Daha önce de zeytin etiketi altında birkaç yazı yazdım. Konu zeytin olunca, anlatacak çok şey oluyor, üstelik sadece yiyecek anlamında değil. Zeytinin reçelinden turşusuna birçok yiyecekten bahsedebilirim size, ancak bugün bakım ürünlerinden söz edeceğim.
Fotoğrafta görmüş olduğunuz, benim favori zeytin ürünlerim. Sol baştan, zeytin çiçeği kolonyası , Watsons zeytinli el kremi, Flormar zeytinli el ve vücut kremi, Dalan'ın küçük boy yoğun el kremi -soğuğa karşı ideal-, zeytin sütü ve son olarak da zeytinyağı sabunu.
Zeytinyağı en doğal kozmetik malzemelerinden biri olarak görülüyor. Saç dökülmesini engellediği, saçı besleyip parlaklık verdiği tarafımdan test edilip onaylanmıştır. Elinizdeki zeytinyağı ne kadar doğal -ve sızma- ise, saça o kadar iyi geliyor. Fotoğrafta gördüğünüz zeytin sütü de, taş değirmende ezilen ve hiç presten geçmemiş zeytinlerden üretilen, bir nevi zeytinyağıdır. Piyasada bulmak ne derece kolaydır bilmem, Küçükkuyu/Adatepe bölgesinden edinmek mümkün. İki yılı aşkın saç dökülme tedavisi esnasında sayısız ürün denedim (yakında onun da yazısı gelecek) zeytin sütü bu aralar en sık kullandığım natürel tedavi yöntemi.
Tahmin etmenin çok da imkansız olmayacağı üzere, kedili olan her türlü objeye bayılıyorum. Oyuncak, bardak, tişört, kalem, defter, ve daha akla gelmeyecek yüzlerce kedili eşyam var. Belki de bu yüzden, hediye alması en kolay insanlardan biriyim. Orijinal olan, ve tabi ki kedili olan her şey, koleksiyonuma dahil etmem için yeterli bir sebep benim için. Birkaç ay önce bahsettiğim odam var ya hani, o odada sayısız kedi detayı bulabilirsiniz. Bir gün belki onları da paylaşabilirim sizinle, ama bugünkü konumuz biraz daha farklı. Daha doğrusu, bugün biraz daha spesifik olacağım.
Fotoğrafta gördüğünüz, benim yıllardır aksatmadan aldığım Giller'in her sene çıkarmış olduğu Kedi Masa Takvimlerinden kareler. Bıkmadan ve inatla sürdürdüğüm çoğu alışkanlığım gibi, bu takvimleri de 2007'den beri alıyorum. Yurttan kalma bir alışkanlıkla, ev içinde de kanepeden çok masa başında oturduğum için, kullanmayı en çok sevdiğim şeylerden biri masa takvimi. Böylece Giller'in çekmiş olduğu komik, sevimli, güzel ve neşeli kediler her zaman gözümün önünde oluyor. Ben 2012 takvimimi görür görmez aldım, yeni yıla daha iki ay olmasına rağmen. Olur da kaçırırım, koleksiyonum bozulur diye ödüm patladığından takvimlere adeta koştum. Eski takvimlere de gözüm gibi bakıyorum, düşünün, o kadar sevimliler =)
Eğer isterseniz, verdiğim linkle web sayfalarına da ulaşmanız mümkün. Sadece masa takvimi ve kedi üzerine çalışmıyorlar. Ben masa takvimi kullanmam, ajanda severim, veya duvar takvimi daha çok işime yarar derseniz, onlar da mevcut. Aynı çeşitler köpek severler için de bulunmakta.
Ve hatta, benim kedim/köpeğim de takvim yıldızı olsun derseniz, 2012 için çok geç ama 2013 için kolları sıvayabilirsiniz! =) Kim bilir, belki sizin de sevimli dostunuz benim gibi yüzlerce insanın masasını süsler.
Son olarak, madem Kasım ayı yazısı yazdık, bu ay masamın konuğunu da görmüş olun. Aşağıdaki yaramaz, Kasım ayının kedisi Karamel.
not: Evet, cep ajandaları da çok güzel fakat onlarda seçimim farklı, başka bi' zaman da onu anlatırım belki (:
Van Depremi'ne duyarlılık gösteren ve zor durumda olan depremzedelere yardım elini uzatmak isteyen vatandaşlarımız için bir liste hazırladık. Aşağıdaki kanallardan dilediğinizi seçerek yardımlarınızı en kolay şekilde Van'a ulaştırabilirsiniz:
1. KIZILAY
2868'e tüm operatörlerden boş bir SMS göndererek Kızılay'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.
