Evet, içinde bir video var ve ben onu atlamışım. İşte düzenlenmiş metin, video ve gerekli tüm unsurlarla:
Kış ayları, seyahat tutkunları için büyüleyici manzaralar ve eşsiz deneyimler sunuyor. İster karlarla kaplı dağlarda kayak yapmak, ister sıcak bir kaçış planlamak isteyin, 2025 kışında keşfetmeye değer en iyi destinasyonları sizin için derledik.
1. Zermatt, İsviçre – Kayakseverler İçin Cennet
Zermatt, dünyaca ünlü Matterhorn Dağı'nın eşsiz manzarası eşliğinde lüks bir kayak tatili sunuyor. Geniş pistleri, Michelin yıldızlı restoranları ve şık butik otelleriyle kış sporlarını sevenler için kusursuz bir rota.
2. Lapland, Finlandiya – Kuzey Işıkları Masalı
Kışın en büyüleyici deneyimlerinden biri, Lapland’de gökyüzünü dans eden Kuzey Işıkları’nı izlemek. Aynı zamanda ren geyikleriyle safari yapabilir, buz otellerde konaklayabilir ve Noel Baba’nın köyünü ziyaret edebilirsiniz.
3. Kapadokya, Türkiye – Karlar Altında Balon Turu
Kapadokya, kışın bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. Peri bacalarının üzerine yağan kar, bölgeyi masalsı bir diyara çevirirken sıcak hava balonlarıyla gökyüzünden bu eşsiz manzarayı izlemek unutulmaz bir deneyim sunuyor.
Bu kış, ister karlarla kaplı dağlarda macera arayın, ister sıcak bir kaçış yapın, kendinize unutulmaz bir tatil hediye edin. 2025’in en özel anlarını bu destinasyonlarda yaşayabilirsiniz!
Soğuk havalarda seyahat ederken, cildinizi de korumayı unutmayın!
Hava değişimleri cildinizi hızla kurutur. Kuruyan ciltler için en büyük sorunlardan biri, cildin elastikiyetini kaybetmesi ve tahriş olmasıdır. Hassas cilde sahip olan kişilerin, özellikle kış aylarında cildine ekstra özen göstermesi gerekir.
Vaseline Gluta-HYA serisi, GlutaGlow ve hyalüronik asit içeren formülü ile 5 günde daha aydınlık ve parlak* bir cilt sağlar. Serum etkili formülü ile ciltte hızla emilir, yağlı ve yapışkan bir his bırakmaz.
Çok çok uzun zamandır buraya bir yazı girmediğimi biliyorum. Ama geri dönmeyi her zamankinden çok istiyorum. Bu blog sayesinde gittiğim Ermenistan projesini anlattığım, Proje Panosu'nda yayınlanan röportajımın metnini buldum. Proje Panosu artık aktif bir site değil, o yüzden röportaj burada dursun istedim. Belki bu vesile ile daha çok yazarım.
***
Merhaba Deniz, seni biraz tanıyabilir miyiz?
Merhaba. 1988 Balıkesir doğumluyum. Işık Üniversitesi Uluslararası
İlişkiler mezunuyum. Aynı alanda yüksek lisansımı Çanakkale Onsekiz Mart
Üniversitesi’nde yapmaktayım.
Sivil toplum ve projelerle nasıl tanıştın?
Kendi kuşağımdaki çoğu kişi gibi ben de sivil toplum ile üniversitede
öğrenci kulüpleri aracılığı ile tanıştım. Kendi kuşağım gibi diyorum, çünkü
şimdilerde sivil toplum ve farkındalık lise, ve hatta ortaokul seviyesine kadar
indi. Genç yaşta proje liderliği yapan pek çok lise öğrencisi görüyorum ve bu
gerçekten çok güzel bir şey.
AB ve gençlik projeleriyle tanışmam ise 2013 yılında, şimdilerde Erasmus+
adı altında toplanan, o dönemde Leonardo da Vinci projesi olarak geçen bir
projeye katılmamla başladı. Almanya’nın Augsburg şehrinde geçirdiğim üç hafta,
projenin bana kattıklarının yanında, yeni projeleri takip etme ve hatta proje
yazma konusunda da cesaret verdi. Henüz bir projenin yazım aşamasında
bulunmadım ama, bir gün bunu da gerçekleştirebilmeyi umuyorum.
Genelde herkes AB projeleriyle Avupa ülkelerine yönelik projelere
katılırken, sen geçtiğimiz dönemde farklı bir ülke ve zor bir konusu olan
projeye katıldın. Bu projeden bahsedebilir misin?
Blog yazarı olarak katıldığım Media Bus Tour projesi, Türkiye - Ermenistan
Normalleşme Süreci kapsamında, iki ülkeden gazeteciler ve blog yazarlarını bir
araya getirerek önyargıları kırmak, birbirimizi tanımak ve anlamak için
yapılmış bir proje. Türkiye’den dört ve Ermenistan’dan dört olmak üzere sekiz
sivil toplum kuruluşunun desteklediği, mali desteğin Avrupa Birliği tarafından
sağlandığı projede, 15 gün boyunca Türkiye’den ve Ermenistan’dan gazeteciler ve
blog yazarları ile seyahat ettik. Bu yıl üçüncüsü gerçekleşen projede ilk defa
Türkiye’nin doğusu yerine batısı programa alındı. Proje kapsamında, Türkiye’de
İstanbul, İzmir, Denizli, Fethiye, Antalya, Adana, Kapadokya ve Ankara’yı,
Gürcistan’da Tiflis’i, Ermenistan’da ise başkent Erivan başta olmak üzere
ülkenin büyük bir kısmını gezdik.
Peki bu projenin Türk ve Ermeni gençliği arasındaki önyargıları kırdığını,
yakındaki uzak komşuyla aramızdaki mesafeleri az da olsa azalttığını düşünüyor
musun?
Proje süresince, özellikle gazeteci arkadaşlarımız hem bulundukları
bölgedeki halkla, hem de birbirleriyle röportajlar, söyleşiler yaptılar.
Projenin amacı, iki ülke arasındaki normalleşme sürecinin gazeteciler, medya ve
sosyal medya üzerinden duyurulmasıydı. Bu noktada projenin amacına ulaştığını
düşünüyorum, hepimiz elimizden geleni yaptık; birbirimizi dinledik ve anlamaya
çalıştık. Sorunlarımızı, ilişkilerimizi kangren eden her ne ise Türk ve Ermeni
kimliklerimizi bir kenara koyarak, yalnızca insan olarak, tarafsızca konuştuk.
Gerek birbirimizle yaptığımız sohbetler ve söyleşilerı, gerekse yerel halk ile
yapılan röportajları, proje süresince ve sonrasında çeşitli medya organlarından
duyurduk. Ermenistan için yakındaki uzak komşu çok doğru ve ne yazık ki üzücü
bir tanımlama. Bugün Türkiye’de, herhangi birine sorsanız Türkiye - Ermenistan
sınır kapısının yirmi yılı aşkın bir süredir kapalı olduğunu bilmeyebilir. Bu
kapının kapalı olması diplomatik ilişkileri askıya almış durumda. Ancak şöyle
de bir durum var ki, yüz yıllarca beraber yaşamış olmanın verdiği bir kültürel
yakınlık var. Proje süresince gördük ki, yıllarca söylenen kadar uzak
değilmişiz. Sınırlar yalnızca devletler arasında var, halklar arasında değil.
Son olarak, bu çok zor projede karşılaştığınız zorluklar ve üstesinden
gelme yöntemleriniz nelerdi?
