Yazanın notu: Şimdiki yazacaklarım, bir karalama politikası değil, tam aksine sadece yaşadıklarımı anlatmak amaçlıdır. Burada bahsedeceklerimi, olayın muhattabına çok daha ağır cümlelerle anlattım. O yüzden burada kullanacağım kelimeleri elimden geldiğince seçmeye çalışacağım. Sonrası için karar sizin.
Yıllardır internetten alışveriş yaparım. Yabancı alışveriş sitelerinin kurdu sayılmam ama, Türk alışveriş sitelerinin bir çoğunu denedim. Çok uygun fiyata çok işime yarayan şeyler aldığım da oldu, bir hevesle alıp bir kenara attıklarım da. Sorunlu alışverişlerim de oldu, sorunsuz da. Ama hepsinin ortak noktası, düzgün bir iletişim kurduğum zaman, karşılıklı anlayışı sağlayabilmekti. Gerisi zaten geliyor.
İnternetten en çok kitap alışverişi yapmayı severim. Bana göre en sorunsuz alışverişlerden biridir kitap almak; bir elbisenin üzerinde nasıl duracağını bilemezsin, bir ayakkabı rahat mıdır anlayamazsın veya bir parfümün kokusunu bilmeden alamazsın ama kitap, kitaptır işte. Yazarını tanırsın, arka kapak yazısını okursun, veya tavsiyelere göre seçersin, bu kadar basit.
İnternet üzerinden kitap alacaksam tercihim yüzde yüze yakın bir oranla bellidir; İdefix. Çalışma şekillerini, müşteriye olan yaklaşımlarını, ve hızlı geri dönüşlerini her zaman sevmişimdir. Bu hızlı geri dönüş mevzusunu aklınızda tutmanızı rica ediyorum, çünkü az sonra tekrar değineceğim.
Twitter'dan takip eden varsa biliyordur, geçtiğimiz haftalarda Kitapyurdu.com ile ciddi bir sıkıntı yaşadım. Dediğim gibi tercihim her zaman bellidir, ancak aradığım bir kitabı stoklarda bulamayınca mecburen Kitapyurdu'na bir göz attım. Aradığım kitap stoklarda gözüküyordu, ben de siparişi vermiş bulundum. Vermiş bulundum diyorum çünkü istediğim kitap bir Siyasi Tarih kitabıydı ve kaynakça olarak kullanmam gerekiyordu. Okumak istediğim bir roman olsa ortalığı bu kadar ayağa kaldırmazdım zaten. Neyse, kitabı sipariş ettim, temin süresi 5 gün gözüküyordu. Bekliyorum yani, yapacak bir şeyim de yok. Beş gün geçti, üzerine bir beş gün daha geçti, ve ben kitabı temin edemediklerini, birkaç gün içinde kitabı temin edebileceklerini düşündüklerini (bakın hala garanti yok, düşünüyorlar sadece) veritabanlarında yüz binin üzerinde kitap olduğunu ve bunun takibinin mümkün olmadığını anlatan bir mail aldım. Bundan üç sene önce de yine aynı site ile benzer bir problemi yaşamıştım, stoklarında olmayan kitapları mevcut gösterdikleri için sipariş etmiş, yine harfi harfine aynı maili almıştım. Yani demem odur ki, Kitap Yurdu, üç sene içinde stok takibi ve müşteri memnuniyeti konusunda hiçbir ilerleme kaydedememiş, hala var olmayan kitabı ellerinde mevcut göstermeye devam etmiştir.
Maile cevaben, siparişimi iptal etmek istediğimi belirttim. Bir yandan da siteden Sipariş Takibi bölümünden kontrol ediyorum, sipariş iptal olmuş mu, para iadesi yapılmış mı diye. 2-3 gün sonra, gönderdiğim maile cevaben yine aynı özür maili geliyor. Öyle ki, şüpheye düşüyorum bütün mailler otomatik yanıtlanıyor diye. Çünkü karşınızda hiçbir şekilde bir yetkili veya muhattap bulamıyorsunuz. Siparişimin iptal edilmesini isteyen bir mail daha atıyorum, ve bu sefer kökten çözüm olarak üyeliğimi iptal ediyorum. Ancak ertesi günü iki mail geliyor peşpeşe; biri kredi kartıma iadenin yapıldığını söylüyor, diğeri de kitapyurdu'na gösterdiğim ilgiye teşekkür ediyor. İlgi? Teşekkür? Bunların hiçbirini istediğimi sanmıyorum. Bu arada sürekli e-bülten'ler geldiğini belirtmeliyim, yetkili birinden düzgün bir cevap bile alamazken, sürekli bülten alıyorum, bir de dalga geçer gibi ilgime teşekkür eden mailler.
Üyeliğimi iptal edeli yaklaşık bir hafta oldu ve hala e-bülten alıyorum. Mail almak istemiyorsanız boş mail atınız denen adrese her seferinde de mail atıyorum. Dünden beri ses yok, sistemleri üyelikten çıkış isteğimi idrak edebildi mi bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki, bir daha asla kendilerinden alışveriş yapmayacağım. Aradığım bir kitabı sırf stoklarında görür de sipariş ederim, sonrasında da yine aynı şeyler yaşanır diye garantiye almak için üyeliğimi iptal ettim. En azından üyelikten çıkma lüksümüz var, bu da bir şey tabi.
