18 Şubat 2013 Pazartesi
Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita
Şu sıralar okumam ve heyecanla anlatmam gereken başka bir Ece Temelkuran kitabı olması gerekirdi, farkındayım. Zira ben de çoğu Ece Temelkuran sever gibi Düğümlere Üfleyen Kadınlar'ı okumak için sabırsızlanıyorum. Ama ondan önce, bahsetmek istediğim başka bir kitap var.
Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita'yı ne zaman aldığımı tam olarak hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle Muz Sesleri ve Ağrı'nın Derinliği'ni okuyup çok keyif aldığım bir dönemde almış olmalıyım. Muz Sesleri güzel bir roman, ancak Ağrı'nın Derinliği benim için daha özel bir yerde. Ermeni meselesi hakkında okumaya sıfırdan başlayacaksanız, biraz da karşı tarafın gözünden bakabilirim, alınmam diyebiliyorsanız, mutlaka okunması gereken bir kitap. Kitap boyunca Ece Temelkuran'la Ermenistan'a, oradan Fransa'ya ve son olarak Amerika'ya gidiyorsunuz, oralarda yaşayan Ermenileri anlamak için. Sözün kısası, ben Ece Temelkuran ile gezmeyi çok sevmiştim.
Daha sonra, Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita benimle geldi, itiraf etmeliyim ki birkaç sayfa okudum ve bıraktım. Dediğim gibi, o dönemde etkilenip almışım, ama neyden etkilendiğimi tam olarak bilmiyorum. O aralar Venezuela ile ilgilendiğimi sanmıyorum. Ancak şuna her zaman inanırım, her kitabın bir zamanı vardır. O anda okumuyorsam, ama yine de almışsam benim için bir anlamı mutlaka vardır, ve mutlaka bir gün o anlamı bulacağımdır. Bu yüzden de, kitaplığımda okunmayı bekleyen kitaplarım hep olmuştur.
Kendimi romanlara vurduğum şu sıralarda, bu sefer nasıl olduysa elim Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita'ya gitti, ve bu sefer Ağrı'nın Derinliği'ne benzer bir tat alarak okudum. Kitabın arka kapağında da dediği gibi, bu kitap bir gezi kitabı değil, turistik bir Venezuela güzellemesi hiç değil. Pek bilmediğimiz, pek de ilgilenmediğimiz bir coğrafyada, Venezuela'daki devrime şahit oluyorsunuz. "Başka bir dünya mümkün" diyen insanların var olma savaşlarına şahit oluyorsunuz. Venezuela'yı gezen Ece Temelkuran devrimin selamını getiriyor bize. Nasıl ki iletilmeyen selamın ağırlığı kalır insanın üzerinde, Ece Temelkuran'da böyle bir ağırlık olmasını istemem, çünkü ben selamını aldım. Satır altı çizmek gibi bir adetim olmamasına rağmen, pek çok yerin altını çizmek istedim, çok etkilendiğim kısımlar oldu. Hangisini anlatsam burada yavan kalacak biliyorum, o yüzden okunmasında yarar var diyorum. Türkiye'den dünyayı sadece Avrupa, Abd ve Orta Doğu ekseninde görenler için ilginç bir deneyim olacağına inanıyorum. Başka bir dünya mümkün müdür, neo liberal egemen dünyada sosyalizm galip çıkar mı bilmiyorum, ama kitapta bir yerde Ece Temelkuran'ın dediği gibi, sorularımız değişiyorsa, değişim mümkündür.
Sorularınızı değiştirmeye, ve Latin Amerika'nın gözleriyle dünyaya bakmaya hazırsanız, okuyun derim. Çünkü kitap sadece Venezuela'nın değil, tüm Latin Amerika'nın hikayesi aslında.
28 Ocak 2013 Pazartesi
***sokakkedisi'nden Kısa Kısa
Hala burada son yazı olarak yeni yıl yazısının durması ayıp, biliyorum. Bunun için geçerli bir mazeretim yok, şu sıralar her zamankinden çok vaktim var aslında. Ama bu vaktimi yeni yeni şeylerle değerlendiriyorum, başka bir deyişle, biriktiriyorum. O yüzden, şu an buradayım, neler yaptığımı anlatmak için. Bir haber turu şeklinde, sokakkedisi'nden kısa kısa bildiriyorum.
