Daha önce de söylediğim gibi, ben fonda müzik olmadan duramayanlardanım. Özellikle de yalnızsam, sessizliği susturmak için televizyona değil ama, mutlaka radyoya koşarım. Bundan daha önce de biraz bahsetmiştim. Fon müziklerim, dinlediğim şekiller açısından ikiye ayrılır; kendi playlistlerim ve favori radyolarım. Her ne kadar playlist hazırlamak için çok özen ve çaba göstersem de, bazen o playlistte modumu bulamam. Kendi müziklerimle kavga etmeye başlarım, kararsız kalırım. Next'e basmaktan helak olunca da, radyolarımdan biri yetişir imdadıma, sakinleşirim. İşte size en sık dinlediğim radyolar ve mazide kalanların küçük bir listesi:
Alem fm: Alem fm bizim evin ve vasıtaların resmi radyosu. Evde akşam haberlerine kadar televizyon izlenmediğinden, gündüzleri mutfakta daima radyo açıktır, mutfakta hatta evde olmasak bile. Evdeki ses Alem fm'dir, yolda çektiği müddetçe arabada da mutlaka Alem fm dinlenir. Hem programlarının kalitesi açısından, hem de farklı müzik zevklerine sahip hane halkına bulunmuş en orta yol olan müzikleri açısından en iyi seçimdir. Son birkaç yılda gelişen teknolojiyle körfez civarında da Ayvalık ve/veya İzmir'den sinyal almasından ötürü, Alem fm bize yazları da -özellikle yolda- eşlik etmektedir, bundan ailecek memnunuz. Favori programım ise kesinlikle Nihat ile Sivri Sinek, buradan selam ederim.
Joy fm: Oldies sevgimden ötürü sıkça dinlediğim radyolardan biri. Alem fm dışındaki bütün radyoları internetten dinlediğimden, Joy fm frekansı Winamp playlist'imde bir şarkıymış gibi bulunmakta. Playlist'imle ilişkimiz açmaza girdiğinde, canım sakin, huzurlu ve nostaljik bir şeyler dinlemek istediğinde tercihim Joy fm oluyor. Yurtta kaldığım zamanlarda, genellikle geceyi sabaha bağladığımda, paper yazdığımızda insanı yormayan soundu ile Joy fm hep kurtarıcımız oldu. Geveze olmayan edepli dj'leri ve mümkün olduğunca az reklamları ile kendisini seviyorum. Onun kardeşi Joy tv'yi de severdim zaten.
Radyo Eksen: Joy fm ve Eksen, ikisi de çocuklarım gibi. Oldies değil ama, alternatif dinlemek istediğim zamanlarda imdadıma Eksen yetişiyor. Yine internet radyosu olarak bir tık kadar yakınımda. Tarz olarak Joy fm'e benzetiyorum, dj'lerin hiçbiri kulak tırmalamıyor, reklamları da öyle. Her zaman huzurlu ve keyifli. Hep çalsın, hiç susmasın.
Sourberry: İki seneyi aşkındır sözlükteyim, çok ayıp ama bu yeni keşfim! Geç buldum çabuk kaybetmek istemiyorum. Varlığından haberdar olmama rağmen nedense uğramıyordum, son birkaç aydır dinliyorum. Çok keyifli programların olmasının yanı sıra, o an dinleyip de beğendiğin bir şarkıyı hatırlatma özelliği ile kalbimi fetheden Ekşi Sözlük radyosudur kendisi. Aynı zamanda web sayfasına bulunan küçük chat kutucuğuyla (shoutberry!) istek yapabilir, tanıdığınız yazarlarla iki çift laf edebiliyorsunuz. Sourberry'e girip zaman zaman havadan sudan laflamak iyi gelebiliyor. Sözlük yazarı değilseniz de ziyaretçi olarak sourberry dinleyebilirsiniz, sosyal medya hesaplarınızla oturum açmanız da mümkün. (http://www.sourberry.org/)
7 Şubat 2012 Salı
1 Şubat 2012 Çarşamba
30 Ocak 2012 Pazartesi
Bir İyilik Yap Kendine: Kontakt Lens Dosyası
Uzun zamandır bahsetmek istediğim şeylerden biri de kontakt lens kullanımı idi. 2011'de kendime yaptığım iyilikler arasında kontakt lensler liste başında bulunmakta, ancak uzun uzadıya yazabilmek için biraz zaman geçmesini bekledim. O kadar pratik ve rahat bir şeymiş ki, "Neden daha önce yapmadım" dedirtti bana, o yüzden de başlıkta lensleri kendine yapılan bir iyilik olarak gösterdim. Gelelim -yine- benim hikayeme.
