Pages

7 Ekim 2009 Çarşamba

ArkaBahçe.

İçimde çok garip bir çekişme var. Bir yandan, bir şeylerin tamamen tükendiğini hissederken diğer yandan o tükenenlerin yerine yenileri geliyor. Eğer çorak bir toprak olsaydı içim, kurumuş hatta yanmış ağaç köklerinin ardından bir şeylerin korka korka yeşermeye çalıştığını görebilirdim. Oysa ne o ağacın kuruduğunun farkındaydım bunca zamandır, ne de o tohumların yeşerdiğinin. O filizlerin tohumlarına bakıyorum, şaşkın gözlerle. Yeşerip de büyür mü o filizler, yoksa çorak mı bulur toprağını, yetersiz midir suyu? Olur ya, belki inatçı çıkar, susuzluğa dayanır, yine büyür. Diğer ağaç çok mu kolay yeşermişti sanki? Ben mi suçluydum onun kurumasından? Ben mi vurdum baltayı gövdesine, yoksa o içten içe kof muydu bana fark ettirmeden? Yerini yeni filizlere bırakıyor oysa, ben yeşertmiyorum onları, hiçbirini sulayacak gücüm yok zaten. Çok garip bir çekişme var o toprakta, kurumuş dallar kendini yenilemeye çalışıyor, benimle birlikte.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Peki Neden SokakKedisi?

Hatırı sayılır bir süredir sokakkedisi'ni nickname olarak kullanıyorum. Eski Türkçe'de mahlas olarak tabir ettiğimiz.. :) Çok insan sordu bugüne kadar, neden sana kedi diyolar diye. Kedileri çok severim bik bik bik yapmadan anlatıcam, delikanlı gibi.
sokakkedisi, sanılanın aksine nankör değildir, özgürlüğüne düşkündür. Hükmedilemediği için nankör damgası yapıştırılır ona. (evet, en klişe yerinden başlamak istedim.) Söz geçiremezsiniz sokakkedisine, ilgisini çekmiyorsanız, çeker gider, arkasından ne kadar seslenirseniz seslenin. Aynı anda, hem çok çabuk bağlanan, hem de çok kolay terk edendir. Çok sever, sevdiğinin peşinden ayrılmaz da, gözü dönerse bir çırpıda siler atar, geri dönmez. Çok gezer sokakkedisi, yalnız gezer, geceyi sever. Gündüz uyur, gece dolaşır. Sıcağı sever, ama soğuktan korkmaz. İnsanları kendisine çok çabuk bağlar, ne kadar bağlıyorsa da insanlardan kaçar. Başına buyruktur. Akıllıdır, uyanıktır, görürsünüz, aşırı sıcaklarda ağaç gölgesinden size bakan, soğuklarda arabanın motorundan çıkıp sizi şaşırtan da odur. Gerektiğinde kendini korumasını bilir. Sanılanın aksine güçlüdür sokakkedisi, hiç fark etmezsiniz tırnaklarını çıkardığını. İnceden acıtır çünkü, usul usul. Ama derinden kanatır.
Bir de, gıptayla baktığı, benim içten içe aşık olduğuna inandığım ciğercinin kedisi vardır. O konuya hiç girmeyelim. Büyük şairin toprağı bol olsun demekle yetinelim.