Sizin de söylediğiniz gibi, katıldığımız zor bir projeydi. Çünkü hepimiz,
her iki millet de bize söylenen, öğretilenden daha fazlasını bilmiyoruz. Onbeş
gün, az bir süre gibi gözükse de, bir grupla gece gündüz yollarda olmak
gerçekten zor. Ancak birini seyahatte tanırsınız derler ya, biz de bu seyahatimiz
süresince birbirimizi tanıdık. Evet, ben Ermenistan yerine dost ve kardeş ülke
Azerbaycan’a da gidebilirdim, bu benim için çok da kolay olurdu. Ama çoğu
insanın aksine, ben elimi taşın altına koymayı tercih ettim. Bugüne kadar tüm
bildiklerimi, duyduklarımı, okuduklarımı bir kenara bırakarak, önyargılardan
sıyrılarak komşu ülkeyi anlamaya çalıştım. Ağrı Dağı’na onların gözünden
baktım, sokaktaki, çarşıdaki, pazardaki insanlarla dedelerinden öğrendikleri
birkaç kelime Türkçe ile iletişim kurdum. Projede teknik açıdan herhangi bir
zorluk veya sıkıntı çektiğimizi söylersem yalan olur, ancak manevi açıdan
hepimiz, hem Türk hem de Ermeni katılımcılar açısından zor bir süreçti. Onlar
bir zamanlar dedelerinin, büyük dedelerinin yaşadığı toprakları gördüler, biz
bir zamanlar beraber yaşadığımız, kapı komşumuz olan ama şimdi hiç
tanımadığımız insanları tanıdık. Soykırım gibi hassas bir konuyu birbirimizi
suçlamadan konuştuk, bu topraklarda yaşanmış acılardan söz ettik, milliyet
farkı gözetmeksizin ölenleri andık. Etrafına kulaklarını kapatıp karşındakinden
nefret etmek çok kolay. Fakat bu onbeş gün süresince biz, birbirimize en ufak
bir saygısızlık yapmadan en hassas konuları konuşabildik. Bunu da,
karşımızdakini etnik bir kimliğin mensubu yerine bir insan olarak görerek
başarabildiğimizi düşünüyorum. Önyargılarından sıyrılabilen, aşırı milliyetçi
olmayan ve insanı yalnızca insan olarak görebilen herkesin bunu yapabileceğini
rahatlıkla söyleyebilirim. Hayat birbirimizden nefret etmek için çok kısa, iş
her ne kadar devletlerde bitse de, bizim çabalarımız denize düşen bir damla
olsa da, o damlanın geniş halkalar yayacağını ve bütün denizi etkileyeceğini
biliyoruz.
Umarız ki, hayatın ufuk açıcı çalışmaların içinde yer alarak devam eder.
Kitap almama serüvenim, ufak kaçamaklarla da olsa devam ediyor. Bu seneki okuma hedefimde yine kütüphanemdeki kitapları okumak var. Genel olarak bir yerli bir yabancı yazar şeklinde ilerliyorum, onun dışında bir okuma planım yok. Yaratıcı Yazarlık ve Okuma kursundaki okuma listesindeki kitapları da araya serpiştiriyorum, her ay bir kitap okuduğumuzdan fazla etkilemiyor mevcut durumumu.
Dediğim gibi, sabit bir okuma listem yok, kitaplığıma gidiyorum, beni ne çekerse onu alıp okuyorum. İçimde her şeyin bir zamanı olduğuna dair bir inanç var. Bir kitabı o an okuyamıyorsam, doğru zamanın gelmediğini düşünüyorum. 2009 yılında alıp yarım bıraktığım Limon Ağacı da bu kitaplardan biri oldu.
Pegasus Yayınları'ndan çıkan gözden geçirilmiş 6.baskısıydı bende olan kitap. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü ilk baskılarda çeviri kaynaklı çok sıkıntı yaşanmış. Benimki gözden geçirilmiş diye belirtilmiş olsa da, yazının devamında anlatacağım bazı eksiklikleri hala vardı.
Limon Ağacı'nı neden 8 sene sonra okumayı seçtim bilmiyorum. Genelde yarım bıraktığım kitaplara dönmüyorum. Ama sanırım benimki kitaba bir şans daha vermekti. İsrail ve Filistin'i gidip gördükten sonra bir şans daha verebilirim diye düşündüm. Kafamda soru işaretleri hala vardı, çünkü Limon Ağacı yarım bırakma konusunda kötü bir şöhrete sahip. Pek çok yorumda "Okuyamadım, yarım bıraktım, hiç sarmadı" gibi şeyler okuyabilirsiniz. Ben son zamanlarda yaptığım birkaç ağır okumanın ardından üstesinden geleceğimi düşündüm ve böylece kitabı sonunda bitirebildim.
Öncelikle belirtmem gerekir ki, Orta Doğu'ya ilgi duymayan birinin okuması çok zor. Arka kapağı okuduğunuzda kitap bir roman izlenimi uyandırıyor. Tarihin kurguya yedirildiği romanları ben de tercih ederim, ama bu kitapta daha çok hikaye tarihin içine serpiştirilmiş. Beklentinizi akıcı bir Orta Doğu hikayesi minvalinde tutmayın. Bol bol tarih okuyacağınız, içinde hem siyasi aktörlerin hem de roman karakterlerinin bulunduğu bir kitap.
Kitabın ilk çevirisi nasıldı bilemiyorum, ama benim okuduğum baskıda başını kaçırdığım, anlam düşüklüğü olan uzun cümleler vardı. Başa dönerek birçok paragrafı tekrar okudum. Dipnot kullanılmamıştı, bu kadar çok tarihi bilginin ve iki kültüre ait farklı terimlerin bulunduğu bir kitapta açıklamalar olması gerekirdi. Okuyucu her şeyi bilen kişi değildir, dipnotlar ve açıklamalar okumayı kolaylaştırır. Bu benim için büyük eksiklikti, zaman zaman okumayı kesip neyin ne olduğuna baktığım oldu.
Ben okuyucu olarak karakterleri daha çok görmek isterdim. Tarihi anlatılarla oldukça bölünüyor kitap. Çektiğim bir diğer sıkıntıysa, bölümler çok uzundu. Bu tamamen benden kaynaklanan bir sıkıntı da olabilir, ben bir bölümü yarım bırakmayı sevmiyorum, bölümü bitirmem gerek mutlaka. Bölümlerin makul uzunluklarda olması benim okumamı kolaylaştırır. Limon Ağacı'nda bölümler fazla uzundu, kitaptan kopmamak için okumam gereken bölümleri günlere böldüm, sık sık bölümün bitmesine kaç sayfa kaldığını kontrol ettiğim oldu.
Kitabın iyi yönleri yok muydu? Elbette vardı. Okuyan herkesin hemfikir olduğu üzere, kitap tamamen tarafsız bir şekilde yazılmış. Hiçbir tarafı güzellemiyor ya da kötülemiyor. Her şeyi olduğu gibi anlatmış. Zor bir coğrafyada, böyle hassas konularda bir kitap kaleme almak hiç kolay değil. Ayrıca böyle bir kitabı yazmak ciddi bir araştırma gerektiriyor. Konu sadece İsrail - Filistin meselesi değil, Bulgaristan'dan Yahudi göçleri, Osmanlı Devleti ve sonrasında İngiliz denetimi altında Filistin yılları, sürece dahil olan Ürdün, Suriye, Mısır gibi ülkeler de kitapta yer buluyor. Tüm bunları toparlamak elbette basit değil, emek sarf edildiğini görebilirsiniz. Yazar bu tarihsel süreç ile hikayeyi iyi harmanlamamış olabilir, bu da okumayı zorlaştırıyor ancak asla boş bir kitap olmadığını görüyorsunuz.
Son olarak, kitapta detaylı bir harita da görmek isterdim. Okurken zihinde canlandırmayı sağlardı.
Benim Limon Ağacı ile ilgili düşüncelerim bunlar. Yıllar sonra yarım bıraktığım bir kitabı bitirdiğim için mutluyum. İsrail ve Filistin'i gördükten sonra bazı kısımları kafamda canlandırmam daha kolay ve yer yer keyifli oldu. Beklediğim akıcı okuma değildi belki ama, fazla süründürmeden bitirebildim. Orta Doğu'ya ilginiz varsa okuyabilirsiniz.
Sonunda 10.güne geldim. Üzerimde challenge'ı bitirmenin mutluluğu var. Aslında şu sıralar birden çok challenge var yaptığım, sadece blog yazmak anlamında söylemiyorum. İnternet üzerinden takip ettiğim bir dünya tarihi kursu (bu kurslar üzerine de yazmak istiyorum bir ara), bitirmeye çalıştığım derleme bir kitap -her gün bir bölüm okuyorum bu yüzden-, her gün yapmam gereken bir yazı egzersizi, önümüzdeki haftaya okumuş olmam gereken ve çook ağır ilerleyen bir başka kitap... Ama ilk biten bu challenge olacak.
