Pages

7 Temmuz 2009 Salı

You Rock My World, MJ!

Annemin kahvaltıda söyleyip yediklerimin boğazında kalmasına neden olan Michael Jackson'ın ölümünü duyduğumdan beri, tek kelime edemiyorum onun hakkında. Boğazım düğüm düğüm, içimde bişeyler acıdı, ağır bi Michael Jackson hayranı olmamama rağmen. Yine de, Thriller, Black or White, Billie Jean beni hep etkilemiştir, bir de Moonwalk var tabi. Cenaze törenine bakınca anlıyor insan, hani ölüsü bile yeter derler ya. Aklımda hep kalacak olan Michael Jackson'sa, pullu parıltılı ceketleri, kıvırcık saçları ve güzel gülüşüyle olacak. Bir de, eski kayıtlarından birinde, tabuta bakarken verdiği demeçteki sesi yankılanacak kulaklarımda, "I wanna live forever.." diyişi.
Bir yanımsa, hala bekliyor, tabuttan fırlayıp, Moonwalk yapıcak diye.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Altınoluk, dibine kadar

Görüyorum ki Haziran benim için verimsiz bir ay olmuş. Öylesine vurdumduymaz bir moddayım ki şu an, bu vurdumduymazlıkla sorumluluk alıp bir şeyler yazmayı denemem hayret verici. Ayda sadece 2 yazı yazmak bir şey değil de, yazmayışımın nedenleri sinir bozucu. Final dönemini tek bir hasarla atlattım, Şile'den ayrılmak oldukça can sıkıcıydı, dönemi Bengü'nün kolbastısıyla kapatmak bir o kadar ironikti, kendimi bi anda Altınoluk'ta bulmamsa bütün dengemi bozdu. İlk haftanın oldukça sıkıntılı geçtiğini söyleyebilirim, "Altınolukta olan bir ben"den beklenmeyecek kadar kötü bir performanstı. Sonra nasıl olduysa, bir vurdumduymazlık geldi üstüme, burdaki eski ve saçma sapan hayatıma döndüm. Altınoluk sahil, bira, gündüz görsem tanımıycağım ama gece muhabbetin dibine vurduğum insanlar.. Benden bir beklentisi olmayan, benim de kaybetmekten korkmayacağım insanlar çoğu. Bir siluetten ibaret hepsi.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Bkz: Koku Hafızası Acıtır

Her duyu için ayrı hafıza vardır derler. Gördüklerimiz, duyduklarımız, tattıklarımız, dokunduklarımız ayrı ayrı kazınır hafızamıza.
Bir de kokladıklarımız.
Görme hafızası gittikçe zayıflayan ben, gün geçtikçe daha tuhaf kokular alıyorum. Ve o kokular, beni öyle yerlere götürüyor ki, bazen ben bile korkuyorum.
Taksim'de Balık Pazarındaki çiğ balık kokusu, midemi bulandırmak yerine, "oraya" götürdü beni, acımasızca. Çiçek Pasajı da aynı şekilde, rakı balık kalamar beyaz peynir ve türevleri, bir anda başımı döndürdü, o kadar ani oldu ki hepsinin kokusunu alışım, nereye gittiğimi ben bile kestiremedim -ki hala kestirebilmiş değilim- çıktığımda etrafa aptal aptal bakınıyordum, bana ne oldu dercesine. Kuru kahve kokusu, klasiktir, açık ara farkla çocukluğumun Milli Kuvvetler Caddesine götürür, iyot kokusunu her yerden alabilme yeteneğine sahibim, parfümlerle tarihler arasında bağlantılar kurmaya başladım; "evet o gün buluşmuştuk.."
Neyse, Perfume: The Story of a Murderer olmadan gideyim ben.

edit: sözlük'e girip gerçekten bkz.koku hafızası acıtır dedim, ve çıkanları size sunuyorum. naftalinden çok etkilenmişler bi kere, sonra anneanne/babaannenin kaynattığı ıhlamurlar, bir de hanımeli kokusu. beni kalbimden yaralayansa zeytinyağı sabunu oldu, bir tanesi de masamın üstünden göz kırpıyor bana. onun orada oluşunun yegane nedeni de bu zaten, beni alıp götürmesi.
son olarak, Sunay Akın demiş ki; "söylemiş miydim size, naftalin ki güvelere karşı kullandığı kimyasal silahıdır anıların"

6 Haziran 2009 Cumartesi

Welcome to the Final Week!

