Pages

10 Ocak 2011 Pazartesi

Zaman Zaman

Aslında 21 Ocak'a kadar buraya bir şey yazmak niyetinde değildim. Ama bir yandan da hevesleniyordum 2011'in ilk yazısını yazmak için. İçten içe, 2011'e hüzünlü bir yazıyla başlamak da istemedim sanırım. Çünkü uzun zamandan beri kafamda dönen cümleler var beni uyutmayan, ama onların yazıya dökülmesini doğru zamanda sağlamak istiyorum, o yüzden her ne kadar bozsam da kendime verdiğim suskunluk sözünü, şimdilik -10 gün kadar- açığa çıkarmayacağım onları. 


2011 geldi, yeni sene yeni tema diye düşünmesem de, tesadüf eseri yeni bir görünüme kavuştu blogum. Tabi ki kalıcı bir durum değil, ama yine de değişikliği seviyor insan, daha bir özenle bakıyor yeni şeylere. Yazmak için sabırsızlanışım bu yüzden belki de. Ama önce...

22 Aralık 2010 Çarşamba

Bir Terapi Olarak Saç Kesmek

Kadınların depresyona girince koşa koşa kuaföre gidip saçlarını kestirdiklerini bilmeyen yoktur. Üstelik, çoğumuz ilerde pişman olacağımızı bile bile yaparız bunu. Ama kimse bilmez o ilk makas darbesinin insanı nasıl rahatlattığını, hırsımızı saçlarımızdan çıkarırız adeta. Kuaförün saç keserken üstümüze giydirdikleri önlüklerin üzerinden kayıp yere düşerken o tutamlar, diğer yandan süpürülen saçlara son bir kez dönüp de bakarız, aynadaki görüntümüzün değişmiş olması mutluluk verir. Hatta daha hastalıklı vakalarda, bir de kendini çirkinleştirdiği için mutlu olanlar da vardır. O saçlar kısacık, kırpık kırpık olur da, gizleyemeyiz mutluluğumuzu. Mottomuz da şudur, "Ay şekerim bana bi daral geldi, kestirdim gitti valla.."

Benim içinse hikaye, ilkokulda saçlarımı kestirdikten sonra, uzun saçlı arkadaşlarımı görünce kıskançlıktan çatlayıp önümde oturan arkadaşımın saçını atkuyruğundan çat diye kesmemle başladı. Birbirimize girdiğimizi söylememe gerek yoktur herhalde, sadece onun da saçlarımı kesmesi şartıyla affedeceğini söylemişti. Öğretmenim bu konuyu kendi aramızda halletmemizden (?!) memnun, olay öylece kapanmıştı. Oysa benim için yeni bir sayfa açılıyordu, ben o gün saçlarımızı kendimiz de kesebileceğimizi algılamış, evdeki makaslara alıcı gözüyle bakmaya başlamıştım bile. 

17 Aralık 2010 Cuma

Ben, Kendim ve Başarı Grafiğim

Blogger'ın istatistikleri çıktığından beri kafayı yemiş vaziyette onları inceliyorum. Hangi yazım en çok okunmuş, hangi ülkelerden tık almışım, siteye nereden ulaşılmış ve hatta arama motorlarında hangi anahtar kelimeler yazılmış da insanlar kendilerini bu blogda bulmuşlar, onu bile veriyor Blogger. Mayıs'tan beri şöyle bir manzara var karşımızda;




İstatistiklere göre, en çok Facebook ve Google'dan ziyaretçi geliyor. Bu siteleri Twitter, Ekşisözlük ve Bumerang/Hürlist izliyor. Buradan aldığım bilgilerden sonra, düşündüm taşındım ve 2010 da biterken, bir kıyaslama yapayım kendi içimde dedim. Gerçi blog yazmaya 2009 Şubat'ta başladım, o yılın Ocak ayı eksik olacak ama, Şubat ilk ay olduğu için bi heves bolca yazmışım o dönemde, Ocak'ın eksikliğini hissetmeyeceğiz yani.


Gelelim benim verimlilik/üretkenlik analizime;

12 Aralık 2010 Pazar

Beyaz Korkusu



Mevsimleri benim kadar içselleştiren var mıdır bilmiyorum. Yılın 12 ayının 9 ayını, kalan 3 ay için yaşıyorum desem yalan olmaz. Daha önce bu sıcak iklim insanı olmama değindiğim için, konuyu fazla uzatmayacağım, zira bir yandan kaygılı gözlerle meterolojinin web sitesine göz atmaktayım, felaket habercisi gibi verdiği haberleri dehşetle izliyorum.