Ayrıca havale yoluyla destek olmak isteyenler, tüm bankalardaki "Türk Kızılayı" hesaplarından bağış yapabilir. Ayni bağışlar Türk Kızılayı lojistik merkezleri ve şubeleri tarafından kabul edilecektir. Tüm Kızılay şubelerinin iletişim numaralarını buradan öğrenebilirsiniz.
2. AKUT
Tüm GSM operatörlerinden 2930'a göndereceğiniz AKUT yazan bir SMS ile AKUT'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.
Kredi kartını kullanarak internet üzerinden bağış yapmak isteyen vatandaşlarımız CardFinans ya da diğer banka kartlarını kullanarak bağışta bulunabilirler.
Havale/EFT için Banka Hesap Numaraları;
T. İş Bankası - Gayrettepe Şubesi - TR14 0006 4000 0011 0800 6666 63
Başbakanlık tarafından Van’da yaşanan deprem nedeniyle başlatılan yardım kampanyası çerçevesinde saptanan banka hesap numaralarına buradan ulaşabilirsiniz.
4. KARGO FİRMALARI
Yurtiçi Kargo, PTT Kargo, MNG Kargo ve Aras Kargo yardım gönderilerini ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktadır.
5. HÜRRİYET EVLERİ
Deprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve kış öncesinde evsiz kalan Van için Hürriyet Gazetesi de büyük bir seferberlik başlattı. Hürriyet, Van’da kış koşullarına dayanıklı, mutfak, banyo ve tuvaleti olan "Hürriyet Evleri" kuracak. Kızılay işbirliğinde başlatılan kampanya ile her biri 6 bin liraya kurulacak evler, evsiz kalan vatandaşlara sıcak bir yuva olacak.
Van Depremi - Hürriyet Gazetesi Bağış Hesapları
T. İş Bankası Mithatpaşa Şubesi
4228 - 0971947 / IBAN TR370006400000142280971947
T.C. Ziraat Bankası Kızılay Şubesi
Hesap No 685-2868-5189 / IBAN TR060001000685000028685189
Yapacağınız ufak bir yardım zor durumdaki bir çok insanı hayata bağlayan bir umut olacaktır. Mesajımızın ulaştığı herkesi, deprem bölgesinde yardıma ihtiyacı olan vatandaşlarımıza yardım etmeye davet ediyoruz.
Mevsim geçişleri genelde çoğumuz için zordur. Sadece sıcaklık değil, sıcaklığa bağlı aktivitelerimiz, giysilerimiz, alışkanlıklarımız, ve hatta renklerimiz değişir. Çok farklı renkte oje kullanan biri olarak ben, mevsim değişikliklerinde oje seçimimi de değiştiriyorum. Fotoğrafta da göreceğiniz üzere, yazın turuncular, pembeler, sarılar, mavilerle yaz mevsimini geçirirken, kış gelince bordo, kahverengi, siyah ve griye dönüyorum. Yazın cıvıl cıvılken, kışın kasvetli oluyor tırnaklarım da. Zaten fosforlu renkleri sevenler bilir, kışın -örneğin- turuncu, yeşil vb. sürüp de çıktığınızda tuhaf tuhaf bakarlar =) Montlara, kabanlara en çok yakıştığı için bordo favorim.
Peki siz en çok hangi renkleri kullanıyorsunuz?
not: Reader'ımdan eksik etmediğim, yeni yazılarına mutlaka göz attığım bir oje blogu burada.
Moda ile pek aram yoktur, canım ne isterse onu giyer, onu takarım. Daha önce de defalarca söylediğim gibi, yeniliklere de pek açık sayılmam, ama bir şeyi seversem de tam severim. Gider aynı şeyin bir sürü rengini alırım, eskittiğim ayakkabının aynısını alırım, sırf yenisine alışmamak için. Eski bir kazaktan senelerce ayrılamadığım olur, yırtık converse'lerime özel sevgi duyarım, eskimiş kotlara bayılırım. Hal böyle olunca, yenilikleri takip edememiş olurum. Ne gündemdedir, ne değildir bilmem, çok de ilgilenmem açıkçası. Beni hiçbir zaman "Ayyy, bu sene de x'ler çok moda, bi tane edinmeliyim mutlaka" derken duyamazsınız. Takip edene, yakıştırana da saygı duyarım, o ayrı.
