Pages

18 Şubat 2011 Cuma

Yurdumdan Televizyon Manzaraları



Yaklaşık beş senedir, yurt hayatının da etkisiyle televizyondan çok uzak kaldım. Pek aradığımı da söyleyemem, bu sürenin sonunda da fark ettim ki, televizyon izleme yetilerimi kaybetmişim. Televizyon benim için bir ihtiyaç olmaktan çıkmış, hani o power tuşu aylarca orda olsa, ben ona basıp televizyonu açmayı akıl edemeyeceğim. Seyretmek zorunda kaldığım zamanlarda ise, uzun süre dikkatimi -ve hatta sabrımı- toplayıp da ekrana bakmakta sıkıntı çektim. Günler böyle geçerken, bir de baktım akşamları ev hayatına uyum sağlayarak televizyona bakmaya başladım, ama hala izledim diyemiyorum. Çünkü yine fark ettim ki, dizileri reklamsız izlemekten, haberleri internetten okumaktan, ve en güzel/komik/nitelikli reklamları youtube, facebook vb. sitelerde görmekten televizyona karşı tahammülsüz bir insan olmuşum.

Fakat son 15-20 gündür, televizyona alıcı gözüyle bakmaya başladım, ulusal kanallarda ne olup bitiyor diye. Gündüzleri yine yalnız olmamın etkisiyle izlemiyorum hala, o yüzden kadın programları ve magazin programlarıyla ilgili bir fikir beyan etmeyeceğim. Prime time'da gözlemlediklerim, haberler, reklamlar ve diziler üzerine.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Lüsyen

Son günlerde, kitaplara olan hasretimi dindirmeye çalışıyorum. Okumayı çok özlediğim, ama okuyamadığım dönemlerde bile, kitapçı gezmeye ve kitap almaya devam ettim. Okuyamayacağımı bilmeme rağmen, bir hevesle internetten kitap alışverişi yapmışlığım da çoktur. Çünkü en az okumak kadar severim kitap satın almayı, kitapçıları gezmeyi. O kitaplar bir kenarda dursa bile, bilirim ki bir gün onlara sıra gelecektir, kitaplığımdan öylece göz kırparlar bana.

Bir süre önce aldığım Lüsyen de bunlardan biriydi. Çok adetim olmamakla birlikte, dönem dönem popüler ve çok satan kitapları okurum. Gazetelerde mutlaka çok satan kitaplar listesine göz gezdiririm, en son ne çıkmış, kim ne yazmış, insanlar neler okuyor.. bunları bilmenin bir zararı olmaz elbette. Ama bazen, ben de o insanlardan olur, o listedeki kitaplardan birini okurum. Bir yazar veya bir kitap hakkında yorum yapabilmenin en iyi yoludur çünkü, o yazarı okumak.

2 Şubat 2011 Çarşamba

ABBA Biyografisi, Arşivimden Kopup Geldi

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki, bu arşivimden kopup gelen Abba biyografisi,15 yaşındayken yapmış olduğum bir çeviridir. Hatta o dönemde bolca vakit geçirdiğim  muzikkutusu.com adlı sitede hala yayındadır, dileyenler çevirimi yerinde görüp okuyabilirler.70-80 ve 90ları çok seven biri olarak, Abba'yı hala keyifle dinlerim. O yüzden bugün, çok sevdiğim klipleri Chiquitita ile Abba'ya yer vermek istiyorum.


Abba’nın öyküsü Haziran 1966’da Björn Ulvaeus Benny Andersson’la tanıştığında başladı. Björn, dönemin popüler halk müziği topluluklarından Hootenanny Şarkıcıları’na üyeyken, Benny de İsveç’in en iyi pop grubu"The Hep Stars"da piyano çalıyordu. Çift, ilk şarkılarını bu yıldan sonra yazdı ve on yılın ardından ortak bir grup kurmaya karar verdi. Bu sırada, Benny, The Hep Stars’dan ayrıldı, Hootenanny Şarkıcıları ise sadece stüdyoda bulunuyorlardı. Hootenanny Şarkıcıları topluluğu, Stig Anderson’a (1931-1997) yani Abba’nın menajerine aitti. Aynı zamanda Stig, grubun ilk yılında onlara şarkı sözü konusunda da katkıda bulundu.

Kek101: Limonlu Kek Yapımı

Herkese selam! Baktım 2011 geldiğinden beri hiç neşeli şeyler yazmıyorum, biraz o karamsar havayı dağıtayım dedim. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım hesabı. Ama tabi, tatlılarla aram çok iyi olmadığı için, ve pek de hamarat olmadığım için, basit limonlu kek tarifi vereceğim. Hem benim gibi mutfakla çok haşır neşir olmayanlar, hem de tatlı komasına girmek istemeyen, hafif tatlıları sevenler için.