Finallerim ve derslerim yeni yıl itibariyle bitti, özellikle son zamanlarda oldukça sıkılmıştım. İlk işim kitaplara sarılmak oldu. Uzun zamandan beri bu kadar hızlı okuduğumu hatırlamıyorum, tabi bunda Vikitap'ın etkisi büyük. Etrafımda okuyanları gördükçe, daha çok okuyasım geliyor. Aslında Vikitap'la ilgili bir yazı yazmak vardı aklımda, ama görüyorum ki hızla yayılıyor, ve çok kolay bir sistem olmasından dolayı herkesin çözebileceğini düşündüğümden, bunu yapmaktan vazgeçtim. Sitede en sevdiğim şeylerden biri tanıdığım bloggerların neler okuduğunu görmek, okuduklarımı onlarla karşılaştırmak, ve yeni kitaplar keşfetmek. Bir de, "Bir bölüm daha okuyayım bakalım ne kadarı bitmiş olacak kitabın" demekten büyük keyif alıyorum, bu da bitsin, o da bitsin, onu da okumak istiyorum derken, okumak istediklerim listesinden baya bir kitap sildim, bu yüzden çok mutluyum.
Vikitap kullanıcı adım sokakkedisi, takipleşelim dostlar.
Okul bitsin, deli gibi dizi izleyeyim diyordum, ona da sonunda başladım. Gossip Girl'ün boşluğunu bir şekilde doldurmam gerekti, ben de uyarlaması başlamadan önce Revenge'e başlayayım dedim. Entrika nerde ben orda oldum resmen, ama canınız yeni bir dizi istiyorsa, ve henüz gözünüz İntikam'a ilişmediyse -günde 3 kere veren Kanal D varken bunu başarmak güç tabi- Revenge güzel bir alternatif olabilir. Aralara ufak tefek sit-com'lar serpiştirsem de, şimdilik Revenge benim için kalıcı, umarım aynı heyecanla devam eder.

Daha da güzeli, spora başladım! Dizim için yaptığım egzersizleri, ve sadece koşudan ibaret olan spor saatlerimi saymazsak, hiç spor yapmadığım söylenebilir. Bir de üstüne, spora elverişsiz bünyem eklenince, hiçbir zaman spor salonu insanı olamadım. Ama B-fit normal spor salonlarından biraz farklı. Kadınlar için özel bir spor olan B-fit, Türkiye'de 200'ü aşkın zincire sahip. Kendi spor aletleri ve özel egzersizleriyle yarım saat süren seanslardan oluşuyor. Yarım saat başta çok az bir süre olarak görünebilir, ancak spordan uzun süre uzak kalmışsanız, ve bünyeniz spora açsa, yetiyor da artıyor bile! Denemek için ücretsiz bir seansa katılabilir ve ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Zira beni fena yordu, bir o kadar da mutlu etti. Spor sonrası rahatlamanın hissi hiçbir şeyde yok, zayıflamak gibi bir derdim de olmadığı için, forma girmeyi sabırsızlıkla bekliyorum :) Eğer spor salonlarından sıkıldıysanız, yeniliğe ihtiyacınız varsa, ve pratik bir şeyler arıyorsanız, etrafınıza bir bakın, yakınlarda bir B-fit salonu olabilir!
Ve gelelim son favori uygulamama. Shazam'dan haberdar olup da bugüne kadar bana söylemeyen herkese teessüf ediyorum. Bilenler için tekrar, bilmeyenler için yenilik olacak ama söylüyorum; Shazam, adını bilmediğiniz şarkının birkaç saniyesini dinletip adını, söyleyenini, senesini vs. öğrenebileceğiniz, harika bir uygulama. Şu aralar izlediğim filmlerde, dizilerde, ve radyolarda duyduğum şarkıları Shazam'a dinletmekle meşgulüm, eğer Shazam kullanmıyorsanız, mutlaka deneyin derim.