Ama baktım bu sene turkuazlar çok moda ben de sağı solu karıştırdım, ıvır zıvırlarım arasındaki turkuazları bir kenara topladım, ortaya böyle bir görüntü çıktı. Turkuaz her şeye gidiyor, kolye, bileklik, toka ve hatta oje olarak çok güzel duruyor. Fotoğrafta görmüş olduğunuz oje yeni sadece, yeşil ve tonlarına bayıldığım için, uzun bir süre bu renkle yaşayacağım gibi görünüyor. Dedim ya, bir şeyi seversem tam seviyorum :)
Ve görüldüğü üzere benim yazacağım moda yazısı bu kadar oluyor. "Kız gibi giyin", "Azcık da şundan sür", "Vazgeç şu eskilerden", "Yırtık ayakkabı giyiyosun çok üzülüyorum" cümlelerinin hedef noktası olduğumdan, bu kadar dönüyor dilim. Ama güzel bir moda blogu görmek isterseniz, çocukluk arkadaşım Berrilla bu konuda bir harika, göz atın derim.
Bu aralar kasvetli ruhum, tıpkı bugünkü yağmurlu pazar gibi. Ne yapsam, ne etsem diye düşünüp bir yandan da bloglara göz gezdirirken, Laliş'in yazdığı bir yazı heyecanlandırdı beni, adeta pazar günümü renklendirdi.
Bilenler bilir, eski ve nostaljik olan her şeyi severim. Hiç tanımadığım, dünyanın öteki ucundan bir mektup arkadaşım olmadı ama Serapla senelerce mektuplaştık. Kartpostallar, zarflar biriktirdim, posta kutusuna hala gözüm kayar, kutunun deliğinden Serap'ın el yazısını bir bakışta tanıyabilirim, konuşmaktansa postaya vermesem bile mektup yazarım hala sevdiklerime. Laliş de bir kart koymuş bloguna, Japonya'dan gelen. "Bu da nesi" dedim kendi kendime, yurtdışında bir arkadaşının yolladığını düşündüm. Sonradan eski yazılarını okuyunca anladım ki internet üzerinden bir network ile dönüyormuş bu kartpostallar. Hemen adresini verdiği siteye üye oldum tabi.
Çok fazla kartpostal meraklısı var mıdır bilmiyorum ama, onlar için söylüyorum, belki benim gibi birini sıkıntılı bir anında mutlu eder diye. www.postcrossing.com 'a üye oluyorsunuz, adresinizi veriyorsunuz ve send a postcard diyorsunuz ve site size yollayacağınız adresi söylüyor. Bu kadar basit! İlk önce sizin yollamanız gerekiyor, yolladığınız ne kadar kart yerine ulaşırsa size o kadar kart geliyor. Size bir kod veriyorlar, aman onu kartpostala yazmayı sakın unutmayın, kartınızın yerine ulaştığının garantisi bu. Sonra beklemeye başlıyorsunuz. Ben iki tanesini hazırladım, biri 10 yaşındayken Anıtkabir'den aldığım Atatürk portresi, Çin'e gidecek, 17 yaşında bir kıza. Diğeri ise Finlandiya'da yaşayan, doğayı ve manzara resimlerini çok sevdiğini söyleyen 7 torunlu bir kadın için, Balıkesir'de çekilen yel değirmeni fotoğrafı. Pazar olduğundan bugün postaneye koşamıyorum, ama yarın ilk işim kartları yollamak olacak. Sonra yine, eskisi gibi kartpostal alışverişine başlayacağım, bakalım kartpostal sektörü hala hayatta mı.
Umarım hızlıca gider kartlarım, sonra başlasın posta kutusu başında beklemeler!
Televizyonla aram limoni. Dizi olsun, film olsun, edebiyat uyarlamalarını sevmem. Önyargılıyım, sabit fikirliyim, peşin hükümlüyüm. Bir şeyi izleyeceğim varsa bile, birinin benimle ciddi mücadeleye girmesi gerekir, ekran başına oturmam için. Gerektiğinde kumandayı elimden çekmesi -kanal değiştirmemem için-, cep telefonundan uzak tutması -dikkatimi dağıtmamam için- ve hatta ışıkta karartmaya gitmesi lazım gelebilir. Hiçbi'şey yapmasam, "Filmini izleyeceğime kitabını okurum yea" der, yine kalkar giderim. Harry Potter filmlerinde bile sinirlenmiş insanım, kitaba sadık kalmıyorlar diye. Hoş, kitaba sadık kalsalar ne olacak. Birebir çekseler, yine mutlu olmam. Çünkü zor beğenir oluşumdan değil mutsuzluğum. Bu nasıl anlatılır bilmiyorum. Bir kitap okursunuz, bir roman.. Siz ne yaparsanız yapın, okurken bir şeyler şekilleniverir zihninizde. Son sayfaya kadar da onu canlandırırsınız. İşte o canlandırdıklarımı ekranda bulamadığımdan mutsuzluğum. Bugüne kadar kimsenin okuyucuların kalbine dokunamayışından. Bir şeyler, ille de eksik olur orada. Sizin okurken içinizi titreten bir ayrıntıyı, senaristler es geçiveriyorsa gereksiz görüp, alamazsınız aynı tadı. Bu yüzdendir ki hep sırtımı dönerim uyarlamalara, kitabını okuduysam bi' kıyaslama hakkı görürüm de kendimde, okumadıysam yazık etmek istemem esere. "Önce" derim, "kitabını okumalıyım".