Kıssadan hisse: Sitenin pek çok kampanya yaptığını, çok ucuz kitaplar bulunabildiğini biliyorum. Fakat üç sene arayla aynı olayı yaşayınca, bir de böyle bir ilgisizlikle karşılaşınca kendimce bir uyarı yapmak istedim. Acil bir isteğiniz olduğunda ilgi sıfıra yakın, birine ulaşmak istediğinizde geri dönüşler çok geç, ve baştan savma. Otomatik mailler dışında düzgün hiçbir mail almıyorsunuz diyebilirim. Benim deneyimlediğim en iyi kitap satış mağazası İdefix'dir, onun dışında Nadir Kitap var, en olmadı Gitti Gidiyor var. Kitap Yurdu mu, ben almayayım, sağ olun!
31 Mart 2012 Cumartesi
25 Mart 2012 Pazar
Uyku Halleri
Bundan birkaç ay önce bir yerlerde duymuştum, bir Hint inanışına göre insanlar ikiye ayrılırmış; tarla kuşu ve baykuş diye. Kimisi erken yatıp erken kalkar, tüm hayatını gündüz yaşamayı severmiş, tıpkı tarla kuşları gibi. Kimisi ise baykuş gibi geceleri ayakta olur, o zamanını daha verimli geçirirmiş. Daha sonra bununla ilgili ne kadar araştırma yaptıysam da bulamadım, o yüzden aklımda kalanlarla yazıyorum. Bana çok doğru bir tespit gibi geldi, her ne kadar şu sıralar gündüzleri yaşasam da, tüm hayatım boyunca baykuş oldum diyebilirim.
Bu konuda yapmış olduğum bir başka tespit ise, doğum saatleri. Tamamen babamla benim düşüncem olup sadece kendi hane halkımıza uyguladığımızdan, örneklerim de kısıtlı. Evde iki baykuş ve bir tarla kuşu olarak ikamet etmekteyiz, ve bunun farkında bile olmadan yıllar, yıllar önce gece insanı oluşumuzun tespitini şu şekilde yapmıştık. Gece 02:15 sularında dünyaya gelen ben, ve yine gece 01.30 civarında doğmuş olan babamla birlikte ekseriyetle baykuşları temsil ediyoruz. Sabah 09.00'da gözlerini dünyaya açan annemse evimizin tarla kuşu, biz akşam-yatmaz-sabah-kalkmaz 'ların anti tezi. Başkalarında durum nedir bilmiyorum ama, hem adını bile bilmediğim Hint felsefesine, hem de kendi tespitimize bizim halimiz kesinlikle uyuyor. Ve bu durum, ev içinde bir takım sorunları da beraberinde getiriyor. "Uyku" deyip geçmemek lazım, ben onunla bir küs bir barışık ilişkime devam ederken, gördüm ki onunla yıldızı barışmayan pek çok insan var, Genel Psikoloji'nin çok çok dışında bir Uyku Halleri Analizi yapmak istedim.
Genel olarak uyumayı sevmeyen bir çocuktum. Bir evde, anne yatar ve babayla kız oturur mu? Hele kızın yaşı henüz 2 (iki) ise. Tarla kuşu annem pes edip yatardı, biz babamla gece geç vakitlere kadar oturur televizyon izlerdik. Gel zaman git zaman, anasınıfına başladım. Ultra serbest hayatıma yediğim ilk darbe o yıllara dayanır. Hiçbir zaman öğle uykusunu sevmedim, yatakhanede uykuya direnen tek çocuktum. Başına buyruk oluşum bir yana, zaman içinde civar ranzalardan uyanık kalmaya meyilli birkaç yandaş bulup onları örgütlemeye başlamıştım. Çocuklarla ilgilenmek yerine onları uyutan okul öncesi eğitim sistemine kendi çapımda direnişimdi. Gece geç yatmaya da eskisi kadar olmasa da yine devam ediyordum. Ne zaman ki ilkokul başladı, ben nispeten sakinleştim, ve hayatımın düzenli uyku evresi böylece başlamış oldu.
Hemen hemen herkes düzenli uykunun insana iyi geldiğini savunur. Kendi adıma ben, hayatımın en sıkıcı dönemlerini saate bağımlı olarak uyurken geçirdim. Okula gidip gelirken hep düzenli uyudum da, yazları acısını çıkardım. Hiçbir zaman televizyondaki sabahın erken saatlerinde gösterilen çizgi filmleri izleyemedim mesela. Bütün çocukların erken uyandığını düşünüp sabahın körüne çizgi film koyan zihniyet, nasıl bir zihniyetti bilemiyorum. Anneannemin beni öğlen uyutmak istediği saatte ben yeni uyanıyordum, evde herkes öğle yemeği yerken ben kahvaltı yapıyordum, ve herkesin yattığı saatte televizyonda sadece trt3'ün sıkıcı filmleri oluyordu. Sonrası çok acıklı; ani gelen uyarıyla yatağına yollanan kız çocuğu.