Benden şimdilik bu kadar! Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.
Finallerim ve derslerim yeni yıl itibariyle bitti, özellikle son zamanlarda oldukça sıkılmıştım. İlk işim kitaplara sarılmak oldu. Uzun zamandan beri bu kadar hızlı okuduğumu hatırlamıyorum, tabi bunda Vikitap'ın etkisi büyük. Etrafımda okuyanları gördükçe, daha çok okuyasım geliyor. Aslında Vikitap'la ilgili bir yazı yazmak vardı aklımda, ama görüyorum ki hızla yayılıyor, ve çok kolay bir sistem olmasından dolayı herkesin çözebileceğini düşündüğümden, bunu yapmaktan vazgeçtim. Sitede en sevdiğim şeylerden biri tanıdığım bloggerların neler okuduğunu görmek, okuduklarımı onlarla karşılaştırmak, ve yeni kitaplar keşfetmek. Bir de, "Bir bölüm daha okuyayım bakalım ne kadarı bitmiş olacak kitabın" demekten büyük keyif alıyorum, bu da bitsin, o da bitsin, onu da okumak istiyorum derken, okumak istediklerim listesinden baya bir kitap sildim, bu yüzden çok mutluyum.
Vikitap kullanıcı adım sokakkedisi, takipleşelim dostlar.
Okul bitsin, deli gibi dizi izleyeyim diyordum, ona da sonunda başladım. Gossip Girl'ün boşluğunu bir şekilde doldurmam gerekti, ben de uyarlaması başlamadan önce Revenge'e başlayayım dedim. Entrika nerde ben orda oldum resmen, ama canınız yeni bir dizi istiyorsa, ve henüz gözünüz İntikam'a ilişmediyse -günde 3 kere veren Kanal D varken bunu başarmak güç tabi- Revenge güzel bir alternatif olabilir. Aralara ufak tefek sit-com'lar serpiştirsem de, şimdilik Revenge benim için kalıcı, umarım aynı heyecanla devam eder.

Daha da güzeli, spora başladım! Dizim için yaptığım egzersizleri, ve sadece koşudan ibaret olan spor saatlerimi saymazsak, hiç spor yapmadığım söylenebilir. Bir de üstüne, spora elverişsiz bünyem eklenince, hiçbir zaman spor salonu insanı olamadım. Ama B-fit normal spor salonlarından biraz farklı. Kadınlar için özel bir spor olan B-fit, Türkiye'de 200'ü aşkın zincire sahip. Kendi spor aletleri ve özel egzersizleriyle yarım saat süren seanslardan oluşuyor. Yarım saat başta çok az bir süre olarak görünebilir, ancak spordan uzun süre uzak kalmışsanız, ve bünyeniz spora açsa, yetiyor da artıyor bile! Denemek için ücretsiz bir seansa katılabilir ve ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Zira beni fena yordu, bir o kadar da mutlu etti. Spor sonrası rahatlamanın hissi hiçbir şeyde yok, zayıflamak gibi bir derdim de olmadığı için, forma girmeyi sabırsızlıkla bekliyorum :) Eğer spor salonlarından sıkıldıysanız, yeniliğe ihtiyacınız varsa, ve pratik bir şeyler arıyorsanız, etrafınıza bir bakın, yakınlarda bir B-fit salonu olabilir!
Ve gelelim son favori uygulamama. Shazam'dan haberdar olup da bugüne kadar bana söylemeyen herkese teessüf ediyorum. Bilenler için tekrar, bilmeyenler için yenilik olacak ama söylüyorum; Shazam, adını bilmediğiniz şarkının birkaç saniyesini dinletip adını, söyleyenini, senesini vs. öğrenebileceğiniz, harika bir uygulama. Şu aralar izlediğim filmlerde, dizilerde, ve radyolarda duyduğum şarkıları Shazam'a dinletmekle meşgulüm, eğer Shazam kullanmıyorsanız, mutlaka deneyin derim.
Benden şimdilik bu kadar! Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.
3 Ocak 2013 Perşembe
Benim İçin Yeni Yıl...