On altı yaşındayken gözlerimin bozulduğunu çoğu insan gibi uzaktaki yazıları, numaraları okuyamadığımı anlayarak fark ettim. Yine çoğu insanın ilk gözlük numaraları gibi, 0.50 ve 0.75 miyoptu gözlerim. Günler süren gözlük seçememe seanslarının ardından, en sonunda bir gözlüğüm oldu, ama o gözlük gözümden çok kutusunda durdu. Şunu belirtmemde fayda var, eğer küçük yaştan itibaren gözlük kullanmıyorsanız, yani belli bir yaştan sonra gözleriniz bozulduysa, gözlük kullanması çok zor bir alışkanlık. Yıllardır gözlük takan insanlar, sabah kalkarlar ve gözlüklerini takarlar, bütün gün o gözlük gözlerinde olur. Ancak benim gibi sonradan olma gözlüklüler ise, o gözlüğü gerektiğinde takarlar, onun dışında bulanık görme pahasına çıkarırlar. Ben de bu ileri olmayan göz numaramla, sadece tahtayı görmek için gözlük takanlardan oldum lise yıllarım boyunca. Onun dışında da pek bir sıkıntım olmadı, uzaktan gelen birini veya herhangi bir şeyi görmek için gözlerimi kısmam yetiyordu.
On altı yaşındayken gözlerimin bozulduğunu çoğu insan gibi uzaktaki yazıları, numaraları okuyamadığımı anlayarak fark ettim. Yine çoğu insanın ilk gözlük numaraları gibi, 0.50 ve 0.75 miyoptu gözlerim. Günler süren gözlük seçememe seanslarının ardından, en sonunda bir gözlüğüm oldu, ama o gözlük gözümden çok kutusunda durdu. Şunu belirtmemde fayda var, eğer küçük yaştan itibaren gözlük kullanmıyorsanız, yani belli bir yaştan sonra gözleriniz bozulduysa, gözlük kullanması çok zor bir alışkanlık. Yıllardır gözlük takan insanlar, sabah kalkarlar ve gözlüklerini takarlar, bütün gün o gözlük gözlerinde olur. Ancak benim gibi sonradan olma gözlüklüler ise, o gözlüğü gerektiğinde takarlar, onun dışında bulanık görme pahasına çıkarırlar. Ben de bu ileri olmayan göz numaramla, sadece tahtayı görmek için gözlük takanlardan oldum lise yıllarım boyunca. Onun dışında da pek bir sıkıntım olmadı, uzaktan gelen birini veya herhangi bir şeyi görmek için gözlerimi kısmam yetiyordu.
15 Ocak 2012 Pazar
Yeni
Yeni yıla yeni yazı diye başlasam, gündem dışı, bayat, iğrenç bi'şey olucam, biliyorum. Ama şu aralar, ne yeni fikirler var kafamda, ne de yeni tilkiler dönüyor. "Aaa, şunu da yazayım", "Bundan da bahsedeyim" demiyorum bu aralar. Suskunum.
Belki yeni yılla birlikte, yazı yazma yetimi de kaybetmişimdir diyorum kendi kendime. Canım o kadar susmak istiyor ki, bir balon gibi, iğneyi batırdığın an içimdeki bütün sıkışmış havayı atacağımı bile bile yanaşmıyorum patlamaya. O sıkışmış hava içimde bir süredir, gitmiyor. Git gide daha çok hava pompalıyorlar içime. Ben şişiyorum. Geriliyorum, geriliyorum.
Ama patlamıyorum.
Belki yeni yılla birlikte, yazı yazma yetimi de kaybetmişimdir diyorum kendi kendime. Canım o kadar susmak istiyor ki, bir balon gibi, iğneyi batırdığın an içimdeki bütün sıkışmış havayı atacağımı bile bile yanaşmıyorum patlamaya. O sıkışmış hava içimde bir süredir, gitmiyor. Git gide daha çok hava pompalıyorlar içime. Ben şişiyorum. Geriliyorum, geriliyorum.
