25 Temmuz 2010 Pazar
Nedense Sustum
Google Reader'ımı açıp yeni yazıları okudukça, benim de yazasım geliyor. Ama nedense sustum bu aralar, canım hiçbir şey yazmak istemiyor. Böyle durumlarda genelde zorlamam kendimi, çünkü yazma isteği ansızın gelir bana, hiçbir zaman "Akşam da bir şeyler karalayayım bari, iyi gelir" diyemedim. Planlı programlı yazanlardan olamadım. Hep en olmadık zamanlarda yazmak istedim ben; yolculukta aklıma bir şey geldiğinde-ama kağıt kalem olmadığında, uykuya dalmak üzereyken-ve kalkmaya üşenmişken ve hatta unutacağımı bile bile sabah kalktığımda yazarım yea dediğimde... Böyle durumlarda haybeye gidiyor cümlelerim, üstelik üşengeçlik de başıma gelenlerin en kötüsü. Bazen de, öyle bir kıvrandırıyor ki aklımdan geçenler beni, uyutmuyorlar, kalkıyorum bu sefer, yazdıktan sonra da günlerdir uykusuzmuşum gibi, mışıl mışıl uyuyorum, o rahatlıkla. (İtiraf: Yaz Köşesi bunlardan biri) Bir de, genelde gece yarısından sonra yazmaktan hoşlandığım göz önüne alınırsa, bu aralar yazmak benim için çok daha zor, çünkü 3 haftadır devam eden stajım dolayısıyla benden beklenmeyecek kadar düzenli uyku saatlerim var. O yüzdendir ki, liseden beri yatmadığım kadar erken yatıyorum, ve geceleri gelmekte olan yaratıcılığım da benimle beraber uykuya dalmış oluyor.
6 Temmuz 2010 Salı
Yalnızlığa, elbet...
İki çeşit yalnızlığım var benim.
İlki, halinden memnun. Cuma veya cumartesi günleri, anne-babayı bir tanıdığın düğününe göndermiş, eve pizza söylemiş, televizyonun karşısına kurulmuş vaziyette. Gecenin ilerleyen saatlerinde, kuvvetle muhtemel, vodka içecek. Tabi ki cappy karışıkla beraber. Müzik hep aynı olacak, yalnız başınayken içerken ne dinleniyorsa, yine onlar dinlenecek. Ruh haline göre internetten 2-3 kişiyle konuşulacak, kesik kesik cümlelerle. Ama bir keyif, bir huzur hep olacak o gecede, o ortamda. Televizyonda her ne varsa deli saçması gelmeyecek, vodkanın tadı her zamanki gibi çok sevilecek, pizza yolda gelirken soğumuş olmayacak... Bir de, ayakucunda kedi tortop olmuş yatıyorsa, keyfe diyecek olmayacak. Bu yalnızlığın fon müziği ise en başından belli;"Ah, eğleniyor, kendi başına.. Ah, neşesi yeter"
15 Haziran 2010 Salı
Yaz Köşesi
Bir Demir Demirkan şarkısı tadında, gizlice geliyorum sahile, kimse bilmeden. Karanlıkta sadece silueti seçiliyor, ama anlıyorum onun olduğunu. Daha sonra pek çok kez onu o şekilde beni beklerken bulacağımı bilmeden, yanına oturuveriyorum, sanki ilk kez değilmişçesine. Bir süre sonra, o arkaya geçelim diyor, duvar dibine. Sahildeki evin kumsala inen merdiveninin tam yanına. Karanlık bir köşe, kimsenin göremeyeceği, ve sadece iki kişinin sığabileceği şekilde. İşte ilk kez, o köşede oturuyoruz, sonraları yine orada sabahlayacağımızı bilmeden.
***
Tam altı yaz geçmiş üzerinden. Ve tam altı yaz sonra, kimsenin koyamadığı noktayı, Deniz koymuş. Bugün o köşe sular altında. Beton merdiven yıkılmış, suyun içinde yüzüyor. Bir süre bakakalıyorum sular altında kalan kumsala. Deniz her şeyi silmiş süpürmüş. Tanıştığımız günü, o köşeyi, geçmişi, ve yaşadığımız bütün yazları. Hiçbir şey kalmamış geriye.
Anlıyorum, bitmiş.
Deniz de son kalanları silmiş atmış, en derinlere.
30 Mayıs 2010 Pazar
Şarap Üzerine Zırvalamacalar
Bu kaçıncı "17 yaşımda, bir şişe şarap içip tuvalette uyuyakaldıktan sonra, senelerce şarap içemedim" deyişim bilmiyorum. Ama hala arkasındayım, şarapla olan ilişkimizde aldığımız ciddi bir yaraydı o, hatta bir dönem şarabı koklayamadım bile. İçkilerle fazla duygusal bağ kuruyorum bazen, o günden sonra şarabı hayatımdan çıkardığım gibi, asıl acı verici olan Altınoluk'ta Uğur abiden 2 liraya aldığımız Dimitrakopulo döndürmelerimize son vermemdi, ben de kamyoncu birasına sığınmak zorunda hissettim kendimi.
keywords
geyik köşesi,
içki masası
27 Mayıs 2010 Perşembe
Dönüyoruz, fakat?