Biraz geç olsa da, herkese iyi seneler!
Yeni yıl yazısı yazmak pek adetim olmamakla birlikte, bu sene gördüm ki yeni yıl öncesinde ve sonrasında yeni yıl ve yeni yıl dilekleri hakkında epey yazılıp çizilmiş. Her ne kadar değişimleri sevmesem de, yeni yıl hepimiz için bir nevi taze kan demek. Ve tabi ki ritüeller. Hediyelerden, çam ağaçlarından ve kutlamalardan bahsetmiyorum.
Hemen her sene yeni yıla girmeden yaptığım, ve giderek uzayan minik bir yenilikler listem var. Onları gerçekleştiremezsem, yeni yıla giremeyecekmişim gibi geliyor. Bütün bir yıl süregelen, daima benimle olan alışkanlıklarımı, eşyalarımı yenilemem gerekiyor. İşte size birkaçı;
Ajanda: Kesinlikle ve kesinlikle ajanda olmadan yaşayamıyorum. Müthiş meşgul bir insan oluşumdan, toplantıdan toplantıya koşuşumdan değil elbette. Hafızam ajandasız yaşamama izin vermiyor. Ajandalar konusunda bugüne kadar farklı modeller denemiş olsam da, üst üste ikinci senemde Moleskine alınca anladım ki, farkında olmadan ben de bir Moleskine addict olmuşum. Geçen seneki klasik siyah ajandamdan sonra, bu yıl kırmızı modeli ile pek mutluyuz.
Giller Masa Takvimi: Daha önce de bahsettiğim Giller'in kedili takvimlerinden almayı bu sene de ihmal etmedim. 2013 itibariyle eve gelir gelmez hemen masa takvimlerimin devir teslimini yaptım, Aralık 2012 kedisi yerini Ocak 2013 kedisine bıraktı. Giller sadece masa takvimi ve sadece kedili takvimler/ajandalar yapmıyor, pek çok seçeneği var, tavsiye ederim :)
Lamy Safari: Dolmakalemlerle olan mutlu beraberliğimde, yeni yıla dair beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de Lamy'nin sınırlı sayıda, o yıla özel ürettiği kalemler. Yeni yılın ilk günlerinde elimize geçme imkanı olmasa da, "Acaba bu senenin rengi ne olacak?" bekleyişi çok güzel. Ben bu sene mor bekliyorum, bakalım :)
Milli Piyango Bileti: Yılbaşı çekilişi olmadan, yeni yıl olmaz! Şans oyunlarıyla çok işim olmasa da, her sene mutlaka yılbaşı çekilişi için milli piyango bileti alırım. O biletin numaralarına umut bağlamak, "İkramiye bana çıkarsa şunu şunu yapıcam" diye bol keseden sallamak, 1 Ocak sabahı hiç olmazsa amorti çıkmış diye sevinmek yeni yılın adetindendir, pek çoğumuz için.
Yeni Yıl Kartları: Postcrossing hayatıma girdiğinden beri -iyi ki girmiş- en sevdiğim şeylerden biri de dünyanın pek çok köşesine, tanıdık tanımadık herkese iyi yıl dilekleri yollamak. Özel seçilen yeni yıl kartları, kırmızı&yeşil kalemler, stickerlar ve yeni yıl dilekleriyle son iki senedir yeni yıla giriş benim için çok daha eğlenceli. Size gelen kartları almak da cabası. Kısacası, Postcrossing'de de yeni yıl çok keyifli, çok eğlenceli.
Ve tabi ki yeni yıl, yeni umutlar, yeni beklentiler demek. Herkese istediklerini gerçekleştirebileceği, güzel bir yeni yıl diliyorum :)
Yeni yıl yazısı yazmak pek adetim olmamakla birlikte, bu sene gördüm ki yeni yıl öncesinde ve sonrasında yeni yıl ve yeni yıl dilekleri hakkında epey yazılıp çizilmiş. Her ne kadar değişimleri sevmesem de, yeni yıl hepimiz için bir nevi taze kan demek. Ve tabi ki ritüeller. Hediyelerden, çam ağaçlarından ve kutlamalardan bahsetmiyorum.