Ben kitap uyarlamalarına karşı tavrımı sürdürürken, bir gün Behzat Ç. çıktı karşıma. Yani Emrah Serbes. İlk kitap Her Temas İz Bırakır ile birlikte, Behzat, benim de Behzat amirim oluverdi, kitap kurgusuyla beni de alıverdi içine. Karakterler o kadar bizden, olaylar o kadar çetrefilli, küfürler de o kadar içtendi ki, kendimi devriye arabasında, hiç bilmediğim Ankara sokaklarında buldum. Sakarya'nın Ankara'da bir cadde olduğunu öğrendim mesela, sonra Büyük ve Küçük Esat'ı, SSK İşhanı'nı, Atakule'yi. Hayatında sınırlı sayıda polisiye okumuş biri olarak, Emrah Serbes o kadar akıcı yazmıştı, olayları öyle bir örmüştü ve sonunda o kadar şaşırtıyordu ki, son sayfaya uçarak gittim resmen. Derken hızımı alamadım, Son Hafriyat'a başladım. Şahsi fikrim onun çok daha zekice yazıldığı üzerine. Son Hafriyat'ı daha yavaş, ve sindire sindire okudum, öyküyü içime çekmek istercesine. Diğeri kadar çabuk olmasa da, onun da sonu geldi, ve ben serinin bir kitabı daha olmamasına üzüldüm. Çünkü Behzat Ç. geriye dönüp tekrar tekrar okunacak türden. Heyecanla okurken kaçırdığınız bir ayrıntıyı, bir sonraki okuyuşunuzda fark edebiliyorsunuz. Her karakter, her ayrıntı, her söz, her cümle özenle işlenmiş.
Sonra başka bir gün, o sevmediğim ekranda bir adam belirdi, Erdal Beşikçioğlu. Kafamda canlandırdığım kadar olmasa da, en az benim hayalimdeki kadar "Behzat"tı. Ani çıkışları, ince kemikli yüzü, "Saçma sapan konuşma"larıyla, beni hayal kırıklığına uğratmayacak bir Behzat. Sonradan öğrendim ki, Emrah Serbes de senaryoya katkıda bulunuyormuş. Bir yazar kahramanına ihanet edemez ki zaten diyorum, Erdal Beşikçioğlu o yüzden bu kadar Behzat, oyuncular bu kadar Harun, Hayalet, Akbaba... Diziyi de seviyorum çünkü kitaba yakın. Seviyorum çünkü reyting uğruna, diziyi uzatmak uğruna özünden sapmamış, aksine; yeni olaylar, yeni kahramanlar girmiş, ve ilginçtir bu beni rahatsız etmiyor. Sonra güzel bir müzik duyuyorum, tanıdık bir ses. Ankaralı grup Pilli Bebek var arka planda, en az Behzat kadar sevdiğim. Bir müzik bir diziye bu kadar uyum sağlayabilir mi diyorum, ya da bir dizinin bu kadar güzel müziği olabilir mi? Oluyormuş. Ankara'yı bilmiyorum ama Behzat'la öğreniyorum. Bir de Ankara'yı sevsem, Behzat'ı nasıl izlerdim, hayal bile edemiyorum.
Diziden de sonra -çok sonra- öğreniyorum ki, Behzat bu sefer beyazperdede olacakmış. Yavaş yavaş okuduğum, bitmesini istemediğim Son Hafriyat'tan uyarlanarak. Eğer film de, dizi kadar güzel bir uyarlama olursa, inancım mükemmel olacağı yönünde. Fragmanları hem beklediğim, hem beklemediğim gibi. Ama bilmeyenler için söylüyorum, gerilimi bol, entrikası bol bir film olacak. Ben kendi adıma, hem Behzat'ı, hem de Red Kit'i merak ve heyecanla bekliyorum.