On yedi yaşındayken çok ağır bir depresyon geçirdim. Depresyonun ya çok uykuya, ya da sıfır uykuya neden olduğu söylenir. Burada benim payıma düşen, aldığım ilaçların da etkisiyle çok uyku olmuştu. Bir robot gibi yaşadığım o günlerde, okul-dersane-uyku-yemek-uyku ekseninde devam ediyordu hayatım. Bir yıl boyunca, her sabah aynı saatte uyanarak, o uyku sersemliğiyle nereye gideceğimi hatırlayamadan ("Bugün ne vardı, okul mu, dersane mi?") geçti. Uyanıkken bile uyur gibiydim, yılların acısını çıkarırcasına. Şimdi bile o duyguyu size anlatamam, kelimeler buna yetersiz. Hiç uyumadan depresyonu atlatır mıydım bilmiyorum ama, bu kadar uyku faydalı mıydı, ondan da emin değilim.
Üniversiteye başlayınca etrafımı bir sis bulutu gibi sarmış olan uyku, bir anda dağıldı. Yine düzenli ders saatleri olmasına rağmen artık hayatım düzensizdi. Gece geç yatıp sabah erken kalkmak yorduğundan, akşamüstleri bayılıp kalıyordum. Daha sonraları çok seveceğim akşamüstü uykularına o zaman başladım. Geceyi, gece ayakta olmayı, sıfır uykuyla şuursuzca gülmeyi, iki gün hiç uyumamışken akabinde bütün bir günü uyuyarak geçirmeyi, türlü türlü kafeini o yıllarda sevdim. On iki saatlik uykuyla, iki saatlik uykuyu peş peşe yaşadığım oldu, derken gece'de kendimi buldum, zamanımı en verimli geceleri kullandım. Bu yüzdendir ki "Düzen herkes için iyi değildir" diyorum, çünkü düzen kişisel, hatta bazen düzensizliğin kendisi. Uykularım uçsuz bucaksız benim, kimi zaman uzun, kimi zaman kısa, bazen kabuslu, bazen türlü türlü rüyalarla dolu. Bazen tedirgin uyurum, en ufak bir seste sıçrarım, bazense top atsalar uyanmam. Ama en çok geceyi ayakta geçirmişsem mutlu olurum, ve kaç saat uyumuş olursam olayım, erken uyandıysam/uyandırıldıysam sinirli olurum, öylesine kavgalıyım gündüzlerle.
Konuyla ilgili birkaç eski düzenli yaşam, uyku, rüya, kabus ile ilgili yazılarım için şöyle buyrun.
İyi uykular Türkiye!
Bu konuda yapmış olduğum bir başka tespit ise, doğum saatleri. Tamamen babamla benim düşüncem olup sadece kendi hane halkımıza uyguladığımızdan, örneklerim de kısıtlı. Evde iki baykuş ve bir tarla kuşu olarak ikamet etmekteyiz, ve bunun farkında bile olmadan yıllar, yıllar önce gece insanı oluşumuzun tespitini şu şekilde yapmıştık. Gece 02:15 sularında dünyaya gelen ben, ve yine gece 01.30 civarında doğmuş olan babamla birlikte ekseriyetle baykuşları temsil ediyoruz. Sabah 09.00'da gözlerini dünyaya açan annemse evimizin tarla kuşu, biz akşam-yatmaz-sabah-kalkmaz 'ların anti tezi. Başkalarında durum nedir bilmiyorum ama, hem adını bile bilmediğim Hint felsefesine, hem de kendi tespitimize bizim halimiz kesinlikle uyuyor. Ve bu durum, ev içinde bir takım sorunları da beraberinde getiriyor. "Uyku" deyip geçmemek lazım, ben onunla bir küs bir barışık ilişkime devam ederken, gördüm ki onunla yıldızı barışmayan pek çok insan var, Genel Psikoloji'nin çok çok dışında bir Uyku Halleri Analizi yapmak istedim.
Genel olarak uyumayı sevmeyen bir çocuktum. Bir evde, anne yatar ve babayla kız oturur mu? Hele kızın yaşı henüz 2 (iki) ise. Tarla kuşu annem pes edip yatardı, biz babamla gece geç vakitlere kadar oturur televizyon izlerdik. Gel zaman git zaman, anasınıfına başladım. Ultra serbest hayatıma yediğim ilk darbe o yıllara dayanır. Hiçbir zaman öğle uykusunu sevmedim, yatakhanede uykuya direnen tek çocuktum. Başına buyruk oluşum bir yana, zaman içinde civar ranzalardan uyanık kalmaya meyilli birkaç yandaş bulup onları örgütlemeye başlamıştım. Çocuklarla ilgilenmek yerine onları uyutan okul öncesi eğitim sistemine kendi çapımda direnişimdi. Gece geç yatmaya da eskisi kadar olmasa da yine devam ediyordum. Ne zaman ki ilkokul başladı, ben nispeten sakinleştim, ve hayatımın düzenli uyku evresi böylece başlamış oldu.