Işık Üniversitesi Bahar Dönemi Final Haftasına hepiniz hoşgeldiniz.
Bugün burada, ders çalışmayı ertelemek için toplandık.
Bu bağlamda yapılması gerekenler sırasıyla şunlar:

31 Mayıs 2009 Pazar

Tek Çocuk Olma Sendromu

Tek çocuk olmak ağır bir sorumluluk getirir. Tüm beklentiler size odaklıdır, herkes sizden bir şeyler bekler, ebeveynlerin yapmak istedikleri ama yapamadıkları her şey sizin üzerinizde denenir, ve bu denenen şeyleri mükemmel bir şekilde yapmanızı beklerler. Tek kız çocuk olmak daha da sinir bozucudur, hem soyadın devamı gibi bir durum söz konusu değildir, hem de o iğrenç "bievinbikızı" tanımlamasını acımadan yapıştırırlar size. Bir de önyargı vardır tek çocuklara karşı, herkes şımarık gözüyle bakar. Yaşadım ordan biliyorum, harika geçen 8 senenin ardından anadolu lisesinde sevgili (!) hocalarım anında şımarık damgasını vurmuşlardı bana. Arkasına saklanmadım diyemem, ama bu işlerin iyice çığrından çıkmasına yol açtı, neyse ki konumuz bu değil, ben o ağır sorumluluk üzerinden gideceğim.


Çoğu tek çocuğun aksine, küçüklüğümden beri beni kızdırmak için sorulan kardeş istiyo musun sorularına (bir diğeri de anneni mi daha çok seviyosun babanı mı sorusudur) her zaman red cevabı verdim. Benden sonra gelip ilgiyi üzerine toplayacak birinin varlığına dayanıcak gibi hissetmedim kendimi hiçbir zaman. Şimdi zaman zaman pişmanlık hissettiğim oluyor, ya gerçekten şımarığım ya da söyleye söyleye şımarık yaptılar beni, ama hala üzerimdeki ilginin 2'ye hatta 3'e bölünmesinden korkarım. Bi abi abla olsa neyse. Ama böyle bi şans ben doğduktan sonra olmadığı için, kendimden büyük bir kardeşe sahip olamamanın acısını çektim, bunu inkar edemem.

29 Mayıs 2009 Cuma

An2

Hala çok garip anlar olduğu kanısındayım.
Bunu bana düşündürenin sadece ve sadece Cappy Karışık meyve suyu oluşu hayret verici.
Powerade şişesinde içilen Cappy Karışık, aynı anda hem benim doğal anti depresanım, 17 yaşım, ilk aşkım, Şile'deki ilk senem, Leisure konserleri öncesi Fatih'in odasındaki hummaalı hazırlıklar, Altınoluk'taki Ceylan Cafe'deki -şimdiki adıyla Rıhtım- alkol sonrası uğrak yerimiz, Nilay Ablama alkolü bırakacağım sözüm...
***
Ve sabah 9'daki girmem gereken sunum.
Yine de, Bahar Festivali iyi ki var evet :)
sipeşıl tenks tu: hala eskileri havalandırmaya çıkaran tuhaf hafızam. bir insan nasıl olabiliyor da 2 gün önce tanıştığı insanı unutuyorken, bir meyve suyuyla seneler öncesine gider?

17 Mayıs 2009 Pazar

Bir Örovizyonun Daha Sonuna Geldik...