4 Ekim 2009 Pazar

Ayrılış

"Ya aşık olursa..?" dedi içindeki ses. İçindeki bir sürü sesten, çocuk olanıydı o, belki de en çocuk. Diğeri güldü, acımasızdı gülüşü, biraz da tehditkar. "Olsuuunn..." dedi, yaşça en büyük ve en acımasız olanı. Küçük olanın olsaydı eğer, yüzü düştü denebilirdi, ama sesine çoktan yansımıştı zaten. Gitmesini istemiyordu, açık ve net. O hiç gitmesin, kimseye gitmesin. Hep kendisini sevsin. Ama bunu dile getiremezdi, hiçbir zaman. Zaten bilirdi diğer seslerin onunla dalga geçeceğini, birden fazla kişiliklerin içinde barınmanın en büyük zorluklarından biri de buydu, en küçük ve en saf olmak. Çünkü böyleleri en temiz duyguları taşırlar, bu yüzden de hep alaya maruz kalırlar. Diğer sesler aldırmazlar, kişinin güçlü yanıdır onlar, ve en acımasız yanı. Onun için, en başta da onun gitmesini umursamazlar, çünkü güçlüdürler, ve tabi ki acımasız. O acımasız sesler asla titremez küçüğünki gibi, aldırmazlar da hiçbir gidişe, bir de küçüğün korktuğu gibi onun herhangi birine aşık olma ihtimaline. Bırakır o sesler onun peşini, bırakırlar, gitsin. Gittiğinde, her şeyi gözünü kırpmadan yok eden, pencereden atan, tutuşturup yakanın sesidir onlar, bu esnada küçüğü çoktan sustururlar, o bir köşede sessiz sessiz ağlar. Sessiz ağladığı için onu duyan olmaz zaten, diğerleri kahkaha atar. Küçük olmasa, onu umursayan yoktur aslında, diğerleri arkalarına dönüp bakmazlar bile. Çekip giden de hep onlardır zaten, küçükse onun arkasından bakakalandır. Küçüğü de sürüklerler ama, ağlamasına aldırmadan. Küçük siner bir köşeye, susar, konuşmaz. Taşlaşır o da bir süreliğine, acısı geçer, umursamaz. Kontrol diğerlerinin elindedir çünkü, kişi o esnada duygusuz, acımasız ve aldırmazdır. Küçük susar, bir süreliğine unutur. Kişi de unutur küçük susunca, kahkaha atar umursamaz... Hiçbir ihtimal yoktur aklında, o gitmiş, belki de geri gelmeyecek. Küçüğünse içi içini kemirir, ya dönmezse diye. Küçüğün içi içini kemirdikçe, kişinin huzuru kaçar. Hatırlamaya başlar. Ama azar azar. Onlar birikir, kişiyi rahatsız eder. Ta ki diğerleri küçüğü susturana kadar.
***
İçinizdeki küçüğü susturmanız dileğiyle.

25 Eylül 2009 Cuma

Küçüğüm, daha çok.

Bugün, kan vermek için gittiğim klinikte, 17 yaşındaki hayaletim dikildi karşıma. İlk başta fark etmedi beni, kimseyi fark etmez o zaten. Bense onu ilk görüşümde tanıdım, kravatını takmadığı okul gömleğinin manşetlerini kıvırmış, açıktaki sol kolu kan vermekten mosmor, saçlarını yine kendisi kesmiş bu yüzden önleri kırpık, gözleriyse o çok sevdiği çirkin kırmızı göz kalemiyle boyanmış. Her zamanki koltuğunda oturuyor, yanı başındaki sehpada şırıngalar, pamuklar, bantlar... Etrafımda onu benden başka kimse görmüşe benzemiyordu, onu görür görmez olduğu yere çakılan sadece bendim. Beni görünce bir kahkaha attı, koltuğundan kalktı ve abartılı bir biçimde yer verdi. Ondan sonra da etrafımda bir tur attı, ileride neye benzeyeceğini görmek istercesine. Çocuk kahkahasının ardındaki acıyı bir ben hissedebilirdim oysa, ama o bana karşı bile zırhlanmıştı. "Her zamanki koltukta, her zamanki hemşire... Her zamanki gibi sol kolun ve aynı damarın" derken kahkahası soğuktu. Her zamanki şırıngaya kanımın çekilişini izledik beraberce. O hep izler, yüzünü asla çevirmez. Tüpteki kanın üzerine hemşire ismimin yazılı olduğu etiketi yapıştırırken göz göze geldik, bir sırrı paylaşıyormuşçasına sustuk. Bir tek, etikete yapışan isim aynıydı.
Hemşirenin ardından sessizce odadan çıktım, onunla vedalaşmadan. Bilirim çünkü, o asla vedalaşmaz.

11 Eylül 2009 Cuma

Hanzo Puanlama Sistemi

Evet arkadaşlar, bir sürelik suskunluğumu bu yeni puanlama sistemi ile bozuyorum. Malumunuz, Altınoluk'ta uzatmaları oynuyorum, annemin çılgın inşaat günlerinden istifade ederek, Balıkesir'den köşe bucak kaçıyorum. Sonuç olarak, Serap, inler, cinler ve tabi ki hanzolarla Altınoluk'tayım. Sezondaki gibi geç saatlere kadar dışarda olmasak da -daha doğrusu makul bi saatte eve giriyo olsak da- sezon sonu olduğu için, insanız ya, dikkat çekiyoruz ıssız Altınoluk'ta. Israrla burdayım, en sevdiğim mevsimde, en sevdiğim sahil kasabasında, ne kadar laf yesek de. Artık sinirlerimiz bozuldu, gülüyoruz, ve yine bu harika gecelerden birinde, şehir magandalarını puana tabi tuttuk, elimizde böyle bir tablo oluştu, lafı uzatmadan hemen paylaşıyorum.
Memleketi sel götürmüş, evler arabalar yağmalanmış, Altınoluk'ta hayat devam etmekte, umarsızca.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Edremit Körfezi Sorunsalı