Hemen hemen herkes düzenli uykunun insana iyi geldiğini savunur. Kendi adıma ben, hayatımın en sıkıcı dönemlerini saate bağımlı olarak uyurken geçirdim. Okula gidip gelirken hep düzenli uyudum da, yazları acısını çıkardım. Hiçbir zaman televizyondaki sabahın erken saatlerinde gösterilen çizgi filmleri izleyemedim mesela. Bütün çocukların erken uyandığını düşünüp sabahın körüne çizgi film koyan zihniyet, nasıl bir zihniyetti bilemiyorum. Anneannemin beni öğlen uyutmak istediği saatte ben yeni uyanıyordum, evde herkes öğle yemeği yerken ben kahvaltı yapıyordum, ve herkesin yattığı saatte televizyonda sadece trt3'ün sıkıcı filmleri oluyordu. Sonrası çok acıklı; ani gelen uyarıyla yatağına yollanan kız çocuğu.
On yedi yaşındayken çok ağır bir depresyon geçirdim. Depresyonun ya çok uykuya, ya da sıfır uykuya neden olduğu söylenir. Burada benim payıma düşen, aldığım ilaçların da etkisiyle çok uyku olmuştu. Bir robot gibi yaşadığım o günlerde, okul-dersane-uyku-yemek-uyku ekseninde devam ediyordu hayatım. Bir yıl boyunca, her sabah aynı saatte uyanarak, o uyku sersemliğiyle nereye gideceğimi hatırlayamadan ("Bugün ne vardı, okul mu, dersane mi?") geçti. Uyanıkken bile uyur gibiydim, yılların acısını çıkarırcasına. Şimdi bile o duyguyu size anlatamam, kelimeler buna yetersiz. Hiç uyumadan depresyonu atlatır mıydım bilmiyorum ama, bu kadar uyku faydalı mıydı, ondan da emin değilim.
Üniversiteye başlayınca etrafımı bir sis bulutu gibi sarmış olan uyku, bir anda dağıldı. Yine düzenli ders saatleri olmasına rağmen artık hayatım düzensizdi. Gece geç yatıp sabah erken kalkmak yorduğundan, akşamüstleri bayılıp kalıyordum. Daha sonraları çok seveceğim akşamüstü uykularına o zaman başladım. Geceyi, gece ayakta olmayı, sıfır uykuyla şuursuzca gülmeyi, iki gün hiç uyumamışken akabinde bütün bir günü uyuyarak geçirmeyi, türlü türlü kafeini o yıllarda sevdim. On iki saatlik uykuyla, iki saatlik uykuyu peş peşe yaşadığım oldu, derken gece'de kendimi buldum, zamanımı en verimli geceleri kullandım. Bu yüzdendir ki "Düzen herkes için iyi değildir" diyorum, çünkü düzen kişisel, hatta bazen düzensizliğin kendisi. Uykularım uçsuz bucaksız benim, kimi zaman uzun, kimi zaman kısa, bazen kabuslu, bazen türlü türlü rüyalarla dolu. Bazen tedirgin uyurum, en ufak bir seste sıçrarım, bazense top atsalar uyanmam. Ama en çok geceyi ayakta geçirmişsem mutlu olurum, ve kaç saat uyumuş olursam olayım, erken uyandıysam/uyandırıldıysam sinirli olurum, öylesine kavgalıyım gündüzlerle.
Konuyla ilgili birkaç eski düzenli yaşam, uyku, rüya, kabus ile ilgili yazılarım için şöyle buyrun.
İyi uykular Türkiye!
11 Mart 2012 Pazar
Bir Yol Arkadaşı Olarak Sokak Kedisi
Uzun bir aranın ardından yolculuk başlığı altında yazı girmenin mutluluğunu yaşamaktayım. Yine kendimi yollara vurdum, sırt çantama yapışık bir halde otobüs koltuğunda uyur vaziyetime geri döndüm. Ama bu kez rotamı değiştirip, biraz kısaltıp haftalık rutine çevirmiş durumdayım. Şimdi anlatacağım kısa hikayem için önce güzergahımı göstermem gerekiyor, o yüzden şöyle buyrun;
Durum şu, çıkış noktam Balıkesir. Oradan aktarma ile Bandırma, sonra da Biga. Gereken bazı durumlarda ise Çanakkale. Ancak Çanakkale şimdilik gündem dışı, o yüzden hikayeme Balıkesir-Bandırma-Biga ekseninde devam ediyorum. Varış noktaları arasındaki mesafeler şu şekilde;
Balıkesir - Bandırma: 94 km
Bandırma - Biga : 70 km
Biga - Çanakkale : 97 km
Balıkesir - Çanakkale : 260 km (Bandırma üzerinden)
Balıkesir - Çanakkale: 210 km (Edremit körfezi üzerinden)
Bu bilgileri de verdikten sonra konuya dönebilirim. Sokak Kedisi, A şehrinden B şehrine.. Yok yok, bu o değildi. Ehm, evet. Bandırma'dan Balıkesir'e dönmeye çalıştığım bir akşamdı. Zaten nasıl oluyorsa bu dönüş yolculuklarında feci şekilde bitap düşüyorum, kendimi bir an önce koltuğuma atıp uyumak istiyorum. Otobüse bindiğimde baktım ki yerimde biri oturuyor. Böyle durumlarda kaplan kesiliyorum. Neyse, koltuğuma kavuştuktan sonra huzurlu bir şekilde yolculuğa başlamaya hazırdım. Ancak bir yolcu eksik olacak ki, otogardan anons geçiliyor. Sonrasında fark ediyoruz ki, benim yerime oturan kız, yine kendi yerine oturmamış ve bambaşka bir koltuğa oturarak muavinin kendisini eksik sanmasına neden olmuştu. Durum fark edilince hayat normale döndü. Yiyecek içecek servisi de bittikten sonra, yol arkadaşım Ömer'e ayıp olma pahasına "Ben biraz uyuklayacağım" diyip kulaklıklarıma uzandım. Tam da şu şarkı başlamak üzereydi ki, arkamdan birinin omzuma dokunduğunu hissettim.