Ama patlamıyorum.
17 Aralık 2011 Cumartesi
Yeni Başlayanlar İçin Saç Dökülmesi
Uzun zamandır aklımda olan ve detaylı anlatmak istediğim için uygun zamanı kolladığım bir konu, saç dökülmesi. Benim saçlarımla olan maceram 2009 yılının Ekim ayında başladı. Ciddi bir sıkıntım olmamasına rağmen pek çok aşamalardan geçtim, ve madem bu konuyla iki seneyi devirdim, deneyimlerimi paylaşmak hakkımdır diye düşünmekteyim. Zira -daha çok bilmeyenler için söylüyorum- saç dökülmesi çok can sıkıcı bir konu, fakat çok yaygın bir problem olduğu için de çok fazla çözüm önerisi var. Ben bunların bir çoğunu denediğim için, gözlemlediklerimi paylaşacağım.
Yeni başlayanlar için saç dökülmesi çoğu insan için benzer sahneyle başlar. Banyodan çıkarken ardınızda bir tomar saç bırakırsınız. Benim başıma geldiği dönem mevsim itibari ile sonbaharda olduğu için, başta pek önemsemedim. Çünkü yaz sonunda saçlar genelde cansızlaşır, deniz suyundan ve güneşten ötürü. Ben de dökülen saçların bunun bir sonucu olduğunu düşünerek üzerinde durmadım. Durum beni değil ama annemi rahatsız etmeye başladığı için (dikkat dikkat annem bu hikaye boyunca oldukça belirleyici bir kahraman olacaktır) işe şampuanımı değiştirerek başladım. Daha çok bitki özlü bir şampuan kullanmaya başladım. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, bu şampuanların ortak özelliği benzer bitki özlerini içermesidir. Çoğunun içinde defne, ısırgan, zeytinyağı ve yeşil çay görebilirsiniz. Şampuanın saç dökülmesinin durmasına faydası vardır, ancak yeni saç çıkarmaz. Bunu da not ettikten sonra, hikayemi anlatmaya devam ediyorum.
Yeni başlayanlar için saç dökülmesi çoğu insan için benzer sahneyle başlar. Banyodan çıkarken ardınızda bir tomar saç bırakırsınız. Benim başıma geldiği dönem mevsim itibari ile sonbaharda olduğu için, başta pek önemsemedim. Çünkü yaz sonunda saçlar genelde cansızlaşır, deniz suyundan ve güneşten ötürü. Ben de dökülen saçların bunun bir sonucu olduğunu düşünerek üzerinde durmadım. Durum beni değil ama annemi rahatsız etmeye başladığı için (dikkat dikkat annem bu hikaye boyunca oldukça belirleyici bir kahraman olacaktır) işe şampuanımı değiştirerek başladım. Daha çok bitki özlü bir şampuan kullanmaya başladım. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, bu şampuanların ortak özelliği benzer bitki özlerini içermesidir. Çoğunun içinde defne, ısırgan, zeytinyağı ve yeşil çay görebilirsiniz. Şampuanın saç dökülmesinin durmasına faydası vardır, ancak yeni saç çıkarmaz. Bunu da not ettikten sonra, hikayemi anlatmaya devam ediyorum.
13 Aralık 2011 Salı
Artık Anonimlere Yer Yok; Çünkü...
Bugüne kadar bu blog vasıtasıyla kimseye çemkirmedim. Çok söylendiğim oldu, otobüste yanımda oturan teyzeye söylendim, muavine söylendim, gerekli gereksiz mola veren firmalara söylendim, hatta yeri geldi kendime söylendim ama, ziyaretçilerin hiçbirine tek bir kelime dahi etmedim. Okuyucu candır sonuçta, her ne kadar bazen yazdıklarımın okunmasını düşünmek bile beni yerin dibine soksa da, hepimiz biliyoruz ki herkes okunmak için yazar. Yoksa burada yazdıklarımın kendi kendine konuşmaktan bir farkı kalmaz. Gerçi kendi kendime konuşmak bile bazen beni rahatlatır, o ayrı ama madem buraya yazıyorum, ve madem sırf okunuyor diye çeki düzen veriyorum kendime ve yazdıklarıma, o zaman karşı taraftan da düzgün bir üslup beklerim. Şöyle ki...