Son gün için konu herkese söylemek istediğim bir şey olmuş. Ulusa sesleniş gibi bir şey :) Gerçi buradan kaç kişiye sesleniyorum, kimler okuyor bilmiyorum. Kendi kendime konuşur gibi yazıyorum ama, çok da dert değil aslında. Bir gün bir yerde birinin karşısına çıkarım.
Bugün yalnızca şunu söylemek istiyorum: Sevgili burayı okuyan herkes, burada olduğun ve okuduğun için teşekkürler.
İtiraf etmem gerekiyor ki bu challenge beni zorladı. Yazmak değil derdim ama her gün yazmak apayrı bir disiplin. Blog yazmak konusunda da performanstan düşmüşüm, nerde 30 günlük challenge'ları takır takır yazan ben, nerede şimdiki ben. Yine de pes etmek yok, yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim. 9.gün ile buradayım. Hayattaki iki başarım bakalım nelermiş :)
Hayatımın hiçbir döneminde çok iddialı olmadım, muhteşem başarılara imza attım diyemem. Tabi bir diğer konu, neyi başarı olarak gördüğünüz. Kimileri için üniversiteyi bitirmek başarıyken, kimileri için evlilik bir başarı olabiliyor. Veya daha soyut şeyleri başarı olarak görebiliyoruz, sanırım ben de onlardanım.
Burada elimden geldiğince kişisel şeyler paylaşmaya çalışıyorum, toplumsal veya siyasi konulara girmemeye çalışıyorum. Ama kabul etmek gerekir ki, günümüz Türkiye'sinde en büyük başarı hayatta kalmak. Yaşıyorsak, bu başarı hepimizin.
İkincisi ise, edindiğim tüm dostlukların kalıcı olması. Buna başarı mı dersiniz, şans mı dersiniz bilmiyorum. Ama arkadaşlık konusunda şansım hep yaver gitti, yakın arkadaşım, dostum dediğim o birkaç kişiyle seneleri devirdim. Kopmadık ve bunu beraber başardık. En eskisi bu sene 23 yıllık olacak, 28 yaşındayım bu arada.
8.Güne gelirken... 3 kişiye adanmış 3 şarkı paylaşacağım. Bu favori şarkı seçmekten çok daha zor.
Sezen Aksu - Yine mi Çiçek
Bu Sinancığımın şarkısıydı. Şimdi onu tanıyan kim varsa, bu şarkıda onu hatırlıyor, biliyorum. Daha güzel bir yerde olduğunu umuyorum. Elbet bir gün...
Eric Clapton - Tears In Heaven
Bu şarkı ve Wonderful Tonight beni hep ergenliğime götürür. Tears In Heaven'ı Serap çok sever. Bu onun şarkısıdır, Wonderful Tonight benim :)
Muse - Feeling Good
Kendimi iyi hissettiğim günlerde kendime çaldığım bir şarkı bu. Bana iyi geliyor. Size de iyi gelsin, dinleyin :)
***
Kolay gibi görünen ama zor bir challenge oldu benim için. Müzik dinleyen, şarkılara anlam yükleyen, şarkılarla birilerini hatırlayan biri olmama rağmen, özellikle üçüncü şarkıyı bulmakta zorlandım. Onu da size armağan ettim. Yüksek sesle dinleyin!
Bugünkü challenge konusu beni gülümsetti. Beni mutlu etmenin 4 yolunu anlatacağım.
***
1. Elbette güzel bir hediye. Büyük bir şey değil ama, düşünülmek önemli. Belki uzun zamandır aradığım bir kitabın eski bir baskısı, belki göndermem için bir kartpostal, belki yurtdışı seyahatinizden bir magnet. Küçük ama anlamlı bir şey.
2. Beraber geçireceğimiz güzel bir gün. Çok basit aslında, belki çıkacağımız kısa bir seyahat, kısa bir yol, yiyeceğimiz güzel bir yemek, eğleneceğimiz güzel bir akşam. Fazlasını aramıyorum.
3. Gittiğiniz yerden yolladığınız bir kartpostal. Hele bir de oradan yollandıysa şahane!
4. Bir sokak hayvanına şefkat gösteren, onun hayatını kurtaran, onu besleyen, seven biri beni mutlu eder. Hani olur ya bazen, böyle bir huzur anına denk gelirsiniz. İşte o anlar beni en çok mutlu eden şeylerden biri.
Artık challenge'ın yarısını geçmiş bulunuyoruz :) 6. günde, karşı cinste ideal 5 özellik söylemem isteniyor. Yine zor soru :) Fazla üzerine düşünmeden, aklıma geldiği şekilde yazacağım.
***
1. Dürüstlük. Evet bunu fazla açmaya gerek yok sanırım. İlk aklıma gelen bu oldu, sanırım en çok ihtiyacım bu olduğu için.
2. Açık sözlülük. Başta dürüstlükle benzer gibi görünse de, aslında değil. Ne demek istendiğini kıvırmadan, uzatmadan söylenmesi benim için önemli. Kendim de çok düz mantık düşündüğümden, Bizans oyunlarına, taktiklere, blöflere gelemiyorum. Ne düşünüyorsan onu söyle!
3. Komiklik. Aslında sadece karşı cinste değil, beraber vakit geçirdiğim, sevdiğim herkesle gülebilmek benim için çok önemli.
4. Ağzı sıkılık & Ketumluk. Bu ikisini aynı maddeye koyuyorum. Belki babamdan gelen bir şey ama, çok konuşan erkeğe alışık değilim. Babamın ağzından o istemedikçe kimse tek bir laf alamaz ve asla boş konuşmaz. Boş konuşmanın her türlüsü başımı şişiriyor ve gevşek ağızlılığa hiç dayanamıyorum.
5. Vicdanlı olmak. Yine karşı cinsi kıstas almayarak söylüyorum, vicdanı olmayan bir insandan korkarım. Vicdansızdan her şey beklenir çünkü.
***
En sevmediğim şeydir şunu yapanla olmaz/böyle olanla olmaz demeyi ama, challenge uğruna o itici insanlardan biri olmamışımdır umarım :)
Ben iki günlük fire versem de, beşinci gün yazısı için buradayım. Bu da demek oluyor ki Challange'ın yarısına geliyorum.
Bugün çocukluğumdan altı anıyı yazmam gerekiyor. Bir çırpıda altı çocukluk hikayesi iddialı bir sayı. Kafamda hiçbir şey yok, ama deneyeceğim.
***
1. İlkokuldayım. Birinci sınıfın ilk zamanları. İki arkadaşımla minicik okulun arka bahçesine giriyoruz. Neden bilmiyorum, buraya 1.sınıfların girmesi yasak. Üç tane 4.sınıftan kızla karşılaşıyoruz. Bir tanesi "Buraya 1.sınıflar giremez küçük Deniz" diyor. Gözlerim kararıyor, kızın uzun saçlarına yapışıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum.
2. Annemin çalıştığı bankaya müfettiş gelmiş. Orada olmasından hiç hoşlanmıyorum. Yavaşça yaklaşıyorum, "Sen kimsin?" diyorum. "Ben müfettişim" diyor, "Annene not vereceğim". Cevabı hoşuma gitmiyor. "Bana bak" diyorum, " Benim babam avukat. Anneme iyi not ver, yoksa seni hapse attırırım."
3. Altınoluk'tayım. Serapla bahçede oynuyoruz. Hiç sevmediğimiz üst komşu geliyor, zaman zaman çıktığımız terasa çıkmamamız için bizi uyarıyor. "Tepemizde çok gürültü yapıyorsunuz" diyor. Terasa çıkıyoruz. Öncekinden beter gürültü yapıyoruz.
4. Belki net bir olay değil ama, çocukluğum deyince aklıma gelen sahnelerden biri. Kuzenlerim Can abim ve Cem abimle Bursa'daki evin altını üstüne getiriyoruz. En çok eğlendiğim anlardan.
5. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Yine Altınoluk'ta, annem bisiklete binmeyi öğretiyor. Can abimden kalan sarı bisikletimi süslüyorum. Tam bisiklete binmeyi öğreniyorum, bahçe kapısının önünde fena düşüyorum. Düşüp de bir yerimi kırma korkusu ağır basıyor. Bir daha bisiklete binmiyorum.
6. 9 yaşındayım. Barış Manço Balıkesir'e gelmiş. Otel Basri'de kalıyor, biz de o gece otelde olan bir yemek için oradayız. Alicemle lobide oynuyoruz. Büyük salona koşuyorum, tam köşeyi dönüyorum, Barış Manço ile burun buruna geliyorum.
***
Yazdıklarım yaramaz bir çocuk olduğum izlenimi verebilir, nedense yazarken içinde hep bi ekşın olan şeyleri seçmişim. Her çocuk kadar yaramazdım belki. Ama onun dışında sıkça kendi iç dünyasına kapanan ve böyle anlarda sakin bir çocuktum.
4. Güne gelmişken... 7 hayal sorulmuş. Hayalleri, hedefleri açık etmeyi pek sevmem aslında, biraz batıl inançlıyım bu konuda. Ama ufak tefek şeyleri paylaşmakta sıkıntı yok, öyle değil mi? :)
İlk hayalim, daha barışçıl bir coğrafyada yaşamak. Yani, barışın olduğu bir yere göçmek değil, yaşadığım yere barışın gelmesi. İnsanların bir hiç uğruna ölmemesi, bunun için savaşmaması. Birbirimize şüpheyle bakmamak istiyorum sonra, bu insandan bana zarar gelir mi, şimdi burada bir bomba patlar mı dememek istiyorum. Bir kadın olarak korkmamak istiyorum, güven içinde sokağa çıkmak, özgür olmak...
İkinci olarak, adalet istiyorum. İlahi adalet var mı bilmiyorum, bu konudan eskisi kadar emin değilim. Bu düşüncemde yanılmak istiyorum. Herkes ektiğini biçse, kafi :)
Önümü görmek istiyorum. Bu belirsizlikte, bu kaosta gelecekte neler olacağını kestiremiyorum. Gelecekten daha emin, daha umutlu olmak istiyorum. Bu da üçüncü hayalim.
Daha çok yazmak istiyorum. Yazdıklarım yayınlansın istiyorum. Kim istemez ki?
Yola çıkmak istiyorum. Hayalimdeki yolculuğa çıkmak istiyorum.
Huzur bir hayal midir bilmiyorum. Ama en çok o iç huzuru istiyorum.
Son olarak, daha iyi bir dünya hayal ediyorum. Önyargısız. İnsanların birbirine tahammül edebildiği, karşısındakini anlamaya çalıştığı, onu bir uyruk olarak değil de bir insan olarak gördüğü bir dünya istiyorum. Hayal olarak kalır mı?
***
Sosyal mesaj vermeli mi oldu? Bilmiyorum, hayallerim de kişiselden genele evrilmiş durumda. Düşünmedim, tasarlamadım, içimden geçenleri yazdım. Belki biraz özele girmemeye çalıştım, ama yalan söylemedim :)
3.günde, değer verdiğim sekiz insan sorulmuş. Cevaplaması zor, sekiz kişi nasıl seçilir bilmiyorum. Annem babam ilk sırada elbette. Geriye 6 kişi kalıyor, onlar da "Sana ihtiyacım var" dediğimde yanımda olanlar, leb demeden leblebiyi anlayanlar, hiç görüşemesek de bir araya geldiğimizde dün berabermişiz gibi devam edenler, alınmayanlar kırılmayanlar, yıllara meydan okuyanlar. İsim vermeye çok da gerek görmüyorum, onlar kendilerini biliyorlar. Hele bir de kardeşiniz yoksa, daha çok bağlanıyorsunuz, sizi evcilleştirmelerine izin veriyorsunuz.
Listemiz burada dursun, ben ikinci soruya geçiyorum: Gitmek istediğim 9 yer.
Öncelikle söylemek isterim ki, durumum tam olarak budur :) Ama "İlla ki dokuz yer söyleyeceksin" diyor Challenge, ben de yazıyorum:
Çocukken babamla çokça atlas karıştırırdık. Şehir bulmaca en sevdiğim oyunlardan biriydi. Türkiye'deki şehirlerin çoğunu o zaman öğrendim diyebilirim. Sonra dünya haritalarına dalar giderdim. Orada bir yer vardı ki, şimdi düşününce, en az o günler kadar gizemli buluyorum. Buzul ada Grönland... Neden bilmiyorum, ulaşması zor olanın çekiciliği mi acaba. Hem de bu kadar yaz çocuğuyken.
İkincisi yine zor ulaşılan, yine bir ada. Yine nedenini bilmiyorum, Madagaskar. Malta'da dil okulunda öğrenciyken tanıştığım Madagaskarlı Eric olabilir belki nedeni. Anadili gibi Fransızca konuştuğunu duyduğumda şaşırmıştım, bir Fransız kolonisi olduğunu bilmeden. Sonra araştırınca, bütün dünyadan farklı doğasıyla beni meraklandıran yerlerin başında geldi Madagaskar.
Kuzey Kore, yine elbette gizeminden dolayı. Bu kadar kapalı olmak nasıldır, bir gün sistem değişip dünyayla tam anlamıyla etkileşime girdiklerinde nasıl bir travma oluşur insanlarda, çok merak ediyorum.
Güney Afrika Cumhuriyeti, evet hala :) Sonra Tanzanya, Freddie Mercury'nin doğum yeri. Güney Amerika, belki Şili, sırf şeklinden. Yine arşivi karıştıracağınız üzere, uğruna dirseğimi sakatlayıp gidemediğim Sicilya.
Hiç mi Türkiye yok? Elbette var. Şehir ayırt etmeksizin Karadeniz. Zonguldak'tan ötesini görememiş olmam çok üzücü. Bir de Kars, tabi ki doğu ekspresi ile.
***
2012'de yaptığım challenge'de de buna benzer bir soru vardı. Linki burada :) İçlerinde gittiklerim ve hala gitmediklerim var, onlar da listede yerini koruyor.
İnanılır gibi değil, loş yurt odamda ilk yazımı girdiğim günden bu yana 8 yıl geçmiş. Benimle beraber bu blog da büyüdü, bu blogla yazmayı öğrendim. Bazen kendi kendime konuşur gibi yazdım, bazen kendimce bildiklerimi aktardım. Yazı yazarak para kazanabileceğimi bile gördüm. Astronomik rakamlar değildi elbette, ama mütevazı blogumla bile para kazanabileceğimi öğrendim. Yine blogum sayesinde bir projeye kabul aldım, "blog yazarı" ünvanı ile hiç tahmin etmeyeceğim bir ülkeye gittim, unutamayacağım günler yaşadım, arkadaşlıklar edindim.
Şimdilerde bloglar biraz atıl kalsa da, ben de günümüz trendlerine uyup eskisi gibi yazmasam da blogumu uzaktan uzağa hep takip ettim. Neler okunmuş, kim ne yorum yazmış, kaç tık almış... Eskisi gibi yazmasam da iyi bir blog okuyucusu olmaya devam ettim. Birileri yazdıkça buralar hep var olacak çünkü.
Ben de sekizinci yıl şerefine 10 günlük mini bir challenge başlatıyorum. Epeydir aklımda vardı, blogumun doğum ayı olan Şubat ayına kısmetmiş. Yıllar önce daha kapsamlısını yapmıştım, şimdiyse üzerimdeki pası atmak istiyorum. Biraz hareketlensin buralar.
1. Gün: Kendinizi 10 sıfatla tanımlayın
Başta hayvansever, bilhassa kedisever, kitap kurdu (bu çok kullandığım bir sözcük değil aslında, ama madem sıfatlardan gidiyoruz, pek çok kullanmadığım sözcüğü kullanacağım burada), gezgin, eski rocker (kim kaldı!), yazar/blogger, üşengeç, aylak, dik kafalı ve detaycı.