18 Şubat 2012 Cumartesi
Kurtarıcım Livaneli
Çocukluğumdan beri kitap okurum. Yani klişe olsun diye değil, gerçekten severim boş zamanlarımda okumayı. Bunda yalnız bir çocuk olmamın, veya okumayı erken sökmemin de etkisi vardır belki, bilemiyorum. Ama çok sevdiğim kulaklıklarıma sığınmadığım zamanlarda mutlaka kitaplara sığınırım.
Son beş altı senedir her ne kadar inişli çıkışlı bir okuma grafiği sergilesem de, kitapları her zaman çok sevdim. En az okumayı sevdiğim kadar. Okumasam bile belirli aralıklarla kitap alırım, bu beni rahatlatır. Okuma isteğinin ne zaman geleceğini bilemem, ruh halimin nasıl bir kitap isteyeceğini de öyle. O yüzden kitapçılar gezerim, kitaplar alırım sık sık. "Bir bakıp çıkacaktım" deyip elim kolum dolu çıkmışlığım da vardır kitapçıdan, aradığımı bulamayıp elim boş döndüğüm de. Ama kitapçıları severim, kitap kokusu olan her yeri sevdiğim gibi. En lüks kitapçılardan, en tozlu sahaflara kadar severim.
Fakat bazen, ne okuyacağımı bilemem. Canım okumak ister ama, dikkatim dağınık olur, konsantre olamam, kafamı dağıtmak istiyorsam ağır kitaplar okuyamam, ve maalesef yarım bıraktığım da olur. Yazı yazarken nasıl kilitleniyorsam, okumada da böyle kilitlenmeler yaşarım zaman zaman. Kendimi biraz zorlayıp okuyabileceğimi bilsem bile, yapamam. Böyle durumlarda üstüne gitmekse amacım, izlediğim iki yol vardır; birincisi sevdiğim kitapları tekrar okumak. Tanıdık cümlelerin arasında olmak mutlu eder beni, okurken kafam dağılsa, hayallere dalsam bile bir şey kaçırmadığımı bilmek güven verir bana. O tanıdıklığın verdiği güven hissiyle sayfalar uçar gider. Böylece hamlamamış olurum. İzlediğim ikinci yol ise, sevdiğim ve kalemine güvendiğim yazarların -varsa- okumadığım kitaplarını okumak. Beni sıkmayacağını, olay örgüsünün içine alacağını, akıcılığına kendimi kaptıracağımı bildiğim yazarların kitaplarına koşarım böyle durumlarda. Başta biraz zorlansam da, bilirim ki er ya da geç girerim kitabın içine. Geriye ne dikkat dağınıklığı kalır, ne can sıkıntısı.
Zülfü Livaneli, böyle durumlarda koşarak gittiğim ilk yazarlardan biri. Okuyacak bir şeyim olmadığında, veya bir kitaba verecek dikkatim olmadığında bile, Livaneli'ye verecek bir parça enerjim mutlaka vardır. Hani derler ya en sevdiğin yemek için midende mutlaka bir yer vardır, tok olsan bile diye. Livaneli de öyle benim için. En verimsiz zamanlarımda bile, Livaneli'nin cümleleri su olur akar. Belki de bu yüzdendir, müziğinden çok kitaplarını sevişim.
Bu satırları yazışımın nedeni de yine böyle darmadağın bir zamanda, başka hiçbir şey okuyamazken bir Livaneli kitabı bitirmiş olmamdır. Leyla'nın Evi hakkında fazla söylenecek söz yok. Livaneli'yi artık tanıyor ve anlıyorum, verdiği mesajları elimden geldiğince almaya çalışıyorum. Mutluluk, Son Ada, Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm, ve Serenad okumuş olduğum kitaplarından bazıları. Eğer keyifle okuyacak, kendinizi kaptıracak sıcacık kitaplar arıyorsanız, ve henüz Livaneli'yi hiç okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Kendisi hem uykusuz gecelerimin, hem de dağınık dikkatimin kurtarıcısıdır.
Son olarak, kapanışı Serenad'ın fragmanı ile yapıyorum. Öyle sanıyorum ki kitap fragmanlarını bir tek Doğan Kitap yapıyor, her ne kadar Doğan Kitap'ın popülist tavrını sevmesem de, fragmanlarını başarılı buluyorum.
Son beş altı senedir her ne kadar inişli çıkışlı bir okuma grafiği sergilesem de, kitapları her zaman çok sevdim. En az okumayı sevdiğim kadar. Okumasam bile belirli aralıklarla kitap alırım, bu beni rahatlatır. Okuma isteğinin ne zaman geleceğini bilemem, ruh halimin nasıl bir kitap isteyeceğini de öyle. O yüzden kitapçılar gezerim, kitaplar alırım sık sık. "Bir bakıp çıkacaktım" deyip elim kolum dolu çıkmışlığım da vardır kitapçıdan, aradığımı bulamayıp elim boş döndüğüm de. Ama kitapçıları severim, kitap kokusu olan her yeri sevdiğim gibi. En lüks kitapçılardan, en tozlu sahaflara kadar severim.