İlk zamanlarda az yazı girdiğimden, ve bloga sınırlı sayıda ulaşan insan olduğundan yorum denetleme sistemine gerek görmemiştim. Üniversite zamanlarında loş yurt odamda sabaha karşı yazdığım çoğunlukla geyik içerikli yazılardı. Hal böyle olunca da yorumlar genelde arkadaşlarımdan geliyordu. Ne zaman ki yazılar arttı, ve ben içeriğe dikkat etmeye başladım, o zaman ziyaretçi sayım arttı. Yine de çılgınca yorum alan bloglardan biri olmadı burası, açıkçası çok fazla da dert etmedim. Fakat satır aralarında da söylediğim gibi, yorum beni her zaman mutlu eder. Tabi düzgün olduğu sürece.
Bu yüzden de, yorum denetleme özelliğini ekledim. Yani gelen yorumlar sitede destursuz yayınlanmadan önce, ben okuyup onaylıyorum. Her şeyin kontrolüm altında olmasını sevmemden de kaynaklanabilir bu, bilemiyorum. Ama ne zaman ki Adsız yorumcular gelmeye başladı, orada bir durup düşündüm. İsmini vermeden yorum yapmak istiyor olabilirsin, oturum açmadığın bir bilgisayar da olabilir. Ama eğer kendi isminle, veya kullanıcı hesabınla yapamayacağın bir yorumu anonim yapıyorsan, ben de ona izin vermem arkadaşım. Adsız yorumcuların imzasız mektuplardan, hatta formspring'de saçma sapan soru soranlardan hiçbir farkı yok benim için. Cesaretin varsa, ismini ver yorumunu yap. Kaldı ki ben seni bu bloga zorla sokmadım, yazdıklarımı okumaya itmedim, ve bildiğim kadarıyla Tebrikler! Green card kazandınız! diyen bir spam'den bu bloga yönlendirilmiyor kimse. Sonuç olarak, kim olduğunu görebildiğim takdirde, gel yüzüme söyle. Yoksa "İyi halt etmişsin ben de bişey sandım sonuna kadar okudum bikbikbik" yazıldığı sürece, kimseyi ciddiye alamam, üzgünüm.
Bu yüzden de, anonim kullanıcıların yorum yapma hakkını tamamen kaldırdım. Buraya yorum bırakanlar belli, blogger arkadaşlarımın yorumlarının da başımın üstünde yeri var. Ancak saçmalığa yerim yok, varsın yazılarımın altı boş kalsın.
Blogger camiasına saygıyla duyurulur :)
İlk zamanlarda az yazı girdiğimden, ve bloga sınırlı sayıda ulaşan insan olduğundan yorum denetleme sistemine gerek görmemiştim. Üniversite zamanlarında loş yurt odamda sabaha karşı yazdığım çoğunlukla geyik içerikli yazılardı. Hal böyle olunca da yorumlar genelde arkadaşlarımdan geliyordu. Ne zaman ki yazılar arttı, ve ben içeriğe dikkat etmeye başladım, o zaman ziyaretçi sayım arttı. Yine de çılgınca yorum alan bloglardan biri olmadı burası, açıkçası çok fazla da dert etmedim. Fakat satır aralarında da söylediğim gibi, yorum beni her zaman mutlu eder. Tabi düzgün olduğu sürece.
Bu yüzden de, yorum denetleme özelliğini ekledim. Yani gelen yorumlar sitede destursuz yayınlanmadan önce, ben okuyup onaylıyorum. Her şeyin kontrolüm altında olmasını sevmemden de kaynaklanabilir bu, bilemiyorum. Ama ne zaman ki Adsız yorumcular gelmeye başladı, orada bir durup düşündüm. İsmini vermeden yorum yapmak istiyor olabilirsin, oturum açmadığın bir bilgisayar da olabilir. Ama eğer kendi isminle, veya kullanıcı hesabınla yapamayacağın bir yorumu anonim yapıyorsan, ben de ona izin vermem arkadaşım. Adsız yorumcuların imzasız mektuplardan, hatta formspring'de saçma sapan soru soranlardan hiçbir farkı yok benim için. Cesaretin varsa, ismini ver yorumunu yap. Kaldı ki ben seni bu bloga zorla sokmadım, yazdıklarımı okumaya itmedim, ve bildiğim kadarıyla Tebrikler! Green card kazandınız! diyen bir spam'den bu bloga yönlendirilmiyor kimse. Sonuç olarak, kim olduğunu görebildiğim takdirde, gel yüzüme söyle. Yoksa "İyi halt etmişsin ben de bişey sandım sonuna kadar okudum bikbikbik" yazıldığı sürece, kimseyi ciddiye alamam, üzgünüm.