Kürk Mantolu Madonna, hakkındaki tüm tartışmalar bir yana, başrolü olduğu paylaşımlar yüzünden belki de pek çoğumuza "Eeehh, yetti artık" dedirten bir kitap oldu. Kitabın sosyal medyadaki bu medyatik yüzü rahatsız edici elbette, ama gerçek olan şu ki, hala en çok satanlarda olmayı ve bu kadar sevilmeyi hak ediyor.
Ben kendi adıma, sadece Kürk Mantolu Madonna'yı değil, Sabahattin Ali'yi, özellikle onun öykülerini çok seven biri olarak kitabı başka bir (hatta iki) açıdan anlatmak istiyorum.
Kürk Mantolu Madonna'yı okumak, hiç kuşkusuz zevk aldığım bir süreçti. Damakta bıraktığı Sabahattin Ali okumanın tadı bambaşka. Ne yazarsa yazsın, yazarın dilinin beni sarmaladığını hissetmişimdir. Ama klasik okumanın ötesine gitmek istedim ve Seslenen Kitap uygulamasıyla Mert Fırat'ın sesinden dinledim. Yaklaşık 6 saat süren kitabı Mert Fırat çok güzel seslendirmiş. Otobüs yolculuğunda müzik dinlemek yerine kitap dinlemek değişiklik oldu, keyifliydi diyebilirim. Kürk Mantolu Madonna ilk sesli kitaplarımdan biriydi. Sesli kitap ayrı bir yazının konusu, ama ilk kez deneyeceklere daha önce okudukları bir kitapla başlamalarını öneririm. Ben de aynı düşünceyle Kürk Mantolu Madonna'yı satın aldım, sevdiğim kitabı bir de dinlemeyi tecrübe ettim.
Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi ise Kürk Mantolu Madonna'yı İngilizce okumam oldu. Bir kitabı anadilinden okumak elbette en güzeli. Ama ben kitabı Alman bir arkadaşıma hediye etmek istedim, Penguin Classics'ten çıkan çevirisini görünce almadan edemedim. Kitabı hediye etmeden önce hem meraktan hem de okuyacak arkadaşım için açıklayıcı notlar almak için ben de okudum. Sevdiğim bir kitabı İngilizce okumak benim için de farklı bir deneyim olacaktı üstelik.
Başta kitabın çevirmenlerine baktım, iki çevirmenden birinin Türk olmasını bekledim açıkçası. Kafamda kitabı okurken Sabahattin Ali'nin dilini hissedememek, Raif efendinin naifliğinin kitaba geçirilmemesi gibi soru işaretleri vardı. Bir neden de, Türkçe'nin hakim olması zor bir dil olmasıydı. Bu yüzden, bir çevirmenlerden birinin ana dilinin Türkçe olmasını bekledim. Ama araştırdığımda, iki çevirmenin de Türk edebiyatının en köklü eserlerini çevirdiklerini gördüm. Yine çevirmenlerden birinin çocuk yaşta Türkiye'ye geldiğini ve burada büyüdüğünü okudum. Çocuk yaşta dilimizi öğrenmiş olmasına güvenerek ön yargılarımı bir kenara attım ve kitaba başladım.
Madonna in a Fur Coat benim için de başlı başına bir deneyimdi. En başta kendime didaktik davranarak bilmediğim kelimelerin karşılığına bakmaya zorladım kendimi, bu sefer okumadan tat alamadım. Birkaç sayfa sonra bunu bıraktım, üniversitede makale okurken kullandığım yönteme geri döndüm: bir metni anlıyorsanız, her kelimesini sözlükte aratmak zorunda değilsiniz. Eğer kelimeyi hiçbir anlama yoramıyorsanız veya metinde sık geçen bir kelimeyse sözlüğe bakabilirsiniz. Kelimelerin karşılıklarına bakmayı bırakmak beni rahatlattı ve okumamı hızlandırdı, elbette daha önce kitabın Türkçe'sini okumamın da bunda etkisi vardı, bazı yerleri yorumlamak daha kolay oldu benim için. Çevirinin kalitesine gelince; İngilizce olsa bile Sabahattin Ali okuduğumu hissettim, bu benim için yeterliydi.
Kitapta gözlemlediğim tek eksik, benim arkadaşım için tuttuğum notların içerikleriydi. Bunlardan bazıları dipnot olarak belirtilebilirdi. Örneğin kitapta Raif Efendi'ye neden bey değil de efendi dendiği anlatıcının da bahsettiği bir şeydi. Ben bu bey ve efendi sıfatlarını açıklamak zorunda kaldım. Kitabın içinde kullanılan bazı Türkçe kelimelere (lira, kuruş, rakı) açıklama getirilebilirdi veya Ramazan, teravih gibi kavramlar yine bir dip notta anlatılabilirdi. Bu çevirmen hatası değil editörün atladığı bir kısım olabilir diye düşünüyorum.
Özet olarak, Instagram'da kahve ile paylaşmalı okumalardan farklı deneyimler yaşadım, Kürk Mantolu Madonna'yı hem dinleyerek, hem başka bir dilde okuyarak. Arkadaşımın düşüncelerini ise ayrıca merak ediyorum. Bakalım benim memleketimden, onun yaşadığı şehre uzanan bu hikayeyi nasıl bulacak.
***
Kitabı okumayanlar için not: Popüler olmasına karşılık ön yargıları hak etmeyen bir kitap. Herkes hayatında bir kere Sabahattin Ali okumanın tadına varmalı diye düşünüyorum. Madonna'yı yanlış anlayan ekran yüzlerine ise itibar etmeyiniz.
2016 benim kitap hedefi koymadığım bir seneydi. 2013 ve 2014'te hedefler koymuş, iki sene de hedefime ulaştıktan sonra 2015'te farklı bir yöntem denemiştim. Kitaplık Kedisi'nin senelik challenge'ına katılarak kendi listemi oluşturmuş, maalesef başarılı olamamıştım. Sanırım kitap konusunda iç sesimi dinlemek daha iyi geliyor. Bir listeye itaat etmektense, o anki ruh durumum, hangi kitabın beni çağırdığı gibi şeylere dikkat ediyorum. 2015'teki husumetin ardından 2016'da kendimi serbest bırakmaya karar vermiş, mümkün olduğunca elimdeki kitapları okuyarak seneyi geçirmeyi düşünmüştüm. Hal böyle olunca, sayısız, listesiz, dağınık bir sene oldu. 2016'nın sonuna geldiğimiz şu günlerde kayıt tutmak adına bu yazıyı yazıyorum, ortaya neler çıkacak ben de yazarken göreceğim. İyi ki Vikitap var, yoksa hiçbir şekilde takip edemeyecektim okuduklarımı.
Hazırsak başlıyorum.
1. Aziyade - Pierre Loti
2. Ölü Ozanlar Derneği - N. H. Kleinbaum
3. Hikayeler - O. Henry
4. Çünkü Seni Seviyorum - Guillaume Musso
5. Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey - Marc Levy
6. Mutlu Bir An - Emre Güneş
7. Gizemli Yolculuk - Esra Odman İyier
8. Boşluk - Esra Odman İyier
9. Kırmızı Pelerinli Kent - Aslı Erdoğan
10. Köşkteki Esrar - Agatha Christie
11. Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan
12. Afrikalı Leo - Amin Maalouf
13. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit
14. Sputnik Sevgilim - Haruki Murakami
15. Ölüm Diken Üstünde - Agatha Christie
16. Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri - Mehmet Genç
17. Müptezeller - Emrah Serbes
18. Otuzbeş'i Beklerken - Nihat Sırdar
19. Mağara - Jose Saramago
20. Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç
21. Kızlarıma Mektuplar - Emre Kongar
22. Hoşgör Köftecisi - Orhan Veli
23. Bülbülü Öldürmek - Harper Lee
Kitaplar Ocak ayından günümüze okunma sırasına göre sıralandı. Bilançoya gelirsek, 9 yabancı 11 Türk yazar okumuşum. Bu konuda genelde denge oluşturmaya çalışıyorum, yabancı bir yazar okuduysam arkasından Türk yazar okumaya çalışıyorum. 16 roman, 5 öykü, 1 deneme ve 1 çocuk romanı bu seneki kitaplarımı oluşturuyor. Aynı yazarları okumaktansa yenileri denemeyi severim ancak iki yazar için istisna yapmışım, bunlar Agatha Christie ve Esra Odman İyier. Agatha Christie okuduğum bir yazar değildi, hatta iyi bir polisiye okuyucusu bile sayılmam ama keyif aldığımı söyleyebilirim. Özellikle ağır okumaların ardından Agatha Christie molaları bana iyi geldi, devam etmeyi düşünüyorum. Esra Odman İyier'in bir öykü kitabı ve bir çocuk romanı var listemde. Kendisi tarafımdan torpilli olduğu için ne yazsa okurum :) Yine bizzat kendisi çocuk romanı okumanın hayal gücüne katkılarını hep tekrar eder, bu yüzden onun ilk çocuk romanını okumamak olmazdı.
