4 Haziran 2013 Salı
Bu Blogda Direniş Var
Bundan bir hafta öncesine kadar anlatacak yeni hikayelerim vardı oysa. Şimdi sanki o bir hafta önceki kız ben değilmişim gibi geliyor. O kadar dolu bir haftaydı benim, ve hepimiz için.
Birilerinin deyimiyle "sökülen üç beş ağaç için", doğru deyimiyle Gezi Parkı için olanları ilk gününden beri takip ediyorum. Her şey 31 Mayıs'ta patlak verdi ama, aslında direniş 28 Mayıs'ta başladı, sessizce. İnsanların hep beraber sakince oturduğu, kitaplarını okuduğu, gitarlarını çalıp şarkılarını söyledikleri bir yerdi Gezi Parkı. Ardından işin seyri bir anda değişti. Sabahın 5'inde, saldırılarla, çadırları yakılarak uyandı insanlar. Sonrasını hepimiz biliyoruz, ama eksik, ama fazla.
Daha önce de bahsettim, Mayıs ayını çok severim. Yazın başlangıcıdır benim için. Fakat hiç böyle bir Mayıs geçirmemiştim. 1 Mayıs'taki İşçi Bayramında olanlarla başladık, Reyhanlı Patlaması, Alkol "Düzenlemesi", Üçüncü Köprü ve son olarak Gezi Parkı geldi. Belki daha söylenecek çok şey var, ama genel hatlarıyla Mayıs ayı böyle geçti bizim için.
Gezi Parkı'nın ilk direnişçileri de olayların bu noktaya geleceğini tahmin etmemiştir bana göre. Her ne kadar olaylar Gezi Parkı'ndan çıktıysa da, halkın "Yeter" çığlığıydı aslında. İdeolojik derseniz, o da olur. Herkes aynı ideolojiyi savunmak zorunda değil. Anlatamadığımız nokta bu.
İlk etapta 31 Mayıs çok zor geçti benim için. İstanbul'da olanları Twitter'da an be an izledim, neredeyse başka hiçbir şey yapmaksızın. Gelen her fotoğrafta, her videoda ağlıyordum. Medyanın suskunluğunu, siyasilerin suskunluğunu, polisin orantısız gücünü anlatıp herkesin konuştuklarını burada tekrarlamayacağım. Şu an burada yazıyor olmak bile benim için çok zor. Çünkü bir hafta önceki kız değilim artık. Konuşamıyorum, gülemiyorum, paylaşamıyorum. Orada değilim, orada olamıyorum. Dünyanın en aciz duygularından biri de, kendi ülkende olup biteni yabancı basından takip etmek olsa gerek. En az gördüğüm fotoğraflar, videolar kadar incitti bu beni. O gün nasıl uyuduğumu, daha doğrusu nasıl sızdığımı hatırlamıyorum bile.
1 Haziran'da olaylar diğer şehirlere de sıçradı, bunlardan biri de benim bulunduğum şehirde gerçekleşti. Apolitik bir insan değilim, siyasetle yatıp kalkan bir insan da değilim, çok şükür düşünebiliyorum ve kendi fikirlerim var. Bu yüzden gittiğim ilk eylemdi. Önceki günün aksine üzerime bir kararlılık çökmüştü. Bilenler bilir, fiziken pek güçlü biri sayılmam. Sizin aldığınız basit bir darbe, benim kemiklerimi kırabilir. Buna rağmen içimde en ufak bir korku olmadı, lenslerimi çıkarıp gözlüklerimi taktım, sanki her zaman yaptığım bir şeymiş gibi, maske görevini görsün diye aldığım bir şal, ve çantama attığım bir limonla çıktım evden. Başta her şey normal başladı, bildiriler, sloganlar ve yürüyüş. Yine bilenler bilir, Balıkesir'in merkezi avuç içi kadar yer. Milli Kuvvetlerden Anafartalar'a, oradan Altı Eylül pasajından Akp il binasına doğru ilerlersiniz. Polis tabi ki barikatını o kısma kurmuştu. O an anladım ki, polis bizi korumuyor. Polis Akp binasını koruyor. İçinde hiç kimsenin olmadığı bir bina! Sonrasını fazla detaylı anlatmaya gerek yok. Bizim Toma'mız yoktu ama olanlardan nasibimizi aldık.
Günlerdir devam ediyor. Her an, her saniye yeni şeyler duyuyoruz. Kimisi doğru, kimisi yanlış. Olaylar çarpıtılmaya çalışıyor. Anlatılacak çok şey var, ama kelimelerimin bittiği yerdeyim. Dün ilk defa, birkaç saatliğine sosyal medyadan uzaklaştım. Biraz gülecek oldum, hemen kendimi suçlu hissettim. Normal hayatı tuhaf buldum. Canım hiçbir şey yapmak istemedi. Günler uzadı, ne adam gibi uyuyabildim, ne de yemek yiyebildim. Sürekli Gezi Parkında, Taksim'de, Beşiktaş'ta, Kızılay'da, Gündoğdu'da olduğum için mi? Hayır. Ama aslında hepsindeyim, kafamı oradan başka hiçbir yere veremiyorum. Ne iki satır bir şey okuyabiliyorum, ne de bir şey izleyebiliyorum. Arka fonda Halk tv-Cem tv-Ulusal Kanal üçlüsünden birinin olmasına o kadar alıştım ki, bir an Atv'yi görünce yadırgadım. Değiştirmek için dayanılmaz bir istek duydum. İzleyemiyorum artık hiçbir kanalı. Zaten televizyonla arası olan biri değilim, artık tahammül bile edemiyorum. Bundan sonra da ne o kanalları, ne de onların gazetelerini okuyacağımı sanmıyorum.