Eve mi dönüyoruz ne?
Görür gibiyim şimdiden, beyaz örtülü masayı, tahta sandalyeleri. Saksıdaki fesleğeni. Tabaktaki ızgara balığı, ortadaki salatayı, güveçteki karidesi. Rakının yanında asla içmediğim buz gibi suyu. Mangalda kızarmış ekmeği, tarator sosuyla beraber kalamarı...
Güneş batmış. Akşamüstü saatleri. Ben yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara yiyorum. Masanın altından ayaklarıma sürtünen kediler sabırsız. Balıkçılar ağlarını topluyorlar. Deniz durgun. Her yer sessiz. Deniz kokmayan yerler hanımeli kokuyor, hanımeli kokmayan yerlerse deniz. Eve mi dönüyoruz demiştim?
En güzel mavinin, en güzel denizin, en güzel balığın, en güzel kokuların yanına gidiyoruz. O kadar sessiz, o kadar sade, ve o kadar isimsiz. Evet, eve dönüyoruz.
18 Mayıs 2010 Salı
Duman Dediğimiz
Hiç unutmuyorum, 12-13 yaşlarındayken, dandik bir müzik kanalında abimle Köprü Altı'nın klibini izlediğimiz ilk günü. Beyaz atleti ve uzun saçlarıyla Kaan, güleç yüzü ve kısmen uzun saçlarıyla Batuhan, genç ve uzun saçlarıyla Ari ve sonradan öğreneceğim, Ahu Paşakay'ın -Bal- da bulunduğu klibi izlerken bir gülümseme yayılır yüzüme, elimde olmadan.
Duman'ı bu kadar seviyor olmama ve defalarca canlı dinlememe rağmen, çok zevk alamadım, belki de beklentilerim çok fazla yüksekti, bilemiyorum. Konser kalabalığından, Batuhan diye çığlık atan kızlardan, ve repertuardan tatmin olamamaktan her daim nefret ettim. Oysa walkman-discman-mp3 player aşamalarının her birinde vardı Duman benim için, ayrıntılarına girmek istemeyeceğim Serap'la balkonda konser albümü dinleyişlerimiz, Fatih'in arabasındaki en sevdiğimiz CD, bilmediğim bir şehirde sabahın bi körü gözlerimi Bal'la açışım... Hepsini ayrı ayrı seviyordum, ama Duman konserde beni mutlu edemiyordu işte. Kıskanç, şımarık bir çocuğum ben, sevdiklerimi milyonlar sevmesin istiyorum.
keywords
Batuhan Mutlugil,
duman,
müzik
14 Mayıs 2010 Cuma
Kütüphane Macerasında Son Demler
Bilenler bilir, Güneşle birlikte bir süredir Türk Dış Politikası dersinin projesi olarak Salih hoca'nın verdiği "Dışişleri Bakanlığı Belleteni" dergisinin arşiv taramasını yapmaktaydık. Söz konusu dergi, yayın hayatına 1964 yılında başlamış olup tahminimizce 1985'e kadar çıkmış. (tahminimizce diyorum çünkü elimizde kesin olarak ne zaman yayından kaldırıldığına dair bir bilgi yok)
Projenin amacı; kısaca derginin index'ini oluşturmak, içinden bir konu seçmek ve o konuyla ilgili dergide çıkmış bütün haberleri, makaleleri, yani ne var ne yok her şeyi okumaktı. O yıllarda gündeme Kıbrıs oturduğu için, biraz da mecburi olarak, yavru vatanı kendimize konu olarak seçtik (mecburi derken, dergide zaten Kıbrıs'tan bol bir şey yoktu, bize de fazla bir seçenek kalmamıştı, neden her şeyi açıklama ihtiyacı hissediyorum acaba)
Dergilerin tamamına ulaşmak için, iki çılgın araştırmacı gazeteci, Güneş ve ben, bir çarşamba günü, kendimizi kampüsten Taksim'deki Atatürk Kitaplığına attık. Kendi okulumun kütüphanesini, ve zamanında Balıkesir'de gittiğim halk kütüphanesini saymazsak, dışarıda gittiğim ilk kütüphaneydi. Araştırma yapmak veya çalışmak için, kimliğinizi bırakıp imzanızı atınca kütüphaneden faydalanabiliyorsunuz. Ancak bu güzelim kütüphanede Dışişleri Belleteni'nin hiçbir izine rastlayamadık ve bir anlık hayal kırıklığından sonra, uzun saatlerimizi geçireceğimiz İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'nin yolunu tuttuk.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)