O zaman malzemelerden başlayalım önce;

- 3 yumurta
- 1,5 su bardağı şeker
- 1 su bardağı süt
- 1 limonun suyu, biraz da limon kabuğu rendesi
- 1 bardaktan biraz az sıvı yağ
- 1 paket vanilin (tercihe göre 2 de olabilir, biz öyle yaptık)
- 2,5 su bardağı un
- 1 paket kabartma tozu (bundan da 2 tane kullandık biz, Dr.Oetker paketleri küçük olduğu için)

Yapılışı:

Her şeyden önce fırınınızı ısıtın. Kek kalıbınızı yağlayın. Bu önemli bir nokta çünkü yağlanmadığı takdirde kek kalıbına yapışıyor. Daha sonra sırasıyla, yumurtayı, şekeri, sütü, limonu ve vanilini karıştırıp, mikserle çırpın. Yumurtanın hemen ardından şekeri koymak da önemliymiş, şeker erisin diye. Fazla çırpmamak da gerekiyormuş, yoksa kek iyi kabarmazmış (bunlar anneden püf noktaları!) Arkasından unu ve kabartma tozunu karıştırıp, tekrar çırpın. Oluşan karışımı kek kalıbına döküp, fırında 45-50 dk pişirin. Pratik kekiniz böylece hazır! Afiyet olsun =)

29 Ocak 2011 Cumartesi

Veda

Aslında bugüne kadar vedalardan hep korktum, çünkü garip bir kuruntuyla, vedalaştıklarımla bir kez daha buluşamayacağımı sandım hep. Bir çeşit uğursuzluk gibi. Hani ertesi gün buluşacakmış gibi davransak, daha az acıtırmış gibi. Üstelik, bugüne kadar en acıklı vedalaşmalarım sahil kasabalarıyla olsa da, içten içe hep biliyordum, bir sonraki buluşmanın bir an kadar çabuk geleceğini.

Şimdiyse, bizim için başka bir an var mıdır, bilmiyorum. Öyle her şey film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor da demeyeceğim. Bu yazıyı yazmak için, son güne kadar bekledim. Her şeyi gününde, zamanında hissederek yazmak istedim. Boğazım düğüm düğüm olsun, kalbim acısın istedim. Acımıyor mu diyecek olursanız.. Bunu anlatabilmek için en başa dönmem gerek. Sahil kasabaları demiştim hani, bu sahil kasabası da diğerleri gibi üzüyor beni. Onu hangi ara bu kadar çok sevdim, ayrılık vakti ne zaman geldi bilmiyorum. Ama hissedersiniz ya o gitme vaktinin geldiğini, o ruh hali ağır ağır çöker ya üstünüze, ayrılana kadar boğar ya sizi... Öyle işte. Ben eşyaları toplamaya çalıştıkça, onlar etrafa saçılıyorlar sanki. Bir kahve fincanına bile anlam yükleyebiliyor insan. O kadar çok kahve, o kadar çok hatır var ki hepsinin üzerinde. Toplamaya çalıştıkça, serbest kalıyorlar bizi de hatırla diye. Mümkün mü sizi unutmam diyorum... Beni üzmeye devam ediyorlar. Eşyalarla vedalaşmak, onları ayırmaya çalışmak beni bu kadar yorarken, "gidiyorum" demek o kadar zor ki.

11 Ocak 2011 Salı

Hoşçakal Sami Yen

Bir süredir var olan değişken ruh halleri içindeyken tek damla gözyaşı dökmedim de, şimdi çok zor tutuyorum kendimi.

Uzun süredir, hiç kimseyle hiçbir şekilde futbol muhabbetine girmedim. Hatta, babamla abimin yaptığı futbol muhabbetlerinden kaçar oldum, annemlerle mutfakta oturdum, hemcinslerim gibi. Oysa şimdi, o kadar zorlanıyorum ki bunları anlatırken, hani hiç maça gidemeyeceğimi bilsem, ama Sami Yen'i yıkmayacağız deseler kabul edeceğim düşünmeden. Yaklaşık üç senedir uğramasam da, onun orada olduğunu bilmek yetiyordu çünkü. Ama metrobüsle geçiyordum yanından, ama Mecidiyeköy'de görüyordum onu, "Bu olmazsa bi sonraki maça, neyse abimle konuşurum" diyordum içten içe. Gidilecek bir maç hep vardı çünkü. Şimdiyse..

10 Ocak 2011 Pazartesi

Zaman Zaman

Aslında 21 Ocak'a kadar buraya bir şey yazmak niyetinde değildim. Ama bir yandan da hevesleniyordum 2011'in ilk yazısını yazmak için. İçten içe, 2011'e hüzünlü bir yazıyla başlamak da istemedim sanırım. Çünkü uzun zamandan beri kafamda dönen cümleler var beni uyutmayan, ama onların yazıya dökülmesini doğru zamanda sağlamak istiyorum, o yüzden her ne kadar bozsam da kendime verdiğim suskunluk sözünü, şimdilik -10 gün kadar- açığa çıkarmayacağım onları. 


2011 geldi, yeni sene yeni tema diye düşünmesem de, tesadüf eseri yeni bir görünüme kavuştu blogum. Tabi ki kalıcı bir durum değil, ama yine de değişikliği seviyor insan, daha bir özenle bakıyor yeni şeylere. Yazmak için sabırsızlanışım bu yüzden belki de. Ama önce...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...