Pages

26 Eylül 2011 Pazartesi

Kitap Uyarlamaları ve Behzat Ç. Üzerine Bir Yazı



Televizyonla aram limoni. Dizi olsun, film olsun, edebiyat uyarlamalarını sevmem. Önyargılıyım, sabit fikirliyim, peşin hükümlüyüm. Bir şeyi izleyeceğim varsa bile, birinin benimle ciddi mücadeleye girmesi gerekir, ekran başına oturmam için. Gerektiğinde kumandayı elimden çekmesi -kanal değiştirmemem için-, cep telefonundan uzak tutması -dikkatimi dağıtmamam için- ve hatta ışıkta karartmaya gitmesi lazım gelebilir. Hiçbi'şey yapmasam, "Filmini izleyeceğime kitabını okurum yea" der, yine kalkar giderim. Harry Potter filmlerinde bile sinirlenmiş insanım, kitaba sadık kalmıyorlar diye. Hoş, kitaba sadık kalsalar ne olacak. Birebir çekseler, yine mutlu olmam. Çünkü zor beğenir oluşumdan değil mutsuzluğum. Bu nasıl anlatılır bilmiyorum. Bir kitap okursunuz, bir roman.. Siz ne yaparsanız yapın, okurken bir şeyler şekilleniverir zihninizde. Son sayfaya kadar da onu canlandırırsınız. İşte o canlandırdıklarımı ekranda bulamadığımdan mutsuzluğum. Bugüne kadar kimsenin okuyucuların kalbine dokunamayışından. Bir şeyler, ille de eksik olur orada. Sizin okurken içinizi titreten bir ayrıntıyı, senaristler es geçiveriyorsa gereksiz görüp, alamazsınız aynı tadı. Bu yüzdendir ki hep sırtımı dönerim uyarlamalara, kitabını okuduysam bi' kıyaslama hakkı görürüm de kendimde, okumadıysam yazık etmek istemem esere. "Önce" derim, "kitabını okumalıyım". 

Ben kitap uyarlamalarına karşı tavrımı sürdürürken, bir gün Behzat Ç. çıktı karşıma. Yani Emrah Serbes. İlk kitap Her Temas İz Bırakır ile birlikte, Behzat, benim de Behzat amirim oluverdi, kitap kurgusuyla beni de alıverdi içine. Karakterler o kadar bizden, olaylar o kadar çetrefilli, küfürler de o kadar içtendi ki, kendimi devriye arabasında, hiç bilmediğim Ankara sokaklarında buldum. Sakarya'nın Ankara'da bir cadde olduğunu öğrendim mesela, sonra Büyük ve Küçük Esat'ı, SSK İşhanı'nı, Atakule'yi. Hayatında sınırlı sayıda polisiye okumuş biri olarak, Emrah Serbes o kadar akıcı yazmıştı, olayları öyle bir örmüştü ve sonunda o kadar şaşırtıyordu ki, son sayfaya uçarak gittim resmen. Derken hızımı alamadım, Son Hafriyat'a başladım. Şahsi fikrim onun çok daha zekice yazıldığı üzerine. Son Hafriyat'ı daha yavaş, ve sindire sindire okudum, öyküyü içime çekmek istercesine. Diğeri kadar çabuk olmasa da, onun da sonu geldi, ve ben serinin bir kitabı daha olmamasına üzüldüm. Çünkü Behzat Ç. geriye dönüp tekrar tekrar okunacak türden. Heyecanla okurken kaçırdığınız bir ayrıntıyı, bir sonraki okuyuşunuzda fark edebiliyorsunuz. Her karakter, her ayrıntı, her söz, her cümle özenle işlenmiş. 