Fakat bazen, ne okuyacağımı bilemem. Canım okumak ister ama, dikkatim dağınık olur, konsantre olamam, kafamı dağıtmak istiyorsam ağır kitaplar okuyamam, ve maalesef yarım bıraktığım da olur. Yazı yazarken nasıl kilitleniyorsam, okumada da böyle kilitlenmeler yaşarım zaman zaman. Kendimi biraz zorlayıp okuyabileceğimi bilsem bile, yapamam. Böyle durumlarda üstüne gitmekse amacım, izlediğim iki yol vardır; birincisi sevdiğim kitapları tekrar okumak. Tanıdık cümlelerin arasında olmak mutlu eder beni, okurken kafam dağılsa, hayallere dalsam bile bir şey kaçırmadığımı bilmek güven verir bana. O tanıdıklığın verdiği güven hissiyle sayfalar uçar gider. Böylece hamlamamış olurum. İzlediğim ikinci yol ise, sevdiğim ve kalemine güvendiğim yazarların -varsa- okumadığım kitaplarını okumak. Beni sıkmayacağını, olay örgüsünün içine alacağını, akıcılığına kendimi kaptıracağımı bildiğim yazarların kitaplarına koşarım böyle durumlarda. Başta biraz zorlansam da, bilirim ki er ya da geç girerim kitabın içine. Geriye ne dikkat dağınıklığı kalır, ne can sıkıntısı.
Zülfü Livaneli, böyle durumlarda koşarak gittiğim ilk yazarlardan biri. Okuyacak bir şeyim olmadığında, veya bir kitaba verecek dikkatim olmadığında bile, Livaneli'ye verecek bir parça enerjim mutlaka vardır. Hani derler ya en sevdiğin yemek için midende mutlaka bir yer vardır, tok olsan bile diye. Livaneli de öyle benim için. En verimsiz zamanlarımda bile, Livaneli'nin cümleleri su olur akar. Belki de bu yüzdendir, müziğinden çok kitaplarını sevişim.
Bu satırları yazışımın nedeni de yine böyle darmadağın bir zamanda, başka hiçbir şey okuyamazken bir Livaneli kitabı bitirmiş olmamdır. Leyla'nın Evi hakkında fazla söylenecek söz yok. Livaneli'yi artık tanıyor ve anlıyorum, verdiği mesajları elimden geldiğince almaya çalışıyorum. Mutluluk, Son Ada, Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm, ve Serenad okumuş olduğum kitaplarından bazıları. Eğer keyifle okuyacak, kendinizi kaptıracak sıcacık kitaplar arıyorsanız, ve henüz Livaneli'yi hiç okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Kendisi hem uykusuz gecelerimin, hem de dağınık dikkatimin kurtarıcısıdır.
Son olarak, kapanışı Serenad'ın fragmanı ile yapıyorum. Öyle sanıyorum ki kitap fragmanlarını bir tek Doğan Kitap yapıyor, her ne kadar Doğan Kitap'ın popülist tavrını sevmesem de, fragmanlarını başarılı buluyorum.
11 Şubat 2012 Cumartesi
Miskin Cumartesi Yazısı
Bizim evde en keyifli gün Cumartesi oluyor, neden bilmiyorum. Hafta içi koşturmacası olmadığından, pazar gününün kendine has rehavetine de kapılmadığımızdan, Cumartesileri güne güzel başlıyoruz. Şu aralar annem kahvaltı saatindeki radyo programını sevmediğinden, televizyona yöneliyor ve bilmem kaçıncı geleneksel kanal kavgasına başlıyoruz. Ev adeta üçe bölünüyor bu esnada; annem magazin programı açmak istiyor, babam belgesel kanalı diye diretiyor (pazar günü western'e dönüyor, o ayrı) bense Yeşilçam filmi buluyorum hemen. Hal böyle olunca anlaşmazlık çıkıyor, gündüzleri televizyonla yapamıyoruz biz.
Fakat son birkaç aydır, televizyon cahili bir insan olarak, evin bütün fertlerini bir araya getirecek müthiş bir keşif yaptım; Gezi programları! Kış mevsiminin vermiş olduğu rehavet ile, hepimiz oturduğumuz yerlere gömülüyor ve programa dalıyoruz, savaş bitiyor. Babam zaten Nat Geo hastası, ben geziye dair ne varsa okumaya izlemeye bayılıyorum, anneminse ilgisini çekecek bir şey mutlaka oluyor programda. Hafta sonu gündüz kuşağı hafta içinden farklı olduğundan, kanallar genellikle gezi programlarını cumartesi-pazar öğleden sonralarına saklıyorlar. Erken uyandıysam Tv8'deki Gülhan'ın Galaksi Rehberi ile başlıyorum güne, sonra Kanal Türk'e geçiyorum, Özlem Tunca ile Dünyayı Geziyorum başlıyor. Bir de Samanyolu tv'de Ayna Programı var ama o akşam saatinde olduğu için çok denk gelmiyorum.