Hemen her sene yeni yıla girmeden yaptığım, ve giderek uzayan minik bir yenilikler listem var. Onları gerçekleştiremezsem, yeni yıla giremeyecekmişim gibi geliyor. Bütün bir yıl süregelen, daima benimle olan alışkanlıklarımı, eşyalarımı yenilemem gerekiyor. İşte size birkaçı;
Ajanda: Kesinlikle ve kesinlikle ajanda olmadan yaşayamıyorum. Müthiş meşgul bir insan oluşumdan, toplantıdan toplantıya koşuşumdan değil elbette. Hafızam ajandasız yaşamama izin vermiyor. Ajandalar konusunda bugüne kadar farklı modeller denemiş olsam da, üst üste ikinci senemde Moleskine alınca anladım ki, farkında olmadan ben de bir Moleskine addict olmuşum. Geçen seneki klasik siyah ajandamdan sonra, bu yıl kırmızı modeli ile pek mutluyuz.
kaynak: http://www.moleskine.com/en/
Giller Masa Takvimi: Daha önce de bahsettiğim Giller'in kedili takvimlerinden almayı bu sene de ihmal etmedim. 2013 itibariyle eve gelir gelmez hemen masa takvimlerimin devir teslimini yaptım, Aralık 2012 kedisi yerini Ocak 2013 kedisine bıraktı. Giller sadece masa takvimi ve sadece kedili takvimler/ajandalar yapmıyor, pek çok seçeneği var, tavsiye ederim :)
Lamy Safari: Dolmakalemlerle olan mutlu beraberliğimde, yeni yıla dair beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de Lamy'nin sınırlı sayıda, o yıla özel ürettiği kalemler. Yeni yılın ilk günlerinde elimize geçme imkanı olmasa da, "Acaba bu senenin rengi ne olacak?" bekleyişi çok güzel. Ben bu sene mor bekliyorum, bakalım :)
Milli Piyango Bileti: Yılbaşı çekilişi olmadan, yeni yıl olmaz! Şans oyunlarıyla çok işim olmasa da, her sene mutlaka yılbaşı çekilişi için milli piyango bileti alırım. O biletin numaralarına umut bağlamak, "İkramiye bana çıkarsa şunu şunu yapıcam" diye bol keseden sallamak, 1 Ocak sabahı hiç olmazsa amorti çıkmış diye sevinmek yeni yılın adetindendir, pek çoğumuz için.
Yeni Yıl Kartları: Postcrossing hayatıma girdiğinden beri -iyi ki girmiş- en sevdiğim şeylerden biri de dünyanın pek çok köşesine, tanıdık tanımadık herkese iyi yıl dilekleri yollamak. Özel seçilen yeni yıl kartları, kırmızı&yeşil kalemler, stickerlar ve yeni yıl dilekleriyle son iki senedir yeni yıla giriş benim için çok daha eğlenceli. Size gelen kartları almak da cabası. Kısacası, Postcrossing'de de yeni yıl çok keyifli, çok eğlenceli.
19 Aralık 2012 Çarşamba
Ve Gossip Girl Biter
Cümleye, hele de başlığa "Ve" ile başlamak hoş bir şey değil, biliyorum. Ama oradaki ve, altı senenin ardından söylenmiş, sonunda bitti anlamındaki ve değil, kaçınılmaz son anlamındaki ve. Bu yüzden de bir istisnayı hak ettiğini düşünüyorum.
Dizikolik bir insan sayılmam, birisi beni bir şeylerin başına zoraki oturtmadan izlemem. Bi oturuşta iki sezon dizi bitirmişliğim de yok. Yalnızken yapamadığım şeylerin başında gelir seri halde dizi izlemek. Yalnızken yemek yiyemem, film izleyemem, üst üste 15 bölüm dizi izleyemem, rakı içemem. Ama nedense, yalnızken Gossip Girl izlemeye başladım. Zaman zaman sıkıldığım oldu, ara verdim, bölümleri biriktirdim, tatillerine sinirlendim, bazen de bir bölüm için haftalarca bekledim.