Sonra başka bir gün, o sevmediğim ekranda bir adam belirdi, Erdal Beşikçioğlu. Kafamda canlandırdığım kadar olmasa da, en az benim hayalimdeki kadar "Behzat"tı. Ani çıkışları, ince kemikli yüzü, "Saçma sapan konuşma"larıyla, beni hayal kırıklığına uğratmayacak bir Behzat. Sonradan öğrendim ki, Emrah Serbes de senaryoya katkıda bulunuyormuş. Bir yazar kahramanına ihanet edemez ki zaten diyorum, Erdal Beşikçioğlu o yüzden bu kadar Behzat, oyuncular bu kadar Harun, Hayalet, Akbaba... Diziyi de seviyorum çünkü kitaba yakın. Seviyorum çünkü reyting uğruna, diziyi uzatmak uğruna özünden sapmamış, aksine; yeni olaylar, yeni kahramanlar girmiş, ve ilginçtir bu beni rahatsız etmiyor. Sonra güzel bir müzik duyuyorum, tanıdık bir ses. Ankaralı grup Pilli Bebek var arka planda, en az Behzat kadar sevdiğim. Bir müzik bir diziye bu kadar uyum sağlayabilir mi diyorum, ya da bir dizinin bu kadar güzel müziği olabilir mi? Oluyormuş. Ankara'yı bilmiyorum ama Behzat'la öğreniyorum. Bir de Ankara'yı sevsem, Behzat'ı nasıl izlerdim, hayal bile edemiyorum.

Diziden de sonra -çok sonra- öğreniyorum ki, Behzat bu sefer beyazperdede olacakmış. Yavaş yavaş okuduğum, bitmesini istemediğim Son Hafriyat'tan uyarlanarak. Eğer film de, dizi kadar güzel bir uyarlama olursa, inancım mükemmel olacağı yönünde. Fragmanları hem beklediğim, hem beklemediğim gibi. Ama bilmeyenler için söylüyorum, gerilimi bol, entrikası bol bir film olacak. Ben kendi adıma, hem Behzat'ı, hem de Red Kit'i merak ve heyecanla bekliyorum. 


22 Ağustos 2011 Pazartesi

Düşüşüm, Duruşum Olmuş..

Yaptığım kamuoyu duyurusu sonrasında yine de yazı girmek istedim ama, beceremedim. Mevsimlerden yaz dedim, oradan oraya gidiyorum vakit yok dedim, kafam karışık dedim, yazlıkçıyım dedim, kaçtım. Bir yandansa, yazmaya o kadar çok ihtiyacım vardı ki, hiç tarzım olmamasına rağmen zorladım kendimi, yine yapamadım. Hala ve ısrarla hayatımın en ketum günlerini yaşasam da, içimde bir anlatma isteği var. O yüzden de geldim, ve biraz boş konuşup arayı kapatayım dedim.

Efendim, malumunuz, merkez şubem Altınoluk olmak üzere, mobil halde yolculuk etmekteyim. Kendimi Altınoluk'ta kalacağım zannederken Balıkesir'de, Assos'a gitmeyeceğim diye biliyorken tam da o noktada bulduğum oluyor, o derece şuursuzum. Neyse, (cümleyi de böyle neyse diye bağlamak geçiştirmek gibi geliyor ama, bazen de çok kullanışlı oluyor bu neyse) kendimi yine bir anda Assos'ta bulduğum günlerden birinde -ki bu geçtiğimiz cuma gününe tekabül ediyor- öyle bir düşüş sergiledim ki, siz deyin sakarlık, ben diyeyim yeşil sahalara dönüş, hala sızısını sağ ayak bileğimde hissetmekteyim.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Kamuoyuna Duyurulur..

Sevgili Gönül Dostları,

Farkındayım burayı çok ihmal ettim. Hem de "evet, suçluyum yazmadım buraya :((" diye bir giriş yapacak kadar. Ama sor bi' neden öyle oldu, bi sor yani. 2011 başladığı günden beri peşimi bırakmayan belirsizlik, kafa karışıklığı, kendime gelme ve bu kızı yeniden büyütme çabalarım, mezuniyet ve beraberindeki anlamsız korkularım (hiçbiri gerçek olmadı, o ayrı) ve son olarak yaz mevsiminin gelmesiyle zaten beş karış havada olan aklımı iyice yitirişimle geçti günler. Şimdi bakıyorum da iki aydır boşlamışım yazmayı. Ama sadece yazmayı boşladım, yazamasam da kafamda hep tilkiler dolaştı, yeni fikirlerim oldu, ve bir klasik olarak buraya kim girdi, kim neyi okudu hep takip ettim. Diyorum ya, yaz geldiğinde aklımı yitiriyorum ben, bahar yerine yazları sarhoş oluyorum. Bu yüzden de durumun farkındayım ve bir açıklama yapmak istedim. "Ya tutamazsam?" diye söz vermekten kaçar oldum, o yüzden "Bomba gibi geleceğim, zıpkın gibi fişşekk gibi geliyorum, bekleyin wuuhuuu" demiyorum ama, bugüne kadar hiçbir ayı boş geçmediğim de göz önünde bulundurulursa, tüm samimiyetimle "Elbette yazacağım" diyebilirim size. Günlük tutmayı seneler önce bıraktığım için ne yaptığımın detaylarını yazmayacağım, ama bir değişim sürecindeyim ve elimden geldiğince buna yoğunlaşmaya çalışıyorum, bundandır zaman zaman iki kelimeyi bir araya getiremeyişim. Okuduğunuz her yazı, yaptığınız her yorum bu kızı mutlu edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur..