Anlatacak çok şey var ama nasıl toparlayacağımı bilmiyorum bu gece. Hangisini anlatayım, henüz ölen Abdullah Cömert'i mi, kulağı kopan, gözü çıkan insanları mı, Kuğulu Park'ta şiddetten nasibini alıp can veren kuğuları mı? Yoksa bir haftada çapulcu, ayyaş, aşırı uç oluşumuzu mu? Yatıştırması gerekenlerin halkı daha beter kışkırtmasını mı anlatayım? Hepsini biliyoruz zaten. Dediğim gibi, belki eksik biliyoruz, belki fazla. Belki bana katılıyorsunuz, belki de katılmıyorsunuz. Ama burası benim blogum. Hala düşündüğümüzü söyleyebiliyorken, söylemek istiyorum. Kimseyle tartışmak da istemiyorum. Bu yüzden, yorumlara kapalı bir yazı olacak. Ben de düşüncelerimi söyleyip ardından herkese kulağımı tıkayacağım, onun gibi.
Pek çok blogda olduğu gibi, burada da direniş var. Hikayeler anlatmak gelmiyor içimden. Başka bir şey anlatırsam kendimi suçlu sayacağım çünkü.
23 Mayıs 2013 Perşembe
Komşuya Gittim Geldim: Kos 3.Gün
Gezinin birinci günü için sizi buradan, ikinci günü için ise şuradan alalım.
***
Üçüncü günümüz aynı zamanda dönüş zamanı olduğu için, feribot saatine kadar bizi yoğun bir program bekliyordu. İlk durağımız, ilk yazıda bahsettiğim Asklepion'du, yani adadaki antik hastane. Burası bizim Bergama'dan da eskiymiş. Hala yemyeşil ve o kadar güzel bir havası var ki, buranın şifahane olmasına şaşmamalı.
***
Üçüncü günümüz aynı zamanda dönüş zamanı olduğu için, feribot saatine kadar bizi yoğun bir program bekliyordu. İlk durağımız, ilk yazıda bahsettiğim Asklepion'du, yani adadaki antik hastane. Burası bizim Bergama'dan da eskiymiş. Hala yemyeşil ve o kadar güzel bir havası var ki, buranın şifahane olmasına şaşmamalı.
Harita sevgim geçmek bilmiyor.
Buradaki oksijeni düşünebiliyor musunuz?
Tepeden Asklepion manzarası.
keywords
gezdim gördüm,
kos,
yunanistan
22 Mayıs 2013 Çarşamba
Komşuya Gittim Geldim: Kos 2.Gün
Kos'taki ikinci günümüze yine aynı muhteşem kahvaltıyla başladık. Daha önce de söylediğim gibi, hep güler yüzlü insanlarla karşılaştık. Temizlik görevlisinden resepsiyonistine kadar, odadan kahvaltı salonuna kadar yirmi kişiyle günaydınlaşmış olabiliriz. Size öyle gülümserlerken, siz de bir anda kendinizi onlara ka-li-meee-ra derken buluyorsunuz.
Kahvaltıdan sonra yine bir dinlenme ve deniz&havuz molasından sonra yola koyulduk. Ben Yunan adası, Ege mezeleri falan derken kendimi Uzo'ya hazırlamıştım ama, adanın şarapları meşhurmuş meğer. Bu yüzden de bir şarap evine uğradık, adanın şaraplarından tatma fırsatı bulduk.
Şarap fabrikasından bir görüntü.
Üzüm bağları ve Ege Denizi.
keywords
gezdim gördüm,
kos,
yunanistan
21 Mayıs 2013 Salı
Komşuya Gittim Geldim: Kos 1.Gün
Yeni gezi yazılarıyla geleceğimi söylemiştim! İşte onlardan ilkiyle karşınızdayım. Komşu'ya gittim geldim, geçtiğimiz haftasonu on iki adadan biri olan Kos adasındaydım. Kos, Güney Ege'de, bizim Bodrum'un tam da dibinde, minik ve şirin bir adacık. Yolu Bodrum'a düşenler bilir, her iki taraftan da oldukça sık gidiş gelişler var. Günü birlik giden de çok, zaten yeşil pasaportlara vize kalktı mertlik bozuldu, mesafe de az olunca Bodrum'dan bir çıkıyorsunuz, hooop Yunanistan'dasınız.
Toplamda 2 gece 3 gün olan turumuz, sabah 09:00 feribotu ile Bodrum'da başladı. Bodrum Limanı ve Kos Limanı arası ortalama bir saat sürüyor. Haftasonuna denk geldiyseniz haliyle pasaport kuyruğu almış başını gidiyor olabilir, bu yüzden erken gitmekte fayda var. Bunu özellikle turla değil de bireysel gidiyorsanız yapmanızı öneririm, çünkü gezi gruplarının arasında kalıp kendi feribotunuzu kaçırabilirsiniz.