İki gün önceki final bölümünü de bugün izleyebildim. Hiçbir son hayal ettiğimiz gibi olmuyor, belki de bütün sonlar hayal etmediğimiz şekilde oldukları için güzeller. Hem hayal ettiğim gibi, hem de hiç hayal ettiğim gibi olmayan bir final bölümüyle Gossip Girl ekranlara veda etti.
-spoiler-
İzlerken güldüm, duygulandım, üzüldüm, ve bir de hüzünlendim. Chuck ile Blair'ın evliliğine çoluğumun çocuğumun mürüvvetini görmüş kadar sevindim. Bir final bölümü klişesi olarak eski karakterlerin film şeridi gibi geçmesi güzeldi, keşke biraz daha görünselerdi. Dan ve Serena fanı olmadım hiçbir zaman, ama evlenmeselerdi manasız olurdu. Jack ile Georgina'nın birbirini bulmasına ise çok güldüm, bu birliktelik senaristlerin aklına daha önce niye gelmemiş diye de üzüldüm. Bir de hüzünlendim, çünkü onlarla beraber ben de büyüdüm. Üniversitedeki ilk yılımda başlamıştım izlemeye, şimdi yüksek lisans tezi arifesindeyim. Bazı şeyler hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor, Gossip Girl de onlardan biriydi benim için.
-spoiler-
İçerik olarak çok dolu olmasa da, görselleriyle, müzikleriyle, entrikalarıyla güzel bir diziydi. Bana Gossip Girl'den geriye, dizi sitelerine salı günü girip yeni bölüm gelmiş mi diye bakma alışkanlığıyla, Chuck&Blair sahneleri kaldı.
Böyle bir yazıyı başka türlü bitiremeyeceğimden, affınıza sığınarak;
xoxo diyorum sevgili okuyucu.
3 Aralık 2012 Pazartesi
Astral Seyahat İyi Yolculuklar Diler
On yedi yaşındaydım ve dünya tepeme çökmüştü.
En azından ben öyle hissediyordum.
Yağmurlu ve gri bir günde, Bursa'da bir doktorun muayenehanesindeydim. Yağmurlu olduğu doğruydu, ama gerçekten gri miydi hatırlamıyorum. O zamanlar gözüme her şey gri görünüyordu.
"Şikayetiniz nedir küçükhanım?" demişti doktor, mavi gözleriyle gülümseyerek. O gün gördüğüm tek canlı renk doktorun gözleri, ve aynı renk süveteriydi. O grilik içinde ne kadar hayat dolu gelmişti doktor, hem parlak mavi gözleri hem de enerjik ses tonuyla.
Sesimi çıkarmadan kollarımı sıyırdım, açıklamaları benim yerime annem yapıyordu. Şişliklerim dikkatini çekmiş olacak ki, eline bir kalem aldı, sırtımdan tişörtümü sıyırıp onunla uzun bir çizik attı, kalemin arkasıyla. Aynadaki yansımamdan, çiziğin belirginleşip kızarmaya, daha sonra kabarmaya başladığını gördüm. Bu manzarayı ilk görüşüm değildi elbette, ama an be an artmasına şahit olmamıştım hiç.
"Stresten" demişti annem. Sınav stresi.
"Yapma kızım" dedi doktor bana dönerek, "Daha ne sınavlar göreceksin sen."
O zamanlar gözümde büyüttüğüm başka hiçbir şey yoktu, dünya üzerindeki hiçbir sınav, gireceğim sınavdan daha zor olamazdı. "Tabi" demiştim kendi kendime; "Profesör olmuş, bunları küçümsüyor."
Bir reçete ve bir göz kırpmayla göndermişti beni. Sesimi çıkarmadım. Profesör olmak için çok genç olduğunu düşündüm sadece, o zamanlar profesör olmak için ne kadar çok sınava girmiş olduğu hiç geçmedi aklımdan.
***
Şimdi ne zaman canımı sıkan bir sınava girsem, ve ne zaman onu bir engel olarak görsem, o gün gelir aklıma. Artık küçük bir kız değilim, karşıma çıkanların en zor olduğunu düşünmek yerine, daha zorları olduğunu biliyorum. Kendimi çaresiz hissettiğim anda, o gün doktorun söylediklerini hatırlıyorum.