Çocukluğumda kış benim için, o kadar da soğuk olmamasına rağmen "üşürüm diye" annemin sadece gözlerimi açıkta bırakacak şekilde sardığı atkıların arasında boğulmakla geçerdi. Daha o zamanlar küresel ısınmanın lafı bile edilmiyordu, Balıkesir'de kış şimdiye göre çok daha ılık, ve yağışsız geçerdi. Yılda 2 kere kar ya yağar ya yağmazdı. Yağsa bile, yere düşmeden havada erirdi, kar yağıyo diye sokağa koşmamıza kalmaz, havaya nem olarak karışırdı. O yüzden, beyazlar içinde yuvarlanan çocuk olmadım hiç. Arabanın camından iki gram buzu toplar da, kartopu sanırdım onları. Televizyonda kar tatili anonslarını hasetle dinler, hep Balıkesir'in adını duymak isterdim, asla olmazdı. Ne poşete oturup kaymanın zevkine vardım, ne de kardan adama havuçtan burun taktım.

5 Aralık 2010 Pazar

sokakkedisi'nden Kişisel Bir Rica... Lütfen Okuyun

İsterdim şimdi buraya Jimmy Wales gibi acıklı bakan bir fotoğrafımı koyup "Abi bi sigara parası be" diye bağış istemeyi, ama neredeyse 2 sene olacak bu blogu tutmaya başlayalı, ben sizden tek bir şey dahi istemedim, üstelik böyle gözleri dolu dolu bakan bir fotoğrafım bile yok. O yüzden yandaki kızcağız ile idare edin, ben bu kadarını yapabiliyorum.

Blog yazmaya başlamak da ilginç bir hadiseydi benim için, her ne kadar 10 yaşımdan beri kağıt kalem bulduğumda cümleler kurmayı çok sevdiysem de, çoğu zaman onları paylaşmaya yanaşmadım. Hala bile yerin dibine geçtiğim zamanlar oluyor biri yanımda yazdıklarımı okuyunca. "Peki neden buraya yazıyorsun?" diyenler olabilir, ama satır aralarına hep sıkıştırmaya çalıştım burayı özel bir sayfa yapmak istemediğimi, elimden geldiğince uzak durdum blogu günlüğe çevirmekten. Blog yazmak aynı zamanda değişik bir deneyimdi benim için, Bir Genç Kızın Gizli Defteri olmaktan çıktım, paylaşmayı öğrenir oldum, ne kadar ilerlediğimi, ne kadar verimli olduğumu aylara göre gözlemledim, yorumları okudum. Zaman zaman sıkıldığımı kabul etmeliyim, çünkü yazmanın rahat bir iş olmadığına inananlardanım, ve hiçbir zaman mutluyken yazamadım, veya meşgulken. Kötü gün dostum oldu hep yazmak, terapi gibiydi bir bakıma, hatta ferahlamak gibi. Ama asla güzel bir pazar öğleden sonrasında bir elimde gazetem, önümde çayım, bilgisayar başında klavye tıkırdatmadım. Gece yarısı, loş ışıkta, uykusuzluktan gözleri şişmiş ve yüksek ihtimalle keyifsiz bir şekilde oturdum bilgisayar-kağıt&kalem başına. Bazen bütün yazıları yok etmek istediğim de oldu, bu blogu tamamen silmeyi ciddi ciddi düşündüm. Ve itiraf etmeliyim ki çok yakın dönemlerde düşündüm bunu, ama yapamadım. Onun yerine, birkaç ufak tefek yenilik yapıp hevesimi geri kazanmak istedim.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Freddie Mercury Anısına

Belki de çok önce yapmalıydım bunu, hep laf arasına bi yerlere sıkıştırdım Freddie'yi ama baştan sona onun hakkında yazmadım. Bu yazıyı yazmaya bugün karar vermem tesadüf değil tabi, Freddie bugün yaşasaydı 64 yaşında bir efsane olacaktı, ve her 24 kasım olduğu gibi, bu sene de aklımda o var, sesi yankılanıyor kulaklarımda, who wants to live forever diye.