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Yaz Günlüğü

Sevgili Günlük,

Aslına bakarsan bugün de diğerlerinden farklı olmadı. Aynı saatte kalkıp, aynı şeyleri yedik. Aynı şeyleri izledik, aynı şeylere güldük. Yine de, her gün en az diğeri kadar güzel, diğeri kadar miskindi. Özet geç lan (!) dersen günlük, o da kabulüm, işte sana klasik bir yaz gününün saati saatine yazıya dökümü;

12.00 : Kalkış

12.00 - 12.30 : Kahvaltı için 20 metre ötedeki simit fırınına kim gidecek diye pazarlık yapma

13.00 : (sonunda) Kahvaltı

13.00 - 16.00 : Serbest zaman. Bu arada Türk kahvesi içilir, akabinde fal kapatılır, fonda Powerturk tv'nin açık olmasına özen gösterilir, gazetenin bulmaca ekleri paylaşılır, sıkılınca batağa dönülür, o da olmadı dizi izlenir.

16.00 - 18.30 : Denize girmek üzere Melisa cafe'ye doğru yola çıkılır. Bira&patates&batak 'tan zaman kaldığında denize girilir.

18.30 - 19.00 : Duş.

19.00 - 20.00 : Yaşasın yemek yemek!

20.00 - 20.30 : Bulaşık :(((

20.30 - 21.00 : Şanındandır, dışarı çıkmak için hazırlanma seansı.

21.00 - 21.30 : Dışarı çıkmadan önce iki tek atılır, zaman geçmiyorsa batak başlar.

22.00 - 02.00 : Dışarıda serbest zaman. Kuvvetle muhtemel sahilde, sözleşmeden buluşulan arkadaşlarla birlikte, bira, şargoz, midye dolma ve Uğur büfe tostu eşliğinde. Tabi ki Uğur büfe sponsorluğunda.

02.00 - 05.00 : Evde vakit geçirmece. Arzuya göre cilalama için bira, duruma göre internet, can sıkıntısına göre dizi, evdeki kişi sayısına göre batak.

05.00 - VE uyku.

***

Rutin bir günümü açık yüreklilikle anlatıp afişe olduğuma göre, artık gidebilirim günlük. Beni ararsan, balkondayım.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Haziran Eki: Çizgilerle Nazım Hikmet

Yakın zamanda bir kitap geçti elime, Çizgilerle Nazım Hikmet isimli. Kitabı yazan Müjdat Gezen, çizgileriyle can verense Savaş Dinçel olunca, bi' de aylardan Haziran olunca, okuyup paylaşmadan edemedim. Aynı zamanda Nazım Hikmet ile birlikte, kitabın da kendi hikayesi var çünkü.

1977'de başladığı çizimlerini yedi ayda tamamlıyor Savaş Dinçel, kitabın önsözünde bahsettiği gibi fotoğrafları kesip biçerek, el işi ödevi yapar gibi. Tam beş sene sonra da, sıkı yönetimin etkisiyle, Müjdat Gezen ile birlikte kendisine 21 yıl isteniyor. Kitaplar toplatılıyor, hamur yapılıyor. Fakat hoş bir tesadüfle 3 Haziran 1983'te yani Nazım'ın ölümünün 20.yıldönümünde dava düşüyor. Aradan 12 sene sonra kitap tekrar yayınlanmak isteniyor, orjinalleri Savaş Dinçel'den alınıyor ve tekrar çoğaltılıyor. 2007 senesinde tekrar basılmak istendiğinde ise renklendiriliyor ve kitap şimdiki halini alıyor.