Ne çok zaman geçmiş üstünden. Ne sınavlar vermişim.
Ne sınavlar vereceğim.
En azından ben öyle hissediyordum.
Yağmurlu ve gri bir günde, Bursa'da bir doktorun muayenehanesindeydim. Yağmurlu olduğu doğruydu, ama gerçekten gri miydi hatırlamıyorum. O zamanlar gözüme her şey gri görünüyordu.
"Şikayetiniz nedir küçükhanım?" demişti doktor, mavi gözleriyle gülümseyerek. O gün gördüğüm tek canlı renk doktorun gözleri, ve aynı renk süveteriydi. O grilik içinde ne kadar hayat dolu gelmişti doktor, hem parlak mavi gözleri hem de enerjik ses tonuyla.
Sesimi çıkarmadan kollarımı sıyırdım, açıklamaları benim yerime annem yapıyordu. Şişliklerim dikkatini çekmiş olacak ki, eline bir kalem aldı, sırtımdan tişörtümü sıyırıp onunla uzun bir çizik attı, kalemin arkasıyla. Aynadaki yansımamdan, çiziğin belirginleşip kızarmaya, daha sonra kabarmaya başladığını gördüm. Bu manzarayı ilk görüşüm değildi elbette, ama an be an artmasına şahit olmamıştım hiç.
"Stresten" demişti annem. Sınav stresi.
"Yapma kızım" dedi doktor bana dönerek, "Daha ne sınavlar göreceksin sen."
O zamanlar gözümde büyüttüğüm başka hiçbir şey yoktu, dünya üzerindeki hiçbir sınav, gireceğim sınavdan daha zor olamazdı. "Tabi" demiştim kendi kendime; "Profesör olmuş, bunları küçümsüyor."
Bir reçete ve bir göz kırpmayla göndermişti beni. Sesimi çıkarmadım. Profesör olmak için çok genç olduğunu düşündüm sadece, o zamanlar profesör olmak için ne kadar çok sınava girmiş olduğu hiç geçmedi aklımdan.
***
Şimdi ne zaman canımı sıkan bir sınava girsem, ve ne zaman onu bir engel olarak görsem, o gün gelir aklıma. Artık küçük bir kız değilim, karşıma çıkanların en zor olduğunu düşünmek yerine, daha zorları olduğunu biliyorum. Kendimi çaresiz hissettiğim anda, o gün doktorun söylediklerini hatırlıyorum.
Ne çok zaman geçmiş üstünden. Ne sınavlar vermişim.
Ne sınavlar vereceğim.
20 Kasım 2012 Salı
Bir Hikaye
Şimdilerde çok sorgulanan bir konu, inanç meselesi. Eskilerin bir sözü vardır, "Para ile İman kimdedir bilinmez" diye. Buna inanmakla birlikte, bir de insanın içinin temiz olması gerektiğine inanırım, yoksa kişi başını örtmüş, saçını açmış bunlar benim için bir şey ifade etmez.
Bundan yıllar önce, bir yaz günü ailecek anneannemlerdeydik, uzak akrabalar da ziyarete gelmişti. Hayal meyal hatırladığım şeyleri annem anlatınca parçalar daha da birleşti. Dokuz yaşındaydım, çünkü bileğimi kırdığım yazdı.
O akşam misafirler annemin kuzeni ve onun çocuklarından oluşuyordu. Aile profilimiz ise hayli karmaşıktı o gün; annemin kuzeninin eşi tesettürlü, annem açık -ve yaz dolayısıyla şortlu-, babam rakı içiyor -yine yaz ve tatil dolayısıyla-, büyükbabam içmez, içene de karışmaz, kalanlar da kendi halinde. Biz de çoluk çocuk oynuyoruz, kolumun alçılı olması koşmama engel değil.