Feribot adanın merkezi Kos şehrine yanaşıyor. Yani indiğiniz yerden adanın merkezine gitmek için fazla bir mesafe gitmiyorsunuz. Her ne kadar deniz olan yerlerde yön bulmak daha kolay olsa da, şöyle bir haritayla görsellere başlıyorum, gezi yazısı fotoğrafsız olmaz, öyle değil mi?
Toplamda 2 gece 3 gün olan turumuz, sabah 09:00 feribotu ile Bodrum'da başladı. Bodrum Limanı ve Kos Limanı arası ortalama bir saat sürüyor. Haftasonuna denk geldiyseniz haliyle pasaport kuyruğu almış başını gidiyor olabilir, bu yüzden erken gitmekte fayda var. Bunu özellikle turla değil de bireysel gidiyorsanız yapmanızı öneririm, çünkü gezi gruplarının arasında kalıp kendi feribotunuzu kaçırabilirsiniz.
Feribot adanın merkezi Kos şehrine yanaşıyor. Yani indiğiniz yerden adanın merkezine gitmek için fazla bir mesafe gitmiyorsunuz. Her ne kadar deniz olan yerlerde yön bulmak daha kolay olsa da, şöyle bir haritayla görsellere başlıyorum, gezi yazısı fotoğrafsız olmaz, öyle değil mi?
keywords
gezdim gördüm,
kos,
yunanistan
2 Mayıs 2013 Perşembe
Yenilendik!
Sevgili okuyucu, eğer buraya geçerken uğramadıysan, ilk gelişin değilse, beni Reader'dan okumuyorsan, şu an blogun temasının değiştiğini anlamışsındır. Ve eğer beni biraz olsun tanıyorsan, değişikliklere olan hislerimi de bilirsin. Evet yanlış görmüyorsun, yenilendik, blogum ve ben! Nasıl mı oldu? Ah, inan bana çok zor oldu. Anlatacağım.
Aslına bakarsan uzun zamandır kafamda evirip çeviriyordum tema değişikliği fikrini. Millet haftada bir tema değiştirir, ben en son temamı 2011'in Ocak ayında yenilemişim, hala düşünüyorum. Ama dedim ya, kolay değişemiyorum ben. Değişebilmek için sıkılmam, huzursuz olmam, gemileri yakmam gerek. Tabi burada gemileri yakacak kadar büyük bir değişiklik söz konusu değil. Dünya için küçük, benim için büyük bi adım diyelim, klişe yerini bulsun. Ama yine de, zamanı geldiğinde değişiklikleri ben de seviyorum. Benim sevmediğim zoraki, emri vaki yapılan değişiklikler. Neyse.
Bir süredir temalara bakıp bakıp içim sıkılarak kaçıyordum gerisin geri. Geçen gün Melodram'ın blogunda Özel Tasarım, ücretsiz blog temaları! isimli yazıyı görünce bir bakayım dedim. Orada aradığımı bulamadım ama, bir süre Google'ın içinde kayboldum, ve nasıl olduysa şu anki temamı buldum. Bu bir süre diye adlandırdığım Google'ın içinde kaybolmam süresinde Cem'in başının etini yedim. O da sağ olsun beni kırmadı, hatta beni haddinden fazla ciddiye aldı, bana güzel temalar bulup önerdi, hazır eli değmişken beni bir kez daha ikna etmeye çalışıp Wordpress'e geçirmeyi denedi, yeni alan adı alalım dedi, ama ben yine ikna olmadım. Sanırsın kestane rengi saçlarımı sarıya çevireceğim, öyle tripteydim. İstediğimin beyaz ve ferah bir tema olduğunu biliyorum, gerisi yok. Korkunç bir kararsızlık, hiçbir şeyi beğenmeme hali. Bir yandan Cem'in temaları çok güzel, ama bana göre fazla ciddi, diğer yandan Blogger'ın temalarını fazla cicili bicili buluyorum, feci haldeyim yani. Bir ara dedim, bembeyaz bir tema yapıp bir headerla işi bitireyim, onu da beceremedim. Google'a cute blogger templates yazıp şuurunu kaybeden bi insanım sonuçta, CSS falan benim neyime yani. Tam umudu kesiyordum ki, şu anki temayla karşılaştım. Odam dağınık, ben dağınığım, blogu da az kalsın dağıtıyordum ama, o şimdilik felaketin eşiğinden döndü.
Diğer yandan, ne zaman yeni kalemler ve defterler aldığımda daha çok yazan çizen ben, bu tema değişikliğiyle daha fazla yazabilmeyi umuyorum. Değişimin bloguma ve bana iyi gelmesi dileğiyle!