Kitabın çizimlerle birlikte çıkış fikri ise Müjdat Gezen'den gelmiş. Sıkı bir çizgi roman okuyucusu olan Gezen, "Madem ben kitap yazıyorum, neden okumayı sevmeyenler de bu sayede yazdıklarımı okumasın?" diyor. Sonra düşünüyor, "Kimi yazmalı, kimi resmetmeli ki herkes okusun? Kimden bahsetmeli ki, tanımayanlar da tanısın, sevsin.." Haliyle aklına Nazım Hikmet geliyor. Böylece çizgilerine güvendiği yakın dostu Savaş Dinçel'e açıyor konuyu, "Resimler misin?" diyor, ve Savaş Dinçel de kabul ediyor.

Kitabın içeriğinden fazla bahsetmeyeceğim, zira pek çoğumuz konuya aşinayız. İçinde Nazım Hikmet'e dair pek çok şey var; Mayakovski'den Vera'ya, Vâlâ Nureddin'den Münevver hanıma, hapishane yıllarına, Moskova'da kaldığı döneme kadar her şeyi bulabilirsiniz. Nazım'ı tanıyan, tanımayan, okuyan, okumayan ya da sadece Savaş Dinçel'in çizgileriyle, Müjdat Gezen'in anlatımıyla görmek isteyen herkes için keyifli bir okuma olacağı inancındayım. Bir de, dedim ya, aylardan Haziransa, Nazım'dan bahsetmemek güç.



not: Fotoğraf kitabın mahkemesinden bir kare.
bir diğer not: Kitabın tüm geliri Nazım Hikmet Vakfı'na bağışlanıyor.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Rüyamız Hayrolsun

Evet sevgili gönül dostları, baktım rüya yorumları bu aralar çok revaçta, ama ben bi yorum yapmaktan bile acizim, o yüzden daha bugün taze taze görmüş olduğum rüyamı size anlatıp çekiliyorum, belki içinizde fikir yürütecek olanlar vardır. Bir yandan da, mükemmel hafızama güvenemediğim için bu rüyayı bile bile unutmayı gönlüm elvermiyor. Bu bahane ile söz uçar yazı kalır mantığıyla rüyamı unutmamak üzere buraya not düşmüş olacağım  :)

Efendim, rüyamda bir havaalanındayım -hayırdır inşallah?- ama bu bildiğimiz havaalanı değil, yani kocaman bir pist değil, yeşillikler içinde bir havaalanı, ufacık bir yer. Çayırda çimende kalkış yapıyoruz yani. O nasıl oluyor demeyin, rüya bu işte, oluyor. Ben uçağa biniyorum, koridor tarafındayım ama solumdaki iki koltuk da boş. Bunlar gereksiz ayrıntılar belki, ama dedim ya not düşeceğim, çünkü bu kadar detaylı bir rüya uzun zamandır görmemiştim. Neyse, uçakla gideceğim yer belli, Bosna Hersek'e gidiyorum. Neden gittiğimi bilmiyorum, bir sırt çantası dışında eşyam yok, yalnızım, kalacak yer de ayarlamamışım. Bu bağlamda belki de rüyanın tek gerçekçi yeri burası, son zamanlarda canım delicesine amaçsız yolculuk çekiyor.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Odalar

İnsanlar kadar, eşyaların, evlerin, odaların ve tabi ki şehirlerin de karakteristik yapıları olduğunu düşünmüşümdür hep. Belki de onlara yüklediğimiz anlamlardan dolayı böyle bir kanıya sahip oldum. Şehirler belki, bu hipotezimi doğrulayan en güçlü seçeneklerden biri. Ama ya eşyalar, odalar?

Sekiz yaşımdan beri kaldığım, İstanbul'a gitmemle belirli aralıklarla terk ettiğim odam, ilk girdiğimde küçük, sevimli bir çatı katı odasından başka bir şey hissettirmemişti bana. Belki de çocuk olduğumdan, onunla beraber büyüyeceğimizi de bilmiyordum. Çoğumuz da bilmeyiz zaten, o odaların içindeki eşyalarla birlikte bizimle nefes aldığını. Küçük ipuçlarıyla ele verirler karakterlerini, bazen pencere pervazındaki bir tutam toz bile çok şey anlatabilir, tabi ki bizim onu anladığımız kadarıyla.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...