Dedim ya, kış gelince uyuşuyoruz biz. Yani normalde de çok hareketli, oradan oraya koşturan bir insan olmadım hiçbir zaman, ama kış gelince ayrı bir rehavet çöküyor üstüme. Soğuk havayı protesto edercesine evden mümkün olduğunca çıkmamaya çalışıyorum. Pek sağlıklı bir davranış değil biliyorum, pazar rehavetiyle birleşince çok kasvetli olabiliyor, ancak yeni başlayan hafta sonuyla birlikte Cumartesi'ye çok yakışıyor soğuk havada evde miskinlik yapmak. 7'den 77'ye ile büyüdüğümden, bilinç altıma yer ettiğinden midir bilinmez, en çok kahvaltı masasında keyifle izliyorum gezi programlarını. Sonra, gelsin tembellik.
Bir de sallanan koltuğumda kitap okuma seanslarım var ki, o ayrı bir seremoni, ayrı bir yazının konusu. Sizin nasıl geçiyor Cumartesi'niz?
Herkese iyi hafta sonları diliyorum! :)
Fakat son birkaç aydır, televizyon cahili bir insan olarak, evin bütün fertlerini bir araya getirecek müthiş bir keşif yaptım; Gezi programları! Kış mevsiminin vermiş olduğu rehavet ile, hepimiz oturduğumuz yerlere gömülüyor ve programa dalıyoruz, savaş bitiyor. Babam zaten Nat Geo hastası, ben geziye dair ne varsa okumaya izlemeye bayılıyorum, anneminse ilgisini çekecek bir şey mutlaka oluyor programda. Hafta sonu gündüz kuşağı hafta içinden farklı olduğundan, kanallar genellikle gezi programlarını cumartesi-pazar öğleden sonralarına saklıyorlar. Erken uyandıysam Tv8'deki Gülhan'ın Galaksi Rehberi ile başlıyorum güne, sonra Kanal Türk'e geçiyorum, Özlem Tunca ile Dünyayı Geziyorum başlıyor. Bir de Samanyolu tv'de Ayna Programı var ama o akşam saatinde olduğu için çok denk gelmiyorum.
Dedim ya, kış gelince uyuşuyoruz biz. Yani normalde de çok hareketli, oradan oraya koşturan bir insan olmadım hiçbir zaman, ama kış gelince ayrı bir rehavet çöküyor üstüme. Soğuk havayı protesto edercesine evden mümkün olduğunca çıkmamaya çalışıyorum. Pek sağlıklı bir davranış değil biliyorum, pazar rehavetiyle birleşince çok kasvetli olabiliyor, ancak yeni başlayan hafta sonuyla birlikte Cumartesi'ye çok yakışıyor soğuk havada evde miskinlik yapmak. 7'den 77'ye ile büyüdüğümden, bilinç altıma yer ettiğinden midir bilinmez, en çok kahvaltı masasında keyifle izliyorum gezi programlarını. Sonra, gelsin tembellik.
Bir de sallanan koltuğumda kitap okuma seanslarım var ki, o ayrı bir seremoni, ayrı bir yazının konusu. Sizin nasıl geçiyor Cumartesi'niz?
Herkese iyi hafta sonları diliyorum! :)
7 Şubat 2012 Salı
Radyolarla Zaman Tüneli
Daha önce de söylediğim gibi, ben fonda müzik olmadan duramayanlardanım. Özellikle de yalnızsam, sessizliği susturmak için televizyona değil ama, mutlaka radyoya koşarım. Bundan daha önce de biraz bahsetmiştim. Fon müziklerim, dinlediğim şekiller açısından ikiye ayrılır; kendi playlistlerim ve favori radyolarım. Her ne kadar playlist hazırlamak için çok özen ve çaba göstersem de, bazen o playlistte modumu bulamam. Kendi müziklerimle kavga etmeye başlarım, kararsız kalırım. Next'e basmaktan helak olunca da, radyolarımdan biri yetişir imdadıma, sakinleşirim. İşte size en sık dinlediğim radyolar ve mazide kalanların küçük bir listesi:
Alem fm: Alem fm bizim evin ve vasıtaların resmi radyosu. Evde akşam haberlerine kadar televizyon izlenmediğinden, gündüzleri mutfakta daima radyo açıktır, mutfakta hatta evde olmasak bile. Evdeki ses Alem fm'dir, yolda çektiği müddetçe arabada da mutlaka Alem fm dinlenir. Hem programlarının kalitesi açısından, hem de farklı müzik zevklerine sahip hane halkına bulunmuş en orta yol olan müzikleri açısından en iyi seçimdir. Son birkaç yılda gelişen teknolojiyle körfez civarında da Ayvalık ve/veya İzmir'den sinyal almasından ötürü, Alem fm bize yazları da -özellikle yolda- eşlik etmektedir, bundan ailecek memnunuz. Favori programım ise kesinlikle Nihat ile Sivri Sinek, buradan selam ederim.