Aslına bakarsan uzun zamandır kafamda evirip çeviriyordum tema değişikliği fikrini. Millet haftada bir tema değiştirir, ben en son temamı 2011'in Ocak ayında yenilemişim, hala düşünüyorum. Ama dedim ya, kolay değişemiyorum ben. Değişebilmek için sıkılmam, huzursuz olmam, gemileri yakmam gerek. Tabi burada gemileri yakacak kadar büyük bir değişiklik söz konusu değil. Dünya için küçük, benim için büyük bi adım diyelim, klişe yerini bulsun. Ama yine de, zamanı geldiğinde değişiklikleri ben de seviyorum. Benim sevmediğim zoraki, emri vaki yapılan değişiklikler. Neyse.
Bir süredir temalara bakıp bakıp içim sıkılarak kaçıyordum gerisin geri. Geçen gün Melodram'ın blogunda Özel Tasarım, ücretsiz blog temaları! isimli yazıyı görünce bir bakayım dedim. Orada aradığımı bulamadım ama, bir süre Google'ın içinde kayboldum, ve nasıl olduysa şu anki temamı buldum. Bu bir süre diye adlandırdığım Google'ın içinde kaybolmam süresinde Cem'in başının etini yedim. O da sağ olsun beni kırmadı, hatta beni haddinden fazla ciddiye aldı, bana güzel temalar bulup önerdi, hazır eli değmişken beni bir kez daha ikna etmeye çalışıp Wordpress'e geçirmeyi denedi, yeni alan adı alalım dedi, ama ben yine ikna olmadım. Sanırsın kestane rengi saçlarımı sarıya çevireceğim, öyle tripteydim. İstediğimin beyaz ve ferah bir tema olduğunu biliyorum, gerisi yok. Korkunç bir kararsızlık, hiçbir şeyi beğenmeme hali. Bir yandan Cem'in temaları çok güzel, ama bana göre fazla ciddi, diğer yandan Blogger'ın temalarını fazla cicili bicili buluyorum, feci haldeyim yani. Bir ara dedim, bembeyaz bir tema yapıp bir headerla işi bitireyim, onu da beceremedim. Google'a cute blogger templates yazıp şuurunu kaybeden bi insanım sonuçta, CSS falan benim neyime yani. Tam umudu kesiyordum ki, şu anki temayla karşılaştım. Odam dağınık, ben dağınığım, blogu da az kalsın dağıtıyordum ama, o şimdilik felaketin eşiğinden döndü.
Diğer yandan, ne zaman yeni kalemler ve defterler aldığımda daha çok yazan çizen ben, bu tema değişikliğiyle daha fazla yazabilmeyi umuyorum. Değişimin bloguma ve bana iyi gelmesi dileğiyle!
24 Nisan 2013 Çarşamba
İtalya Notlarım
Evet bu aralar leyleği havada gördüm, hem deyim anlamıyla, hem de gerçek anlamıyla. Gerçekten leyleği havada görmek çok gezmeye işaret midir bilmiyorum ama, bu aralar sıkça gezi yorumlarıyla karşınızda olabilirim, demedi demeyin :)
Yıllar sonra çekirdek aile olarak resmi tatil ve haftasonunu birleştirerek bir yurtdışına çıkalım dedik, gitmişken sıcak bir akdeniz ülkesi olsun dedik, güzel yemekler yiyelim dedik, bi de uzun bi vize çıksın ki yazın da gezelim dedik ve sonuç olarak kendimizi Roma'da bulduk. Dört gün Roma gibi bir şehre tabi ki yetmezdi, bir gününü de Napoli'de geçirince, kalan üç günü elimizden geldiğince dolu dolu geçirmeye çalıştık. Uzun bir gezi yazısı yazmak yerine kısa notlar çıkarmayı tercih ettim, buradaki kişi ve kurumlar tamamen gerçektir, ancak fikirler kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir.
- Öncelikle belirtmeliyim ki, Roma muhteşem bir şehir. Tam tabirle, yapmışlar olmuş. Hiçbir yapı sıradan değil, her şey muazzam ve birbiriyle uyumlu. Bugüne kadar korunmuş ve korunmaya devam ediyor olması da ayrı bir artısı.
- Roma meydanlar ve çeşmeler şehri. O kadar çok meydan, o kadar çok çeşme vardı ve hepsi de o kadar güzeldi ki, hayran olmamak elde değil.
- İtalya yemyeşil bir ülke. En çok sevdiğim yönlerinden biri oldu diyebilirim. Şehir içi şehir dışı her yer yeşil, o eski yapılarla bile o kadar uyum sağlamış ki ağaçlar, insanı rahatlatan bir güzelliği var.
- Özellikle Roma'da kalacaksanız otelin konumu çok önemli. Otel lüks olsun, konforlu olsun diye beş yıldızlı otellere rezervasyon yaptırıp şehirden uzak kalmayın. Tabi ki bu benim şahsi fikrim. Ama ortalama bir otelde, Roma terminalinin dibinde kalarak biz metroyu da kullandık, yürüme mesafesinde bir sürü yere gittik, taksiye de fazla bir ücret ödemedik.
- Metro demişken, hırsızlığa karşı dikkatli olmakta fayda var. Sadece bizim turda bile iki kişinin cüzdanı çalındı. Ama bu gözünüzü korkutmasın, metrobüse binen insanlarız sonuçta, Roma metrosu koymuyor :)
- Kolezyum, Trevi Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri gibi yerlerin yanı sıra, Pantheon tapınağı da çok beğendiğim yerlerden biriydi, tura dahil olmasa da rehberin tavsiyesiyle gidip gördük, iyi ki de görmüşüz.