Aslında benim için bu satırları yazmak, çoğu şeyden daha zor. Günlük yaşamda insanlara onları sevdiğimi her ne kadar belli etsem de, yazıya dökemiyorum. Bir şeyden nasıl da nefret ettiğimi sayfalarca yazabilirim, ama birini ne kadar sevdiğimi -tam anlamıyla- kelimelere dökemem. Bu yüzden de, hiçbir zaman anlatamayacağım, 13 yaşımdayken Freddie Mercury'nin yüzünü görmeden sesine aşık olduğumu, Derya'ya haftalarca geri vermediğim Greatest Hits cd'sini, babamın Pink Floyd dayatmalarına rağmen gözümün Queen'e kaymasını, ve bunun gibi bir çok olayı. Demek istediğim, Freddie öldüğünde ben sadece 3 yaşındaydım, hayatta olduğu dönemi hatırlayabilmem mümkün değil, ama onu bir arkadaşımmış gibi seviyorum ve yine hayatıma giren, çok sevdiğim insanlardan biri gibi tasvir edemiyorum sevgimi. Freddie yalnızca bir şarkıyla beni ağlatabilir, güldürebilir, mutlu edebilir, uyutabilir, umutlandırabilir veya sakinleştirebilir. Hayatta her zaman garip tesadüfler olduğuna inananlardanım, eğer öyle değilse bile, garip bir güç var karşıma Freddie'yi çıkaran, ağlamak üzereyken o an radyodan bir şarkısının başlaması, Malta'da kendimi yalnız hissederken Calypso tv'de I want to break free'nin klibinin çıkması, Safa gideli 3 gün olmamışken made in heaven'ı duymam gibi. Şimdi ne söylesem, ne yazsam saçmalık gelicek, boş sözler olduğunu düşündürecek ama... ne zaman desteğe ihtiyacım olsa, o beliriyor arka planda, hayatımın soundtrack'i gibi.

Demiştim ya bugün bu satırları yazıyor olmam tesadüf değil diye. Freddie gitti gideli bana her şey made in heaven. Bu yüzden de bugün itibari ile Freddie için bir şeyler yapmaya başlıyorum, belki bir blog, belki bir günce. Bazen bir video, bazen bir kayıt, bazen kendi çizimleri, bazen görmediğiniz bir çocukluk fotoğrafı. Elimden geldiğince, sahip olduğum Freddie arşivimi açacağım, hatta bu sayede geliştireceğim de. Tam da burada, aramızdan gidişinin 19 sene sonrasında.

7 Kasım 2010 Pazar

Kaybettim Kendimi Yine

Ezelden beri çok kötü bir yol tarif edicisiyim. Kendi evimi tarif edemediğim gibi, bana anlatılan yerleri bulmakta da bir o kadar beceriksizim. Hani derler ya "100 metre yürü, camiden sonra ilk sola sap, 20 metre sonra sağa dön ışıkları geç.." falan diye. Ben ne o 100 metreyi yürüdüğümü anlarım, ne o camiye dikkat ederim, ne de doğru yöne saparım. Üstüne üstlük inadına bi sürü ışıklardan geçerim, girişi kaçırırım, aksi yöne yürürüm. 18 yaşıma kadar küçük şehir kızı olduğumdan bu tür yol tariflerine pek ihtiyaç duymadım, Balıkesir'de tüm sokakların birleşip aynı caddeye çıktığını varsayarsak, detaylı yol tariflerine uymak zorunda da kalmadım. Yine de, her seferinde sizin ev nerde türevi sorulara "eeeööö şey" diye kitlenmeyi başardım.

Son dört senedir de, yol tarif edeceğim değil, tarife ihtiyacım olan bir şehirde yaşadığım için, daha büyük sıkıntılar baş gösterir oldu. Başta İstanbul benim için öğrenmek zorunda olduğum bir ders gibiydi, gözlerimi dört açıp onu izledim, nerde ne yapılır, nereye nasıl gidilir diye. Her şey yoluna girer gibi oldu, kendimi idare edebiliyordum, ve benim için bile denizi olan şehirde yön bulmak çok kolaydı. İlk zamanlarımda bile hatırlıyorum, Hasanpaşa'dan Kadıköy rıhtıma doğru aşağı sallanırdım, deniz ne taraftaysa orada olmam gerek diye. Daha sonraları, baktım sadece şehir hatları vapurları-belli başlı otobüsler-ve metroları bilmekle olmuyo, başka başka yerlere gitmem gerek dedim ve garip bi deli cesareti geldi bana. Ve o deli cesaretiyle birlikte, hayatımdaki kaybolma dönemlerim de başladı.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...