Eğer depresyon bir kadında vücut bulsaydı, kafasında dağınık topuzu, Kurt Cobain hırkasını giymiş, elinde nutella kavanozu ile bize sesleniyor olurdu. O kadına dönüşür müyüm bilmem ama, elimde son bir kış, yeni yollar arıyorum kendime, ama bulamıyorum. Küçük bir kızken, kaçmanın en iyi çözüm olduğunu sanırdım, şimdi o kadar uzak, o kadar yabancı ki başka şehirler; yeni iklimler, yeni insanlar tanımaya korkuyorum. Ama kalırsam da ne olur kestiremiyorum, bir şehire bağlanıp kalmak mıdır depresyon? Bir insana saplanıp kalmak gibi? Yoksa maymun iştah mıdır, kitapları alıp alıp okumamak, yarım bırakmak, sonrasında bir kenara atmak gibi? Hangisi daha zordur, saatlerce okuyup dış dünyaya kendini kapatmak mı, kafandaki ne dediklerini bile anlamadığın sesleri bastıramadığın için okuduğunu anlamamak mı? Evi özlemek midir, yoksa eve gelir gelmez geri dönmeyi istemek mi?
6 Ekim 2010 Çarşamba
Depresyon Kimdir, Kimlerdendir
Bitmek bilmeyen ağlama krizi midir depresyon, yoksa aylarca susup bir başına kalmak istemek mi? Yoksa içki içip sızan, yazılar yazan, saçlarını kör makasla kesen, saatlerce uyuyan halim mi? Ona göre, bir kenarda oturup etrafımı izleyişlerime, dağınık dikkatime, iki satır okumak için büyük çaba sarf edişlerime, kararsızlıklarıma, ani heves iniş çıkışlarıma, sabaha kadar oturuşlarıma, ağlamayışlarıma bir anlam yükleyeceğim. Sahi, hangisi depresyon? Yemeden içmeden kesilmek mi, kilo aldığını fark edip zayıflamaya bile yanaşmamak mı, yediklerini kusmak mı?
28 Eylül 2010 Salı
sokakkedisi'nden Yepyeni Yazı Dizisi: Salamura Zeytin Yapımı
Aslında yazı dizisi falan değil, ama yemek tarifi vererek kendi içimde bir ilki gerçekleştiriyorum, ve salamura zeytin yapımını elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım. Altınoluk'ta zeytin ağaçlarına bakıp onların hayatımda ne kadar yer ettiğini; çiçek açmasından hasadına kadar nasıl ezbere bildiğimi düşünüyorken, kafamda bir ampul yandı. Ondan sonra dedim ki, madem bu kadar zeytin mahsulleriyle ilgileniyorum, neden kendi zeytinimi yapmayayım. Çünkü etrafımda çok fazla insan var, kendi ürünlerini toplayan ve sonra da evinde zeytin/zeytinyağı yapan. Bu iş için tabi ki ekürim Serap'ı da gaza getirdim, ve kendi zeytin hasadımız için kolları sıvadık.
15 Eylül 2010 Çarşamba
Oje Sürme Saati
Uzun zamandır elimin yazmaya gitmediğini itiraf etmeliyim. Bilmem kimsede merak uyandırdığım oldu mu, hani nerde bu kız falan gibi. Genelde yolculukla geçen günlerin ardından, şimdi Altınoluk'taki rutinimi yakalamaya çalışıyorum. Uyku saatlerimi tekrardan düzensizleştirdikten sonra, balkonda bir kahvaltıyla, sahilde birkaç saat oturmayla, kitap okumayla ve oje sürmeyle mutlu olmaya başlar oldum.
Nedendir bilmiyorum, renk renk oje sürüyorum bu yaz. E bunun nesi garip diyebilirsiniz, ama beni bilenler bilir, süsle makyaja çok fazla aram yoktur, çok sabit fikirim bu konuda. Aslında sadece makyaj konusunda değil, hemen hemen her konuda, sevdiğim birkaç şey olur, ve ben bunların dışına çıkmayı pek sevmem. Çoğu zaman da, adetim olmayan şeyleri arkadaşlarımla birlikte yapmak keyif verir bu yüzden. Neyse.. Oje konusunda da, diğer konularda olduğum gibi takıntılıydım, çocukken teyzelerimle anneannemin dayattığı gibi, "çocuk ojesi" olarak nitelendirdikleri açık pembe sedefli ojenin dışına çıkamadım (o yaştaki çoğu kız çocuğu gibi) Biraz büyüdüğümde ise, ya siyah vardı hayatımda, ya da koyu kırmızı-bordo. Daha fazlasını hiçbir zaman istemedim, düşünmedim ve sevmedim. Sedefli ojelere lanet etmiştim bi kere, sonrasında da pembeyi hayatımın hiçbir yerine sokmadım.