Joy fm: Oldies sevgimden ötürü sıkça dinlediğim radyolardan biri. Alem fm dışındaki bütün radyoları internetten dinlediğimden, Joy fm frekansı Winamp playlist'imde bir şarkıymış gibi bulunmakta. Playlist'imle ilişkimiz açmaza girdiğinde, canım sakin, huzurlu ve nostaljik bir şeyler dinlemek istediğinde tercihim Joy fm oluyor. Yurtta kaldığım zamanlarda, genellikle geceyi sabaha bağladığımda, paper yazdığımızda insanı yormayan soundu ile Joy fm hep kurtarıcımız oldu. Geveze olmayan edepli dj'leri ve mümkün olduğunca az reklamları ile kendisini seviyorum. Onun kardeşi Joy tv'yi de severdim zaten.
Radyo Eksen: Joy fm ve Eksen, ikisi de çocuklarım gibi. Oldies değil ama, alternatif dinlemek istediğim zamanlarda imdadıma Eksen yetişiyor. Yine internet radyosu olarak bir tık kadar yakınımda. Tarz olarak Joy fm'e benzetiyorum, dj'lerin hiçbiri kulak tırmalamıyor, reklamları da öyle. Her zaman huzurlu ve keyifli. Hep çalsın, hiç susmasın.
Sourberry: İki seneyi aşkındır sözlükteyim, çok ayıp ama bu yeni keşfim! Geç buldum çabuk kaybetmek istemiyorum. Varlığından haberdar olmama rağmen nedense uğramıyordum, son birkaç aydır dinliyorum. Çok keyifli programların olmasının yanı sıra, o an dinleyip de beğendiğin bir şarkıyı hatırlatma özelliği ile kalbimi fetheden Ekşi Sözlük radyosudur kendisi. Aynı zamanda web sayfasına bulunan küçük chat kutucuğuyla (shoutberry!) istek yapabilir, tanıdığınız yazarlarla iki çift laf edebiliyorsunuz. Sourberry'e girip zaman zaman havadan sudan laflamak iyi gelebiliyor. Sözlük yazarı değilseniz de ziyaretçi olarak sourberry dinleyebilirsiniz, sosyal medya hesaplarınızla oturum açmanız da mümkün. (http://www.sourberry.org/)
Alem fm: Alem fm bizim evin ve vasıtaların resmi radyosu. Evde akşam haberlerine kadar televizyon izlenmediğinden, gündüzleri mutfakta daima radyo açıktır, mutfakta hatta evde olmasak bile. Evdeki ses Alem fm'dir, yolda çektiği müddetçe arabada da mutlaka Alem fm dinlenir. Hem programlarının kalitesi açısından, hem de farklı müzik zevklerine sahip hane halkına bulunmuş en orta yol olan müzikleri açısından en iyi seçimdir. Son birkaç yılda gelişen teknolojiyle körfez civarında da Ayvalık ve/veya İzmir'den sinyal almasından ötürü, Alem fm bize yazları da -özellikle yolda- eşlik etmektedir, bundan ailecek memnunuz. Favori programım ise kesinlikle Nihat ile Sivri Sinek, buradan selam ederim.
Joy fm: Oldies sevgimden ötürü sıkça dinlediğim radyolardan biri. Alem fm dışındaki bütün radyoları internetten dinlediğimden, Joy fm frekansı Winamp playlist'imde bir şarkıymış gibi bulunmakta. Playlist'imle ilişkimiz açmaza girdiğinde, canım sakin, huzurlu ve nostaljik bir şeyler dinlemek istediğinde tercihim Joy fm oluyor. Yurtta kaldığım zamanlarda, genellikle geceyi sabaha bağladığımda, paper yazdığımızda insanı yormayan soundu ile Joy fm hep kurtarıcımız oldu. Geveze olmayan edepli dj'leri ve mümkün olduğunca az reklamları ile kendisini seviyorum. Onun kardeşi Joy tv'yi de severdim zaten.
Radyo Eksen: Joy fm ve Eksen, ikisi de çocuklarım gibi. Oldies değil ama, alternatif dinlemek istediğim zamanlarda imdadıma Eksen yetişiyor. Yine internet radyosu olarak bir tık kadar yakınımda. Tarz olarak Joy fm'e benzetiyorum, dj'lerin hiçbiri kulak tırmalamıyor, reklamları da öyle. Her zaman huzurlu ve keyifli. Hep çalsın, hiç susmasın.
Sourberry: İki seneyi aşkındır sözlükteyim, çok ayıp ama bu yeni keşfim! Geç buldum çabuk kaybetmek istemiyorum. Varlığından haberdar olmama rağmen nedense uğramıyordum, son birkaç aydır dinliyorum. Çok keyifli programların olmasının yanı sıra, o an dinleyip de beğendiğin bir şarkıyı hatırlatma özelliği ile kalbimi fetheden Ekşi Sözlük radyosudur kendisi. Aynı zamanda web sayfasına bulunan küçük chat kutucuğuyla (shoutberry!) istek yapabilir, tanıdığınız yazarlarla iki çift laf edebiliyorsunuz. Sourberry'e girip zaman zaman havadan sudan laflamak iyi gelebiliyor. Sözlük yazarı değilseniz de ziyaretçi olarak sourberry dinleyebilirsiniz, sosyal medya hesaplarınızla oturum açmanız da mümkün. (http://www.sourberry.org/)
keywords
müzik,
radyo,
uyku,
yurt hayatı
1 Şubat 2012 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