- Pantheon tapınağının yakınındaki restoranlardan birinde Sebzeli Risotto'ya aşık oldum, zaten pirinçle büyük aşk yaşıyoruz, Risotto tuz biber ekti.
- Vatikan ayrı bir dünya. Dünyanın en küçük ülkesi deyip geçmeyin, ben orada da kayboldum. Ayrıntılar bir sonraki maddede.
- Salih hocadan o kadar duymuşken, Sistine Chapel'i görmeden dönemezdim. Yağmurlu bir günde tek başıma orada dolaşmak, Michelangelo'nun eserlerini ise çıplak gözle görmek mükemmeldi. Fotoğrafla anlaşılamayacak bir güzellik, ben ki Ortaçağ, Rönesans gibi kavramlara yakın ilgili olmayan biri olarak çok etkilendim, heyecandan titredim diyebilirim. İyi ki görmek için diretmişim, iyi ki sıra beklememek için ekstra ücretli biletlerden almışım dedim. Ancak Vatikan Müzesi ve Sistine Chapel o kadar büyük ki, çıkışı bulmam bir hayli uzun sürdü, yani Vatikan deyip geçmeyin, kaybolabiliyorsunuz.
- Her ne kadar İtalyanlarla kahvaltı konusunda uyuşmasak da, öğlen ve akşam yemeklerini zevkle yedik. Bir Margarita pizzadan bile muazzam zevk alabiliyor insan. Makarnaya pizzaya doyduk ve gariptir, hiç sıkılmadım.
- Sanıyorum İtalyanlar evde yemek yapmıyorlar, o kadar çok restoran var ve yemekler o kadar ucuz ki, gerek duymuyor olabilirler. (Ucuz derken, birim fiyatını kastediyorum, gidince Türk lirasına göre hesaplayıp bana kızmayın :)
- Aynı zamanda İtalyanlar kelimenin tam anlamıyla bol kepçe porsiyonlar yapıyorlar. Yine kahvaltı hariç hiçbir öğünden aç kalkmadım, aç kalkmayı bırakın, yerimden kalkamadım :)
- Tortellini'yi o kadar sevmeme rağmen yemek kısmet olmadı. Onun yerine bir sürü şey denedim, ve yediğim hiçbir şey dokunmadı, zeytinyağına alışıksanız sizde de durumun farklı olacağını sanmıyorum.
- Kahvekolikler için pek aydınlatıcı bilgiler veremeyeceğim, neredeyse hiç kahve içmedim diyebilirim. Şu sıralar kahve bana sınav zamanlarını, sunum raporlarını ve tez yazımlarını hatırlatıyor. İçimdeki Turco çıktı, bol bol çay aşerdim.
- Yemek yerken şarap için, ev yapımı şaraplara asla hayır demeyin.
- Roma dondurması elbette muhteşem, orada da bol kepçeler, iki top dondurma bizim dört top dondurmamıza eşittir herhalde.
- İtalyanca'dan bıktım. İngilizce konuşup İtalyanca cevapları anlamaya çalışmak bir süre sonra gerçekten sinirlerimi bozdu, Roma böyleyse diğer şehirlerde İngilizce bilen yoktur diye düşünüyorum, bilenler aydınlatabilir.
- Bir süre sonra pes ettim, grazie, si, buongiorno falan demeye başladım, turist sevimliliğiyle bir iki kelime konuşunca hoşlarına gidiyor.
- Napoli de çok güzel bir şehir, evleri değil ama sahil şeridi bana biraz İzmir'i hatırlattı. Ve Napoli gerçekten pizzanın anavatanı, orada yediğiniz pizzayla Roma'daki pizza arasında fark var.
- Napoli'ye gitmişken Pompei antik kentini görmeden gelmeyin, sizi çok şaşırtan detaylar bulacaksınız. Söylemiyorum sürpriz olsun :)
Benim İtalya notlarım bu kadar, sıcağı sıcağına yazdım ki unuttuğum, atladığım bir nokta olmasın. Bir sonraki gezi yazısını en kısa zamanda yazmak dileğiyle, ciao!
Yıllar sonra çekirdek aile olarak resmi tatil ve haftasonunu birleştirerek bir yurtdışına çıkalım dedik, gitmişken sıcak bir akdeniz ülkesi olsun dedik, güzel yemekler yiyelim dedik, bi de uzun bi vize çıksın ki yazın da gezelim dedik ve sonuç olarak kendimizi Roma'da bulduk. Dört gün Roma gibi bir şehre tabi ki yetmezdi, bir gününü de Napoli'de geçirince, kalan üç günü elimizden geldiğince dolu dolu geçirmeye çalıştık. Uzun bir gezi yazısı yazmak yerine kısa notlar çıkarmayı tercih ettim, buradaki kişi ve kurumlar tamamen gerçektir, ancak fikirler kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir.
