim çünkü blog yazmaya bunlar için başlamadım. Kimseyi de bu şekilde yaftalamak istemem, yanlış anlaşılmasın. Dönüp baktığımda ne kadar geliştiğimi gördüm burada. Sonra Bumerang geldi, kendime çeki düzen verdim, hiç beklemediğim kadar ziyaretçim oldu, üzerine reklam aldım, cüzi miktarda para bile kazandım. Hani hep derler ya sevdiğim işi yapıyorum, bir de üzerine para kazanıyorum diye, ben yazdım ve beklemediğim bir şekilde para geldi. Burada yine ihmal ettiğim Ekşi Sözlük'ün de etkisini yadsıyamam, blogumun yayılmasında ve yazdıklarımın anında reaksiyon almasında katkısı çoktur.

Buraya yazmıyorum diye sanılmasın ki hiç yazmıyorum. Ben hep yazıyorum, bazen kafamda, bazen dolma kalemle, bazen sosyal medyada, bazen başka mecralarda. Şu sıralar markalar için içerik de üretiyorum, eminim blogum olmasaydı onu da yapamazdım. Sonra bir de tezim var bitirmemi bekleyen, kuvvetle muhtemel ilk basılı yayınım olacak kendisi. Ben buraya yazmasaydım bunların hiçbiri olmazdı. Ermenistan'a bile blog yazarı olduğum için gidebildim, hayatımın en önemli ve unutamayacağım deneyimini yaşadım, bakış açım değişti. O yüzden buraya gönül borcum var, ne olursa olsun, bugün yaptığım çoğu şey bu blogun sayesinde. Söz vermede de, tutmada da pek iyi değilim, ya yapamazsam diye söz vermeye korkarım ama üzerime yıldırım düşmediği veya blogum hacklenmediği sürece (yapmayın etmeyin ya :(( ) zamanlı zamansız burada olacağım.

140 karaktere inat, hala blog yazan herkese selam olsun!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...