Derken koşmacanın dozu artıyor, hali hazırda ben alçılı olduğum için anneannem panik yapıyor, zaten benim olduğum yerde panik hep vardır, düşüp sakatlanmak hep ihtimaller dahilindedir. Misafir çocuklara bir şey olmasından korkarak çocukların annesini uyarıyor anneannem. Kadınsa anneme bakıp gülerek "Merak etme yenge, benim çocuklarımı Allah korur" diyor. Bu mantığa göre anlıyoruz ki Allah beni korumamış, o yüzden bu haldeyim.
O günü olaysız geçiriyoruz. Misafirler bu sefer teyzeme gitmek üzere yola çıkıyorlar. Yine bir koşmaca faslının ortasında çocuklardan biri düşüyor, iki kolu birden kırılıyor.
Şimdi, aslında olay çok basit. Karşındakinin fiziki özelliklerine bakarak onu yargılamış oluyorsun. Başımı kapatmadığım, dini sembolleri her fırsatta kullanmadığım için senden daha inançsız olamam. Kaldı ki Allah'ın kimi koruduğunu dillendirmek sana düşmez. İçin fesat olduğu sürece, hiçbir din yapılan ibadeti kabul etmez.
Belki beni Allah korudu da, sadece bileğimi kırdım. Bunu sen bilemezsin, ben de bilemem.
Son olarak, yine söz konusu hanımdan bir özlü sözle yazıyı noktalıyorum; "Evinize içki sokarsanız o eve melekler girmez." Allahın kimi koruduğunu bildiği gibi, meleklerin nereye girip çıktığını da biliyor kendisi. Aynı kadın, bizim evde de içki şişelerine arkası dönük oturmuştu.
Bundan yıllar önce, bir yaz günü ailecek anneannemlerdeydik, uzak akrabalar da ziyarete gelmişti. Hayal meyal hatırladığım şeyleri annem anlatınca parçalar daha da birleşti. Dokuz yaşındaydım, çünkü bileğimi kırdığım yazdı.
O akşam misafirler annemin kuzeni ve onun çocuklarından oluşuyordu. Aile profilimiz ise hayli karmaşıktı o gün; annemin kuzeninin eşi tesettürlü, annem açık -ve yaz dolayısıyla şortlu-, babam rakı içiyor -yine yaz ve tatil dolayısıyla-, büyükbabam içmez, içene de karışmaz, kalanlar da kendi halinde. Biz de çoluk çocuk oynuyoruz, kolumun alçılı olması koşmama engel değil.
Derken koşmacanın dozu artıyor, hali hazırda ben alçılı olduğum için anneannem panik yapıyor, zaten benim olduğum yerde panik hep vardır, düşüp sakatlanmak hep ihtimaller dahilindedir. Misafir çocuklara bir şey olmasından korkarak çocukların annesini uyarıyor anneannem. Kadınsa anneme bakıp gülerek "Merak etme yenge, benim çocuklarımı Allah korur" diyor. Bu mantığa göre anlıyoruz ki Allah beni korumamış, o yüzden bu haldeyim.
O günü olaysız geçiriyoruz. Misafirler bu sefer teyzeme gitmek üzere yola çıkıyorlar. Yine bir koşmaca faslının ortasında çocuklardan biri düşüyor, iki kolu birden kırılıyor.
Şimdi, aslında olay çok basit. Karşındakinin fiziki özelliklerine bakarak onu yargılamış oluyorsun. Başımı kapatmadığım, dini sembolleri her fırsatta kullanmadığım için senden daha inançsız olamam. Kaldı ki Allah'ın kimi koruduğunu dillendirmek sana düşmez. İçin fesat olduğu sürece, hiçbir din yapılan ibadeti kabul etmez.
Belki beni Allah korudu da, sadece bileğimi kırdım. Bunu sen bilemezsin, ben de bilemem.
Son olarak, yine söz konusu hanımdan bir özlü sözle yazıyı noktalıyorum; "Evinize içki sokarsanız o eve melekler girmez." Allahın kimi koruduğunu bildiği gibi, meleklerin nereye girip çıktığını da biliyor kendisi. Aynı kadın, bizim evde de içki şişelerine arkası dönük oturmuştu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