- Öncelikle belirtmeliyim ki, Roma muhteşem bir şehir. Tam tabirle, yapmışlar olmuş. Hiçbir yapı sıradan değil, her şey muazzam ve birbiriyle uyumlu. Bugüne kadar korunmuş ve korunmaya devam ediyor olması da ayrı bir artısı.
- Roma meydanlar ve çeşmeler şehri. O kadar çok meydan, o kadar çok çeşme vardı ve hepsi de o kadar güzeldi ki, hayran olmamak elde değil.
- İtalya yemyeşil bir ülke. En çok sevdiğim yönlerinden biri oldu diyebilirim. Şehir içi şehir dışı her yer yeşil, o eski yapılarla bile o kadar uyum sağlamış ki ağaçlar, insanı rahatlatan bir güzelliği var.
- Özellikle Roma'da kalacaksanız otelin konumu çok önemli. Otel lüks olsun, konforlu olsun diye beş yıldızlı otellere rezervasyon yaptırıp şehirden uzak kalmayın. Tabi ki bu benim şahsi fikrim. Ama ortalama bir otelde, Roma terminalinin dibinde kalarak biz metroyu da kullandık, yürüme mesafesinde bir sürü yere gittik, taksiye de fazla bir ücret ödemedik.
- Metro demişken, hırsızlığa karşı dikkatli olmakta fayda var. Sadece bizim turda bile iki kişinin cüzdanı çalındı. Ama bu gözünüzü korkutmasın, metrobüse binen insanlarız sonuçta, Roma metrosu koymuyor :)
- Kolezyum, Trevi Çeşmesi, İspanyol Merdivenleri gibi yerlerin yanı sıra, Pantheon tapınağı da çok beğendiğim yerlerden biriydi, tura dahil olmasa da rehberin tavsiyesiyle gidip gördük, iyi ki de görmüşüz.
- Pantheon tapınağının yakınındaki restoranlardan birinde Sebzeli Risotto'ya aşık oldum, zaten pirinçle büyük aşk yaşıyoruz, Risotto tuz biber ekti.
- Vatikan ayrı bir dünya. Dünyanın en küçük ülkesi deyip geçmeyin, ben orada da kayboldum. Ayrıntılar bir sonraki maddede.
- Salih hocadan o kadar duymuşken, Sistine Chapel'i görmeden dönemezdim. Yağmurlu bir günde tek başıma orada dolaşmak, Michelangelo'nun eserlerini ise çıplak gözle görmek mükemmeldi. Fotoğrafla anlaşılamayacak bir güzellik, ben ki Ortaçağ, Rönesans gibi kavramlara yakın ilgili olmayan biri olarak çok etkilendim, heyecandan titredim diyebilirim. İyi ki görmek için diretmişim, iyi ki sıra beklememek için ekstra ücretli biletlerden almışım dedim. Ancak Vatikan Müzesi ve Sistine Chapel o kadar büyük ki, çıkışı bulmam bir hayli uzun sürdü, yani Vatikan deyip geçmeyin, kaybolabiliyorsunuz.
- Her ne kadar İtalyanlarla kahvaltı konusunda uyuşmasak da, öğlen ve akşam yemeklerini zevkle yedik. Bir Margarita pizzadan bile muazzam zevk alabiliyor insan. Makarnaya pizzaya doyduk ve gariptir, hiç sıkılmadım.
- Sanıyorum İtalyanlar evde yemek yapmıyorlar, o kadar çok restoran var ve yemekler o kadar ucuz ki, gerek duymuyor olabilirler. (Ucuz derken, birim fiyatını kastediyorum, gidince Türk lirasına göre hesaplayıp bana kızmayın :)
- Aynı zamanda İtalyanlar kelimenin tam anlamıyla bol kepçe porsiyonlar yapıyorlar. Yine kahvaltı hariç hiçbir öğünden aç kalkmadım, aç kalkmayı bırakın, yerimden kalkamadım :)
- Tortellini'yi o kadar sevmeme rağmen yemek kısmet olmadı. Onun yerine bir sürü şey denedim, ve yediğim hiçbir şey dokunmadı, zeytinyağına alışıksanız sizde de durumun farklı olacağını sanmıyorum.
- Kahvekolikler için pek aydınlatıcı bilgiler veremeyeceğim, neredeyse hiç kahve içmedim diyebilirim. Şu sıralar kahve bana sınav zamanlarını, sunum raporlarını ve tez yazımlarını hatırlatıyor. İçimdeki Turco çıktı, bol bol çay aşerdim.
- Yemek yerken şarap için, ev yapımı şaraplara asla hayır demeyin.
- Roma dondurması elbette muhteşem, orada da bol kepçeler, iki top dondurma bizim dört top dondurmamıza eşittir herhalde.
- İtalyanca'dan bıktım. İngilizce konuşup İtalyanca cevapları anlamaya çalışmak bir süre sonra gerçekten sinirlerimi bozdu, Roma böyleyse diğer şehirlerde İngilizce bilen yoktur diye düşünüyorum, bilenler aydınlatabilir.
- Bir süre sonra pes ettim, grazie, si, buongiorno falan demeye başladım, turist sevimliliğiyle bir iki kelime konuşunca hoşlarına gidiyor.