Yeni kitap almamaya çalışmıştım ama listeme baktığımda bu kararıma pek sadık kalmadığımı görüyorum. Vikitap istatistiklerime göre kütüphanemde okunmayı bekleyen 17 kitap var. 2017'ye hedef koymayı düşünüyorum, sanırım hedef koymayı özledim. Kaç kitap hedefi koyacağım henüz bilmiyorum. Ama hedefim doğrultusunda bu 17 kitaptan en az 10 tanesini okumak var. Kitap almayacağım diyemiyorum, yeni yıl yeni kitaplar getirecek, orası kesin.
Yeni yıla girmemize 5 gün varken, bir kitap daha okurum muhakkak, ne okuyacağıma karar veremedim ama. Bülbülü Öldürmek'i yeni bitirdim, önce onun etkisinden kurtulmam gerekiyor sanırım :)
İsrail denince akla pek çok şey geldiğinden eminim. Semavi dinler için kutsal olan Kudüs, Müslümanlar için çok önemli Mescid-i Aksa, Akdeniz'in en canlı, en yaşayan şehri Tel Aviv, durumu günümüzde de kritikliğini koruyan Filistin. İtiraf etmem gerekirse, benim de aklımda bunlardan fazlası yoktu. Gitme hayali kurduğum onlarca ülke vardı belki, ama İsrail hiç onlardan biri olmamıştı. Hayat hiçbir zaman planlarımız ve hayallerimiz doğrultusunda gitmediğinden, bir şekilde yolum İsrail'e düşmüştü, bundan elbette şikayetçi değildim. Yeni bir yere gidecek olmanın heyecanıyla araştırmaya giriştim, nerede ne yapılır soruşturdum. Ama dedim ya, hiçbir zaman planlarımız onları yaptığımız şekilde ilerlemez, seyahat ise hep sürprizlere gebedir. İşte bizim de seyahatimizin sürprizi Masada oldu, İsrail denince akla gelen onca şeyden bağımsız olarak.
Gezimizin ikinci gününde, Kudüs'teki otelimizden ayrıldık. Amacımız, Tel Aviv'e gitmeden önce Filistin'e geçmek,sonrasında da deniz seviyesinin 400 metre aşağısındaki, dünyanın tuz oranı en yüksek üçüncü gölü olan Lut Gölü'nü görmekti. Eski şehir yakınlarında bir taksiciyle anlaştık, bize Lut Gölü - Masada - Jericho şeklinde bir rota çizdi. Biraz pazarlıkla, biraz da ısrarla Bethlehem'i de ekledik ve yola çıktık.
İlk durağımız, Kudüs'e 10 km mesafedeki Bethlehem, Arapça ismiyle Beytüllahim idi. Burası Hz. İsa'nın doğduğu şehir olarak biliniyor, İsa'nın doğduğu kilise de bu şehirde olduğundan, oldukça turistik bir bölge olduğu söylenebilir. Vakit darlığından Beytüllahim'i detaylıca gezme fırsatımız olmadı, hızlı bir turla kiliseyi, şehrin ana meydanını ve meydana çıkan sokakları dolaştık. Beytüllahim, ayrı bir yazının konusu.
Beytüllahim'den çıkıp yola koyulduk, rotamızı güneye çevirdik. Güneye indikçe coğrafya değişmeye başladı. Batı Şeria toprakları'ndan İsrail'in güneyine doğru seyrederken, bir yanımızda Lut Gölü göründü, yol kenarında deniz seviyesinden gittikçe aşağı indiğimizi gösteren levhalar başladı. Artık Necef Çölü'nün ortasındaydık, etrafta yalnızca sıcağa dayanabilen palmiye ağaçları ve bize eşlik eden Lut Gölü vardı. Lut Gölü'nün karşı kıyısı Ürdün, iki ülke arasındaki sınır buradan geçiyor, yakınlığına şaşırıyoruz.
Yaklaşık bir buçuk saat sürenin ardından Masada'ya vardık. Bu noktada artık her şeyin kontrolüm dışında geliştiğini söyleyebilirim, Masada rotamızda yalnızca bir durakken, çölün ortasında aşmamız gereken bir dağ oluverdi. Ufak bir şaşkınlığın ardından kendimizi giriş ve tek yön (bu tek yön kısmı önemli) teleferik bileti alırken bulduk. Camdan dışarı baktığımda gördüğüm manzarayı unutacağımı hiç sanmıyorum, kocaman bir dağ, kupkuru, sapsarı... Uzaktan bakınca bir şeride ip gibi dizilmiş insanlar, daha çok karıncalara benziyorlar. Teleferiğe girmeden önce bir salona alınıyoruz, ufak bir film gösterimi var teleferikle çıkacağımız ve daha sonra yayan ineceğimiz dağ hakkında. Masada hakkında edineceğim ilk bilgiler oluyor bunlar.
Hikayeye göre Masada, Romalıların zulmünden kaçan Yahudilerin sığındığı bir tepe. Çıktığınızda buradaki kaleyi ve kalıntıları görüyorsunuz. 70 yılında Kudüs'ü ele geçiren Romalılar, güneye ilerliyorlar ve her şey böyle başlıyor. Üç senelik kuşatmada Yahudiler Romalılara direnmişler, ölünceye kadar savaşmaya ant içmişler. Masada'yı ele geçirmek için son bir hamle ile suni bir yamaç yaptıran Romalılar, buraya saldırmış ve günümüzde hala anlatılan olay gerçekleşmiştir. Yahudiler, toplu intihara karar vermiş ve aralarında 10 kişi seçerek onları bunun için görevlendirmiş. "Bırakın karılarımız kötü yola düşmeden bizden önce ölsünler, bırakın çocuklarımız ölsün, köleliğin acısını tatmadan... Onları öldürdükten sonra karşılıklı olarak birbirimizi öldürelim" diyerek toplu intihar gerçekleştirmişler. 960 kişinin öldüğü Masada'da, yalnızca 2 kadın ve 5 çocuk kurtuluyor, bu hikayeyi de tanıklar anlatıyor.
Kısa filmi izledikten sonra teleferiğe geçiyoruz. Burada belirtmekte fayda görüyorum, biz Kasım ayında gittiğimiz için mevsimsel olarak şanslıydık, fazla sıcağa maruz kalmadık. Rehberimiz, yazın burada havanın 50 dereceye kadar yaklaştığını söyledi. Uygun giyinmekte, mutlaka ama mutlaka spor ayakkabıyla gitmekte fayda var. Güneşten korunmak için şapka, gözlük şart. Elbette içme suyu da. Yükseklik korkunuz varsa hiç tavsiye etmem, ben seyahatimizin sürpriz durağı, bu yazının yıldızı Masada'yı bilsem büyük ihtimalle ya hiç girmezdim, ya da çift yön teleferik bileti alırdım. Teleferikler sağlam, o konuda rahat olabilirsiniz ancak yol son raddede oldukça dikleşiyor, aşağısı ise uçsuz bucaksız çöl, baya korkutucu. Sadece giriş ücreti verip teleferik kullanmadan dağa tırmanıp tekrar inebilirsiniz, ama tırmanan hiç görmedim. Teleferikle çıktıktan sonra tepede kale ve diğer kalıntıları görüyorsunuz, Yahudi direnişiyle gurur duyarcasına dalgalanan kocaman İsrail bayrağını, çölü ve uzaklarda Lut Gölü'nü. Manzara görülmeye değer. Yukarıda biraz soluklanıp, su şişelerimizi doldurduktan sonra inişe geçiyoruz, bizim -özellikle benim- direnişimiz de burada başlıyor.