Her sene olduğu gibi bu seneki Örovizyon krizini de sağ salim atlatmış bulunmaktayız. Her sene sinirlenmiycem, ilgilenmiycem diyorum ama yine sinirlerime hakim olamıyorum. Bu sene elimden geldiğince Hadise'nin saçı, başı, kıyafeti, şarkısı gibi tartışmalardan uzak durdum, ilgilenmedim. Zaten önüne gelen sırf eleştirmiş olmak için eleştiriyor, yorum yapıyor. Gazetede internette televizyonda, her yerde. Modacılar kıyafeti beğenmiyor, öbürü Hadise'yi istemiyor falan. Herkesin hobisi olmuş dışardan konuşmak. Yarışma gününe kadar Hadise de kıyafeti de umrumda değildi açıkçası. Yarışmayı izlemeyi de düşünmüyordum. Denk geldi izledim, Hadise gayet iyiydi, kıyafetini de beğendim. Nedir bu kadar tartışma anlamıyorum. Yok çok alaturkaymış, yok daha modern olabilirmiş. Sahne kıyafeti yaa, herkes beğenmek zorunda mı! Kırmızı da yakışmıştı ayrıca. Bir de zavallım hastalanmış, kesin kurdeşen döktü kız, bu kadar insan hakkında konuşursa olucağı o. Psikolojik baskıda üstümüze yok. Oylamaların da bir kısmına baktım, yine sinirlenmiycem diyorum her sene olduğu gibi, ama bu sene de sinirlendim. Herkes komşusuna oy veriyo, biz de mal gibi heyecanlanıyoruz. İskandinavlar Norveç'e çalıştı, Belçikadaki Almanyadaki Türkler Hadise'ye oy verdi, Kıbrıs bize sıfır çekti, Balkan ülkeleri birbirine tam puan verdi.. Değişen bişey yine olmadı. Evet, Sertab Erener'den sonra bizler için Eurovision çok daha heyecanlı bir hal aldı, ama iyi mi oldu kötü mü oldu bilmiyorum. Eskiden yerlerde sürünürdük, bi o Şebnem Paker adlı kızcağız vardı, ben daha 7 yaşındayken mi ne 3.olmuştu, onun dışında boynu bükük ayrılırdık. Şimdiki tartışmalar aylar öncesinden başlıyor. Kim katılsın, Türkçe mi söylesin İngilizce mi, her sene bıkmadan usanmadan bunları tartışıyoruz. Bunlar belli olduktan sonra da kurban kişinin her şeyine laf etmeye başlıyoruz. Sadece Hadise için söylemiyorum, kim katıldıysa bugüne kadar, her şeyiyle eleştirdik. Evet belki amacı da güzel bir yarışma, ülkeler kendilerini tanıtma fırsatı buluyorlar, ama artık tadı kaçtı bence. Sürekli komşumuzu pohpohlayarak nereye kadar gidebiliriz. Hele bir de komşumuzla aramızda bir diplomatik kriz söz konusuysa, aman aman, gitti güzelim oylar. Sonra başlasın yurt dışında yaşayan Türkler oy vermeye. Onlara da yazık. Ben bile bu kadar konuşuyorum, yine olsa yine sinirleneceğim oylama esnasında. Dünkü sinirimle Norveç'e de bi ton sövdüm, çıkmış bi oğlan çocuğu elinde kemanla, yerde sürünen 3 eleman, Can amcanın deyişiyle kurbağa gibi zıplıyor. Bugün dinlediğimde, eh dedim o kadar da kötü değilmiş, çocuk da sevimliymiş. Yine de yerde zıplayanlara gıcığım, o ayrı. Bi de o 2 kadını sevmedim çocuğun yanındaki, bende Abba hissi uyandırdılar. Abba'yı sevmem de ayrı ironik tabi, Eurovision olmasa onları da tanımıycaktım oysa. İşe yaradığı oluyormuş demek ki Örovizyonun, burdan bunu çıkarıyoruz.

Uzun lafın kısası, Hadise yatsın kalksın 4.olduğuna sevinsin, yoksa konuşanlar bin beter başlardı "ben demiştim" diye, havaalanında taşlanırdı kız maazallah.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...