- Napoli de çok güzel bir şehir, evleri değil ama sahil şeridi bana biraz İzmir'i hatırlattı. Ve Napoli gerçekten pizzanın anavatanı, orada yediğiniz pizzayla Roma'daki pizza arasında fark var.
- Napoli'ye gitmişken Pompei antik kentini görmeden gelmeyin, sizi çok şaşırtan detaylar bulacaksınız. Söylemiyorum sürpriz olsun :)
Benim İtalya notlarım bu kadar, sıcağı sıcağına yazdım ki unuttuğum, atladığım bir nokta olmasın. Bir sonraki gezi yazısını en kısa zamanda yazmak dileğiyle, ciao!
keywords
gezdim gördüm,
yeme-içme,
yolculuk
14 Nisan 2013 Pazar
Ortaya Karışık: Alaçatı, Ot Festivali, Orhan Veli...
Haftasonu Çeşme'deydik. Biten kışın coşkusu, hava değişimi, sırf yol gidecek olmak falan derken, gidilen yerin pek de önemi olmadı aslında. Çeşme'ye kadar gelmişken, Alaçatı'ya girmemek olmaz dedik, ve Pazar kalabalığı, Ot festivali dinlemedik, Alaçatı'da aldık soluğu.
Önceki gece alkollü halimle bulanık görüşümü (!) saymazsak, Alaçatı'yı ilk kez gördüm diyebilirim. Yalnız gecesiyle gündüzü arasında dağlar kadar fark var, nispeten geç bir saatte gittiğimiz için makul bir insan topluluğuyla beraber yazdan kalma bir gecede Alaçatı mükemmeldi. Gündüz ise olaylar tam tersine döndü, sıcakta ve ayık kafayla kalabalık hiç çekilmiyor dostlar. Alaçatı'nın kendisine katiyen bir lafım yok, kelimenin tam anlamıyla Alaçatı'nın kendisi çok iyi fakat çevresi kötü. Festivalin de verdiği yetkiye dayanarak duyan gelmiş. Bizimki tamamen tesadüftü, gelmişken Ot Festivali'ni de görelim istedik. Ben bir ultra yemek seçiciyim ve önyargıda dünya markasıyım, ama konu sebzeler ve otlar olunca nedense bunları bir kenara bırakıyorum. Tok karnımla bile şartları zorlayarak standlardaki yemeklerden gözüme kestirdiklerimi tattım. Benim için baharın cemrelerinden olan enginara da doyunca, artık etkinlik benim için önemini yitirdi ve kendimi kalabalıktan olabildiğince uzağa attım.*
Baktım bizimkiler alışverişe doymuyor, ben gruptan koptum ve kendimi tenha sokaklara vurdum. İnsanların azalıp kedilerin çoğaldığını görünce anladım ki, doğru yoldan gidiyorum. Derken gözüme bir levha ilişti, Keyfekeder Kitap vs. diye. Kitapçıları zaten severim, bir de o levha çölde vaha gibi bir anda karşıma çıkınca, gösterdiği yöne gitmeden edemedim. İlerledikçe aynı levhadan iki tane daha gördüm ve sonunda kitapçıya ulaştım. Keyfekeder Kitap vs. çok keyifli bir yer, kahvenizi içebileceğiniz, hobi kitaplarını karıştırabileceğiniz, sessiz ve çok huzurlu bir kitap-kafe. Şu sıralar pek kitap alma havamda olmadığından -okuma hızımdan daha yüksek bir satın alma hızım var maalesef- amaçsızca dolanıyordum ki, karşıma o çıktı.
Bilenler bilir, ne zaman bir kitapçıda Orhan Veli görsem, Bütün Şiirleri'ni açar ve rastgele bir şiir seçerim kendime. Ve o şiirin bana o gün almam gereken mesajı verdiğini düşünürüm. Bu sefer elimde tuttuğum Bütün Şiirleri değildi, Yapı Kredi Yayınları'nın basmış olduğu Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti - Kendi Sesinden Şiirler idi, ki böyle bir şeyin varlığından haberdar değildim, bunu utanarak söylüyorum. Kız kardeşi Füruzan Yolyapan'ın yıllarca sakladığı ve klasik bantlardan da eski bir teknikle kaydettiği, Orhan Veli'nin sevdiği 22 şiirinin cd'si de kitaptaydı. Orhan Veli'yi çok seven, ve şiirlerini Müşfik Kenter'den duymaya alışık olan ben, şiirleri Orhan Veli'nin kendi sesinden dinleyecek olma fikriyle inanılmaz heyecanlandım. Merakla kitabı açtım hangi şiirler var diye, yine rastgele ve yine ortadan, kim geldi dersiniz? Benim dünyalar tatlısı Kuyruklu Şiir'im! Tabii ki bunu bir mesaj olarak algıladım, ve kitabı kaptığım gibi kasaya yöneldim. Keyfekeder Kitap vs. bana bir de kedili Alaçatı ayracı hediye etti, ona da ayrıca mutlu olduğumu söylemeliyim.