Yaklaşık 600 metre uzunluğundaki dağdaki patika yoldan inmeye başlıyoruz. Benim korkudan dizlerim titriyor, aşağıya bakmamaya çalışıyorum. Arkadaşlarım ayakkabılarından şikayetçi, sanki düz yoldaymış gibi hızla giden Yahudi çocukları yavaşlatarak iniyoruz aşağı. İyi bir trekkingci iseniz muhteşem bir yol, fotoğrafçıysanız zor bulunan manzara. Ben kendim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, dura dinlene indiğim yolda, bir an hiç bitmeyecek gibi hissediyorum, teleferiktekilere imrenerek bakıyorum. Biraz korkuluklardan, daha çok arkadaşlarımdan yardım alarak iniyorum. İnerken kaç grup tarafından sollandık, üzerimizde kaç teleferik sefer yaptı bilmiyorum. Bana yıllar gibi gelen bir sürenin ardından düzlüğe ulaştık. Artık rahattık, en azından kendi tarihimizde bir Masada trajedisi olmayacaktı.
Tüm zorluklarına, yaşadığım korkuya rağmen Masada benim için güzel bir deneyimdi. İsrail'in hiç bilmediğim bir yönüyle tanıştım, Masada'dan çok şey öğrendim, en çok da direnmeyi. Teleferikle insem aynı derecede etkili olur muydu, emin değilim. Yahudi direnişinin sembolü olan Masada günümüzde de İsrail devleti açısından çok önemli. Bugün okul çağındaki tüm çocuklar Masada'yı ziyaret ediyor, askerler burada yemin ediyorlar. Sizin de yolunuz düşerse Masada'ya uğrayın, şerefleriyle ölmeyi tercih eden Yahudilere kulak verin derim.
En son buraya ne zaman yazdım hatırlamıyorum bile. Aslında hiçbir yere yazmıyorum, bunu kendime neden yapıyorum ben de bilmiyorum. Geçenlerde Kafa dergisini karıştırırken, "En Son Kafası" gözüme çarptı, belki dedim arayı kapatırız, buraya not düşmüş olurum. Hala burayı okuyan var mı onu da bilmiyorum, kimse okumazsa ben bir gün gelir okurum. O yüzden yazıyorum. Çünkü neden yazmayayım?
En son okuduğum kitap: Bunu bile hatırlamakta zorlandım bir an. Agatha Christie okumuş olmalıyım, Ölüm Diken Üstünde kitabın adı.
En son neye çok güldüm: Snapchat'teki yüz değiştirmelere. Babamla bir tane yaptık, çok güldüm. Serap'a yolladım, bi daha güldüm.
En son kimi çok güldürdüm: Serap'ı güldürmüş olmalıyım. Yine efekt mevzusu.
En son nereye seyahat ettim: Ayvalık'a.
Beni en son mutlu eden şey: Postcrossing'de kartlarımın ulaşmasıyla aldığım bildirim mailleri. Ve tabi alanların teşekkür mesajları.
En son neyin hayalini kurdum: Hatırlamıyorum. Hayal kuramıyorum.
En son izlediğim film: Hababam Sınıfı Tatilde :) Yeni bir film izlemeyeli çok oldu.
En son ne satın aldım: Durum buğdaylı ekmek :/
En son neye çok şaşırdım: Artık hiçbir şeye şaşırmıyorum.
En son neye ağladım: Eski bir fotoğrafa. Fotoğraftan bana bakana. Onun zamansız gidişine, gidişinin üstünden o kadar zaman geçmesine, bi de üstüne hayatın hala devam etmesine ağladım.
En son gördüğüm rüya: Bunu da hatırlamıyorum. Çok zor uyuyorum, sonrasında derin uyuyorum, uyandığımda bir şey hatırlamıyorum.
En son kime çok kızdım: Ona çok kızdım. Hala da kızıyorum.
En son hangi küfürü ettim: Yapacağınız işi s.... (trafikte ettiğim 2 küfürden biri :/)
En son ne yalanı söyledim: "İyiyim."
En son neye çok pişman oldum: İki aydır kağıt kalemi elime almayışıma.
En son mırıldandığım şarkı: Love of my life, you hurt me...
***
Böyle işte. Buralardayım aslında ben. Sadece yazmıyorum.
Uzun bir aradan sonra, adasever, Yunanistan-sever, dolayısıyla Yunan-adaları-sever sokakkedisi Meis'te görüldü. Bitmek üzere olan Schengen vizesinin son günlerini değerlendirmek, erken tatil yapmak, Meis demişken Kaş'ı görmeyi de ihmal etmemek, bir Akdeniz havası almak gibi amaçlarla güneye indik. Bilmeyenler için Meis, diğer adıyla Kastellorizo ufacık bir ada, dolayısıyla internetten yaptığınız bir aramayla karşınıza benzer bilgiler çıkacaktır. Bu yüzden, kişisel tecrübelerime dayanarak, okuması kolay, pratik bilgiler içeren bir mini liste yaptım. Umarım hoşunuza gider.
Konaklayın: Ada ile Kaş arası feribotla 20 dakika sürüyor, günübirlik giden çok. Fakat benim tavsiyem, adada kalınması üzerine. Bir yerin akşamını görmeden, orayı görmüş sayılmayız, öyle değil mi? Günübirlikçilerin keşmekeşinin ardından, adadaki sakinliği tatmanızı öneririm.
Kalın: Konaklama demişken, bir otelde değil de, pansiyona çevrilmiş tipik ada evlerinde kalın. Suni otel konaklaması yerine, kısa süreliğine de olsa bir adalı gibi yaşayın.
Denize girin: Bu tahmin etmesi zor bir ihtimal değil elbette. Limandan bir sea taxi sorun, sizi St. George's Beach'e götürmesini söyleyin. Adanın dik, kayalık sahillerinin aksine, St. George's'ta şemsiye ve şezlong kiralayıp, yeme içme işini de halledebilirsiniz. Turkuaz denizin tadını çıkarın. (Not: St. George's Beach'i bir Yunanlı ile evli olan Kaş'lı genç bir Türk kızı işletiyor. Buradaki minik kilisede vaftiz törenleri ve hatta düğünler yapılıyor. Ada hakkında en doğru bilgileri, en güzel tavsiyeleri verecektir)
Görün: Hazır deniz taksiye binmişken, sizi Mavi Mağara'ya götürmelerini söyleyin. Hiç beklemediğiniz büyüklükte, enfes bir manzarayla karşılaşacaksınız. Evlilik tekliflerinin yapıldığı, kışın fokların yavruladığı, girişi biraz zor olabilen fakat asla pişman olmayacağınız bir yer bu mağara. Yalnız bunun için sabah saatlerini tercih edin, güneş mağaranın içinde en güzel ışık oyunlarını o saatlerde yapıyor.
Gidin: Adada pek çok restoran var, fakat biz Billy's Fish Tavern ve Athina Restorant'ı deneyebildik. Athina Restorant'ın sahibi Vagelis, sıcakkanlılığıyla gönlümüzü fethetti. Billy's ise aldığımız bir tavsiye sonucu uğradığımız bir yer oldu. Kışın adada açık olan tek restoran olmasının yanı sıra, yerel halkın gittiği yer olmasıyla denemekte karar kıldık.
Yiyin: Yemek tavsiyeleri, gezilerin olmazsa olmazı. Ada kayalıklardan oluştuğu için kaya barbunları şahane. Yine adaya özgü minik çıtır karideslerden denemelisiniz, bildiğiniz tüm karidesleri unutun, bunlar çekirdek gibi! :) Billy's'in yaprak sarmalarını atlamayın, şahane yapıyor.
İzleyin: Meis dendiğinde, 1991 yılında adada çekilen Mediterraneo filmini mutlaka duyarsınız. Ben sürpriz olmasın diye adaya gittikten sonra izledim. İyi ki de öyle yapmışım, tanıdık mekanların yıllar önceki halini görmek çok zevkliydi. Film de oldukça keyifli, adayı seven filmi de seviyor, kesin bilgi!