keywords
geyik köşesi,
oje
25 Ağustos 2010 Çarşamba
Siyah Zeytin vs Yeşil Zeytin
Kimdi hatırlamıyorum, birisi sormuştu "bir bitki olsan ne olurdun" diye. Beni tanımadığı besbelliydi o soruyu sormasından, tanısaydı bilirdi çünkü, tek cevabımın zeytin ağacının olacağını. Büyük ihtimalle Ege zeytinlerinden olacağımdan, meyvelerim de erken toplanırdı, böylece ya yeşil zeytin olurdum ben, ya da zeytinyağı. Böyle büyüdüm. Biberli yeşil zeytinlerin, limonlu zeytinlerin, bademli zeytinlerin, Edremit çiziklerin, kırma zeytinlerin içinde. Bana göre zeytin ekşi olmalıydı, kekik serpilmeliydi üzerine hafiften, ve mükemmel zeytinyağları ile taçlandırılmalıydı. İnsan neyin içinde yaşıyorsa, onu normal sayıyor. Ne kadar normaldir bilmem, bir yemeği sadece zeytinyağıyla seviyor olmak, veya Ekim-Kasım aylarında zeytin tarlalarında minibüsler dolusu zeytin işçilerini görmek, en sevdiğin kokunun zeytin küspesi olması. Çocukken hiçbir şey anlamıyorsun zaten, olması gerekenler oluyormuş gibi geliyor, büyüyüp de farklı bir yere gidince boşluğunu hissediyorsun yoldan geçerken iki yanında uzanmakta olan uçsuz bucaksız zeytin tarlalarını. 18 yaşıma kadar, yok denecek kadar az siyah zeytin girdi hayatıma. Alışkın olmadığım, fazla acı, biraz da yabancıydı benim için. Hem çok benzeşiyordu benim alışkanlıklarımla, hem hiç benzemiyordu. Zordu daha çok, sevebilmem için çaba göstermem gerekiyordu, tıpkı yaşadığım şehirler gibi.
25 Temmuz 2010 Pazar
Nedense Sustum
Google Reader'ımı açıp yeni yazıları okudukça, benim de yazasım geliyor. Ama nedense sustum bu aralar, canım hiçbir şey yazmak istemiyor. Böyle durumlarda genelde zorlamam kendimi, çünkü yazma isteği ansızın gelir bana, hiçbir zaman "Akşam da bir şeyler karalayayım bari, iyi gelir" diyemedim. Planlı programlı yazanlardan olamadım. Hep en olmadık zamanlarda yazmak istedim ben; yolculukta aklıma bir şey geldiğinde-ama kağıt kalem olmadığında, uykuya dalmak üzereyken-ve kalkmaya üşenmişken ve hatta unutacağımı bile bile sabah kalktığımda yazarım yea dediğimde... Böyle durumlarda haybeye gidiyor cümlelerim, üstelik üşengeçlik de başıma gelenlerin en kötüsü. Bazen de, öyle bir kıvrandırıyor ki aklımdan geçenler beni, uyutmuyorlar, kalkıyorum bu sefer, yazdıktan sonra da günlerdir uykusuzmuşum gibi, mışıl mışıl uyuyorum, o rahatlıkla. (İtiraf: Yaz Köşesi bunlardan biri) Bir de, genelde gece yarısından sonra yazmaktan hoşlandığım göz önüne alınırsa, bu aralar yazmak benim için çok daha zor, çünkü 3 haftadır devam eden stajım dolayısıyla benden beklenmeyecek kadar düzenli uyku saatlerim var. O yüzdendir ki, liseden beri yatmadığım kadar erken yatıyorum, ve geceleri gelmekte olan yaratıcılığım da benimle beraber uykuya dalmış oluyor.
6 Temmuz 2010 Salı
Yalnızlığa, elbet...
İki çeşit yalnızlığım var benim.
İlki, halinden memnun. Cuma veya cumartesi günleri, anne-babayı bir tanıdığın düğününe göndermiş, eve pizza söylemiş, televizyonun karşısına kurulmuş vaziyette. Gecenin ilerleyen saatlerinde, kuvvetle muhtemel, vodka içecek. Tabi ki cappy karışıkla beraber. Müzik hep aynı olacak, yalnız başınayken içerken ne dinleniyorsa, yine onlar dinlenecek. Ruh haline göre internetten 2-3 kişiyle konuşulacak, kesik kesik cümlelerle. Ama bir keyif, bir huzur hep olacak o gecede, o ortamda. Televizyonda her ne varsa deli saçması gelmeyecek, vodkanın tadı her zamanki gibi çok sevilecek, pizza yolda gelirken soğumuş olmayacak... Bir de, ayakucunda kedi tortop olmuş yatıyorsa, keyfe diyecek olmayacak. Bu yalnızlığın fon müziği ise en başından belli;"Ah, eğleniyor, kendi başına.. Ah, neşesi yeter"
15 Haziran 2010 Salı
Yaz Köşesi
Bir Demir Demirkan şarkısı tadında, gizlice geliyorum sahile, kimse bilmeden. Karanlıkta sadece silueti seçiliyor, ama anlıyorum onun olduğunu. Daha sonra pek çok kez onu o şekilde beni beklerken bulacağımı bilmeden, yanına oturuveriyorum, sanki ilk kez değilmişçesine. Bir süre sonra, o arkaya geçelim diyor, duvar dibine. Sahildeki evin kumsala inen merdiveninin tam yanına. Karanlık bir köşe, kimsenin göremeyeceği, ve sadece iki kişinin sığabileceği şekilde. İşte ilk kez, o köşede oturuyoruz, sonraları yine orada sabahlayacağımızı bilmeden.
***
Tam altı yaz geçmiş üzerinden. Ve tam altı yaz sonra, kimsenin koyamadığı noktayı, Deniz koymuş. Bugün o köşe sular altında. Beton merdiven yıkılmış, suyun içinde yüzüyor. Bir süre bakakalıyorum sular altında kalan kumsala. Deniz her şeyi silmiş süpürmüş. Tanıştığımız günü, o köşeyi, geçmişi, ve yaşadığımız bütün yazları. Hiçbir şey kalmamış geriye.
Anlıyorum, bitmiş.
Deniz de son kalanları silmiş atmış, en derinlere.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)