Bu yüzden de, anonim kullanıcıların yorum yapma hakkını tamamen kaldırdım. Buraya yorum bırakanlar belli, blogger arkadaşlarımın yorumlarının da başımın üstünde yeri var. Ancak saçmalığa yerim yok, varsın yazılarımın altı boş kalsın.
Blogger camiasına saygıyla duyurulur :)
3 Aralık 2011 Cumartesi
Taşınabilir Müzik Teknolojisi - Kendimden Örnekli
Sizi bilmem ama, ben bir müzikseverim. Yani, kim sevmez müziği tabi ama ben sessizlikte duramayanlardanım. Mesela radyo hep açıktır bizim evde, iyi bir televizyon izleyicisi olmasam da iyi bir radyo dinleyicisiyimdir. Odamda bilgisayarım hep açıktır, bilgisayar açıksa müzik de mutlaka açıktır. Ama internet radyosu, ama kendi müzik arşivim, mutlaka bir şeyler dinliyor olurum. Aslında radyo başka bir davanın konusu, ben bugün size çocukluğumdan bu yana en sevdiğim dostlarımı tanıtacağım, yani müzik çalarlarımı. Dışarıda olduğum zamanlarda, özellikle de yolculuklarda kulaklıklara sığınanlardanım ben de. Teknoloji geliştikçe ayak uydurmak gerekti, ayak uydurdukça hep yeni müzik çalarlarım oldu ama basit bir genelleme yapacak olursak, walkman-discman-mp3 player ekseninde büyüdüm ben de. (bkz.şekil a)
1. Walkman:
Walkman'le tanıştığımda ilkokuldayım. O dönemde çoğu kız çocuğu gibi ben de Spice Girls hayranıydım, ileri geri sarıp en çok dinlediğim kasetlerimin arasında Spice World vardı. Yazları anneannemde kalırdım, ve orada fazla arkadaşım yoktu, özellikle akşamları çok sıkıldığımda müzik dinlerdim. Kuzenimde benim walkman'imin bir üst modeli vardı, hiç unutmuyorum onda olan bir özellikle kasetin ön yüzünü arka yüzünü çevirmek gerekmezdi, tek bir tuşa basardı ve kaset öbür yüzünden çalmaya devam ederdi. Kıskanırdım çok :) Ama ben de kasetlerimi o kadar ezberlemiştim ki, bir şarkı bittiğinde arka yüzünü çevirip öbür yüzdeki sevdiğim bir şarkıyı dinler, o şarkı bittiğinde yine çevirirdim, bu arada diğer yüzdeki sevdiğim şarkıyı geri sarmama gerek kalmaz, üst üste farklı yüzlerde sevdiğim şarkıları dinlemiş olurdum.
Walkman'le birlikteliğimiz ortaokul yıllarımda da devam etti. O dönemlerde kaset çektirmek de çok modaydı. Siz bir liste yapardınız, kasetçi o şarkıları size çekerdi. O toplama kasetlerden de çok dinledim o zamanlar. 13 yaşındayken, hala benim için çok özel olan Freddie Mercury ile tanıştım. Bir arkadaşımdan ödünç aldığım Queen kasetini başka bir kasete çekip bu sefer walkman'de Freddie'nin sesini döndürmeye başladım. Yazları yine yalnız olmasına yalnızdım, ama bu sefer Freddie vardı, yatmadan önce bir tertip mutlaka onu dinler uykuya dalardım. Uyku arasında kasetin bittiğini belirten çat sesini duyardım.
2. Discman
keywords
Freddie Mercury,
geyik köşesi,
müzik,
uyku
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)