Tadını çıkarın: Yapılacak en önemli şey elbette bu. Günümüz eğlence anlayışının çok uzağında, sakinlik arayanlar için ada muhteşem bir seçim. İlk başta küçücük, 300 nüfuslu, Yunanistan anakarasına millerce uzakta bir adada kendinizi kapana kısılmış gibi hissedebilirsiniz ama sonra kendinizi adanın o yavaşlığına bırakıyorsunuz. Sabahları adanın tek -fakat çeşit çeşit ürünlerin olduğu- fırınından kahvaltılıklarınızı alın, öğleden sonra siesta vakti gelmeden serinliğin tadını çıkarın, insan nüfusundan fazla olan besili kedileri sevin, limanda frappénizi içerken denizden yaklaşan devasa caretta caretta'ları görüp şaşırın, turkuaz sularda yüzün, tanıdık tanımadık herkesle selamlaşın -çünkü bir süre sonra birbirinize aşina oluyorsunuz- ...
Burası beni kesmedi derseniz, karşısı Türkiye, gezecek çok yer var. Uçak (evet yanlış duymadınız minicik adada havaalanı var) veya feribot yoluyla Rodos'a da geçebilirsiniz. Yalnız uyarmadı demeyin, adanın sakinliğinden sonra Kaş bile metropol geliyor.
sokakkedisi, Akdeniz'de minik bir noktadan bildirdi.
Denk geleniniz oldu mu bilmiyorum, ben 2015 yılının sonlarına doğru Bir Yıldır Hiçbir Şey Almayan Selma Hekimile tanıştım.
Tanıştım dediysem, haberine denk geldim. 2015 yılında zaruri ihtiyaçları hariç hiçbir şey almama kararı alan ve bu kararı başarıyla yerine getiren Selma hanımın öyküsü, aynı zamanda blogunda da yer alıyor.
Tüketim çılgınlığına kendisinden başlayarak dur diyen Selma Hekim'in öyküsünü ben çok etkileyici buldum. Alışveriş merkezlerinden haz etmeyen biri olarak, içindeki daha çok, daha da çok tüketmek isteyen canavarı biraz olsun dizginlediğinizde, zamanla alışveriş isteğiniz de azalıyor.
2015 senesine girerken, kendime koyduğum kitap okuma hedefiile, ben de bir nevi almama kararı vermiştim. Listeme göre tek bir kitap almam gerekiyordu, geriye kalan her şey kütüphanemde mevcuttu. 2015'te bir değişiklik yaparak kütüphanemdeki kitapları okumaya karar vermiş, içimdeki kitap satın almak isteyen canavara dur demek istemiş, yazımı da "Tüm hedeflerimizi gerçekleştirebildiğimiz bir yıl olsun" diye bitirmiştim. Yazımı bitirirken 2015 senesinde tek bir hedefimi bile gerçekleştiremeyeceğime dair bir fikrim yoktu elbette. Seneler sonra ilk defa bir kitap okuma hedefimi tutturamamıştım. Diğer hedeflerime gelince, şu an yeri ve sırası değil ama, 2015 beni öyle bir sarstı geçti ki, hiçbirini gerçekleştirmedim/gerçekleştiremedim. Ama geçen sene ile hesaplaştım, hatalarımı kabullendim ve onlarla barıştım. Bazen gerçekten hata yapmak gerekiyor, en iyi dersleri çıkarabilmemiz için. Ben de öyle yaptım, derslerimi çıkardım, hayıflanmayı kestim, zamanı geriye alamayacağımı bir kez daha anladım.
2016'ya merhaba demek için biraz geç kaldığımın farkındayım. Bu sene her senekinden farklı dileklerle, farklı hedeflerle ve farklı şekilde yeni yıla girdim. Burada sıralamayacağım, ancak hepsi aklımdalar :) Buraya not düşmeye değer olanları elbette yazacağım. Verimsiz geçen bir senenin ardından, buraya daha çok yazmanın da hedeflerim arasında olduğunu söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bu seneki kitap okuma hedefime gelince; 2016'da kendimi rahat bırakmaya karar verdim. Satın almak istediğim birkaç kitap dışında, yine elimdekileri tüketmeye çalışarak almamaya devam edeceğim.
Bir hevesle başlayıp devam edemediğim Okudum&İzledim köşesinden herkese merhabalar! Şu sıralar oldukça ihmal ettiğim blogumu, yine ihmal ettiğim bir kategori ile canlandırmak istedim.
2015 yılında öncekilerden farklı bir kitap challenge'ı oluşturmuştum kendime hatırlarsanız. Kitaplık Kedisi'nin başlatmış olduğu bu challenge'a katılma sebebim hem hedeflerimde bir yenilik yapmak, hem de kütüphanemde bulunan kitapları okuyarak yeni kitap alma arzumu biraz olsun dizginlemekti. Böylece, Filme Uyarlanmış Bir Kitap için kategorisi için kütüphanemde bulunan Pi'nin Yaşamı'nı seçmiş oldum. Sıcağı sıcağına kitabı okumuşken, bir de filmi izleyeyim dedim. İkisi peş peşe yapılmadıysa detayları hatırlamak zor oluyor, haliyle kıyaslamada da zorluklar çıkabiliyor. İşte benim gözümden Pi'nin Yaşamı; elbette önceliğimiz kitaplar.
Her ne kadar best seller sever biri olmasam da, bir şekilde kütüphanemde yerini alan Pi'nin Yaşamı'nı, popüler döneminin bitmesinden çok çok sonra okudum. Dışarıdan göründüğü kadar hafif bir okuma olmadığını söyleyebilirim, yer yer çok detaylı anlatımlar var. Ben kitabı okurken kafamda canlandırmayı severim, bu kitabı okurken ne Pi'nin salı kafamda tam olarak canlandı, ne de filikada yatan Richard Parker'ı hayal edebildim. Örneğin Harry Potter'ın kafamdaki Hogwarts'ı filmdekinden çok çok daha güzeldir :) Yine de, sonu bilinen bir kitap olarak -bu bir spoiler değil, kahramanımız geçirdiği kazadan kurtulmalı ki hikayesini anlatabilsin- kendini okutan bir hikayeydi. Kitaptaki acımasız gerçekleri sevdim, toz pembe bir tablo çizilmemişti. Yine kitapla ilgili takdir ettiğim bir nokta, okurken anlıyorsunuz ki yazar hikayeye girerken de, olayın ilerlediği süreçte de, yazarken yoğun bir araştırma yapmış. Kitabı hafif bir okuma yapmayanın da bu yoğun araştırma ve içindeki doluluk olduğunu söyleyebilirim. Ben görselde görüleceği gibi İnkılap Yayınları baskısını okudum, çeviriden kaynaklanan tıkanmalar olabilir, diğer baskıları okumadığım için akıcılık konusunda fazla bir yorum yapamayacağım. Zira ne olursa olsun en güzelinin kitabı orijinal dilinde okumak olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Filme gelecek olursak... Çoğu uyarlamaya göre daha başarılı diyebilirim. Richard Parker, bir bengal kaplanı olarak film boyunca gözlerimi kamaştırdı, kedilerin her türlüsüne hayran biri olarak onu sevmemem imkansızdı. Ama ben yine bir detay insanı olarak, kitapta etkilendiğim detayları filmde göremezsem hayal kırıklığına uğruyorum. Film bu açıdan ortalama diyebilirim; kitabı okurken kafamda yer etmiş bazı detayları ekrana yansıt-a-madıysa da, hayalimde canlandıramadığım görselleri çekmekte başarılı olduğu kısımlar da vardı. Örneğin ada sahneleri filmde daha güzelken, Pi ile Richard Parker'ın hayatta kalma mücadelesi kitapta daha uzun tutulmuştu, filmde beklediğimden az yeri vardı. Kitaptaki duygusal geçişlerin, acımasız gerçeklerin yerini filmde efektler ve renkler alıyordu, bunlar da temelde edebiyat ve sinemayı birbirinden ayıran farklılıklar aslında.
Sonuç olarak, Pi'nin Yaşamı benim için mükemmel bir okuma ve seyir olmamakla birlikte, bir hayal kırıklığı da olmadı. Fikir vermesi açısından, filmin imdb puanı 8.0 ve dört Oscar ödülü almış.