Eve gelir gelmez ilk işim cd'yi çalıştırmak oldu. Orhan Veli'nin favorim olan birkaç şiirini kendisinin de seçip kaydetmesine çok mutlu oldum; kayıtları saklayan, yayınlayan, yayınında emeği geçen herkese teşekkür ettim. Tren Sesi, Yolculuk, İstanbul Türküsü, Denizi Özliyenler İçin ve Dalgacı Mahmut gibi şiirlerin yanı sıra, şairin Karagöz oynattığı bir kaydı da var. Orhan Veli bir kere daha yüzümü güldürdü, ve bu muhteşem eser de artık koleksiyonumun önemli bir parçası olarak yerini alacak.
Önceki gece alkollü halimle bulanık görüşümü (!) saymazsak, Alaçatı'yı ilk kez gördüm diyebilirim. Yalnız gecesiyle gündüzü arasında dağlar kadar fark var, nispeten geç bir saatte gittiğimiz için makul bir insan topluluğuyla beraber yazdan kalma bir gecede Alaçatı mükemmeldi. Gündüz ise olaylar tam tersine döndü, sıcakta ve ayık kafayla kalabalık hiç çekilmiyor dostlar. Alaçatı'nın kendisine katiyen bir lafım yok, kelimenin tam anlamıyla Alaçatı'nın kendisi çok iyi fakat çevresi kötü. Festivalin de verdiği yetkiye dayanarak duyan gelmiş. Bizimki tamamen tesadüftü, gelmişken Ot Festivali'ni de görelim istedik. Ben bir ultra yemek seçiciyim ve önyargıda dünya markasıyım, ama konu sebzeler ve otlar olunca nedense bunları bir kenara bırakıyorum. Tok karnımla bile şartları zorlayarak standlardaki yemeklerden gözüme kestirdiklerimi tattım. Benim için baharın cemrelerinden olan enginara da doyunca, artık etkinlik benim için önemini yitirdi ve kendimi kalabalıktan olabildiğince uzağa attım.*
Baktım bizimkiler alışverişe doymuyor, ben gruptan koptum ve kendimi tenha sokaklara vurdum. İnsanların azalıp kedilerin çoğaldığını görünce anladım ki, doğru yoldan gidiyorum. Derken gözüme bir levha ilişti, Keyfekeder Kitap vs. diye. Kitapçıları zaten severim, bir de o levha çölde vaha gibi bir anda karşıma çıkınca, gösterdiği yöne gitmeden edemedim. İlerledikçe aynı levhadan iki tane daha gördüm ve sonunda kitapçıya ulaştım. Keyfekeder Kitap vs. çok keyifli bir yer, kahvenizi içebileceğiniz, hobi kitaplarını karıştırabileceğiniz, sessiz ve çok huzurlu bir kitap-kafe. Şu sıralar pek kitap alma havamda olmadığından -okuma hızımdan daha yüksek bir satın alma hızım var maalesef- amaçsızca dolanıyordum ki, karşıma o çıktı.
Bilenler bilir, ne zaman bir kitapçıda Orhan Veli görsem, Bütün Şiirleri'ni açar ve rastgele bir şiir seçerim kendime. Ve o şiirin bana o gün almam gereken mesajı verdiğini düşünürüm. Bu sefer elimde tuttuğum Bütün Şiirleri değildi, Yapı Kredi Yayınları'nın basmış olduğu Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti - Kendi Sesinden Şiirler idi, ki böyle bir şeyin varlığından haberdar değildim, bunu utanarak söylüyorum. Kız kardeşi Füruzan Yolyapan'ın yıllarca sakladığı ve klasik bantlardan da eski bir teknikle kaydettiği, Orhan Veli'nin sevdiği 22 şiirinin cd'si de kitaptaydı. Orhan Veli'yi çok seven, ve şiirlerini Müşfik Kenter'den duymaya alışık olan ben, şiirleri Orhan Veli'nin kendi sesinden dinleyecek olma fikriyle inanılmaz heyecanlandım. Merakla kitabı açtım hangi şiirler var diye, yine rastgele ve yine ortadan, kim geldi dersiniz? Benim dünyalar tatlısı Kuyruklu Şiir'im! Tabii ki bunu bir mesaj olarak algıladım, ve kitabı kaptığım gibi kasaya yöneldim. Keyfekeder Kitap vs. bana bir de kedili Alaçatı ayracı hediye etti, ona da ayrıca mutlu olduğumu söylemeliyim.
Eve gelir gelmez ilk işim cd'yi çalıştırmak oldu. Orhan Veli'nin favorim olan birkaç şiirini kendisinin de seçip kaydetmesine çok mutlu oldum; kayıtları saklayan, yayınlayan, yayınında emeği geçen herkese teşekkür ettim. Tren Sesi, Yolculuk, İstanbul Türküsü, Denizi Özliyenler İçin ve Dalgacı Mahmut gibi şiirlerin yanı sıra, şairin Karagöz oynattığı bir kaydı da var. Orhan Veli bir kere daha yüzümü güldürdü, ve bu muhteşem eser de artık koleksiyonumun önemli bir parçası olarak yerini alacak.
* Tabi ki burada okuyucu, yazan kişinin espri yaptığını biliyor, yoksa festivalin önemsiz olması gibi bir durum söz konusu değil
keywords
gezdim gördüm,
kitaplar,
Orhan Veli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