Bilenler bilir, Balıkesir'i pek sevmem. Hep söylerim, Balıkesir'i uzaktan sevmek aşkların en güzelidir diye. Ama biri kalksın, Balıkesir şöyle kötü böyle kötü desin, gözüm döner. Hani evin en yaramaz çocuğuna hep kızarsınız, ama başkası kötülediğinde onu savunursunuz ya.. Aynı şey. Balıkesir'e az giderim, sevmem doğrudur, ama laf da söyletmem. Hele bir de kıymete binsin, daha da sinirlenirim, benim memleketime başkaları gelmiş, yerleşmiş, yazın güneşin denizin tadını çıkarıyo... Malum, yazları bizim Edremit Körfezi pek revaçtadır. Son 5 senede iyice popüler oldu, daha önce Altınoluk'un hedef kitlesi Balıkesirliler ve İstanbullularken, başka şehirlerden de gelip yerleşen artmaya başladı. Buraya kadar yaptıklarımın çocukça kıskançlıklar olduğunu kabullensem de, tahammül edemediğim, bu insanların buraya gelip benim memleketimi kirletip, bir de üstüne laf söylemeleri. Efendim şehir ismi vermiyorum, alt katımıza taşınan bir takım taşralı insanlar, 3 aylarını burada, dünyanın 2.oksijen cenneti olan Altınoluk'ta geçirip, bir de utanmadan burdaki insanları beğenmiyorlar. Kendi insanları bambaşkaymış, Egeliler kabaymış. Beğenmiyosan gelmezsin arkadaşım. Seni buraya kimse zorla getirmedi. Yiyosa yaz mevsimini kendi çöl iklimine sahip memleketinde geçirmek, zaten burda olmazsın. Eğer ki burda yolunda gitmeyen bişey varsa, o da sonradan gelenin yapmış olduğu hatadır, onun bozduğu düzendir. Sırf bu taşralılar gelsin burda yazın rahat nefes alsın, deniz görsün, güneş görsün diye burdaki zeytin ağaçları kesiliyor, evler yapılıyor, denizimiz kirleniyor. Mavi bayraklı denizmiş, peh, ilerde ne mavisi kalır ne bayrağı. İşte o zaman bu tüketici topluluk, yeni yerler aramaya başlar,doğasını ve düzenini bozacağı, insanına söveceği yeni yerleşim yerleri.. Olmuşsa eğer bir kabalığımız, bu da onların yüzündendir, ben Balıkesir insanına da gözüm kapalı kefil olurum, suç karşı tarafındır, şu anda beni de kaba yapan zaten onlardır.
Buraları beğenmiyosan memleketine gidersin arkadaşım, seni zorla tutan da yok.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

** sakatkedi.. the legend is back!

Daha 3 gün geçmemişti ev arkadaşım Burçin'e "Bak ben düşersem çok kötü olur, kesin sakatlarım bi yerimi" diyişimin üstünden, yine bana yakışır bi şekilde, yani en olmicak şekilde düştüm, ve bu sefer sol dirseğimi sakatladım. Bayılıyorum sakatlanmaya, abartmıyorum bunu. Dans ederken dizimi, merdivenden inerken omzumu sakatlamayı başarabilmiş bir insanım. Bu sefer, yerdeki el ilanının üstüne basıp düşerek sol dirseğimi sakatladım, dirseğim izin verebilseydi eğer, kendimi ayakta alkışlardım. Hastanenin ortopedi kısmında mutlu olan bi insanım, girmediğim MR, röntgen, tomografi kalmadı. Her türlü ortopedik eşyaya sahip oldum, alçı terliğinden koltuk değneğine, dizlikten kol askısına. Her ne kadar tanıdık olduğum bi alan olsa da ortopedi, bu sefer kendimi sakatladığım yer yabancı bir ülkeydi, tahmin edemeyeceğinizse bunun nasıl bir duygu olduğu. Sizi hastaneye yetiştiren anne-babanız yok, tanıdık doktorlar hastane yok, ne kadar İngilizce biliyor olsanız da acınızı tarif edeceğiniz Türkçe kelimeleriniz yok. (Elbow ve hurt'le de bi yere kadar yanii)

Olayı başa sarıyorum...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...