24 Şubat 2017 Cuma

2.Gün


Listemiz burada dursun, ben ikinci soruya geçiyorum: Gitmek istediğim 9 yer.


Öncelikle söylemek isterim ki, durumum tam olarak budur :) Ama "İlla ki dokuz yer söyleyeceksin" diyor Challenge, ben de yazıyorum:

Çocukken babamla çokça atlas karıştırırdık. Şehir bulmaca en sevdiğim oyunlardan biriydi. Türkiye'deki şehirlerin çoğunu o zaman öğrendim diyebilirim. Sonra dünya haritalarına dalar giderdim. Orada bir yer vardı ki, şimdi düşününce, en az o günler kadar gizemli buluyorum. Buzul ada Grönland... Neden bilmiyorum, ulaşması zor olanın çekiciliği mi acaba. Hem de bu kadar yaz çocuğuyken.

İkincisi yine zor ulaşılan, yine bir ada. Yine nedenini bilmiyorum, Madagaskar. Malta'da dil okulunda öğrenciyken tanıştığım Madagaskarlı Eric olabilir belki nedeni. Anadili gibi Fransızca konuştuğunu duyduğumda şaşırmıştım, bir Fransız kolonisi olduğunu bilmeden. Sonra araştırınca, bütün dünyadan farklı doğasıyla beni meraklandıran yerlerin başında geldi Madagaskar.

Kuzey Kore, yine elbette gizeminden dolayı. Bu kadar kapalı olmak nasıldır, bir gün sistem değişip dünyayla tam anlamıyla etkileşime girdiklerinde nasıl bir travma oluşur insanlarda, çok merak ediyorum.

Güney Afrika Cumhuriyeti, evet hala :) Sonra Tanzanya, Freddie Mercury'nin doğum yeri. Güney Amerika, belki Şili, sırf şeklinden. Yine arşivi karıştıracağınız üzere, uğruna dirseğimi sakatlayıp gidemediğim Sicilya. 

Hiç mi Türkiye yok? Elbette var. Şehir ayırt etmeksizin Karadeniz. Zonguldak'tan ötesini görememiş olmam çok üzücü. Bir de Kars, tabi ki doğu ekspresi ile.

***

2012'de yaptığım challenge'de de buna benzer bir soru vardı. Linki burada :) İçlerinde gittiklerim ve hala gitmediklerim var, onlar da listede yerini koruyor.


23 Şubat 2017 Perşembe

8.Yılın Şerefine... #1

İnanılır gibi değil, loş yurt odamda ilk yazımı girdiğim günden bu yana 8 yıl geçmiş. Benimle beraber bu blog da büyüdü, bu blogla yazmayı öğrendim. Bazen kendi kendime konuşur gibi yazdım, bazen kendimce bildiklerimi aktardım. Yazı yazarak para kazanabileceğimi bile gördüm. Astronomik rakamlar değildi elbette, ama mütevazı blogumla bile para kazanabileceğimi öğrendim. Yine blogum sayesinde bir projeye kabul aldım, "blog yazarı" ünvanı ile hiç tahmin etmeyeceğim bir ülkeye gittim, unutamayacağım günler yaşadım, arkadaşlıklar edindim. 

Şimdilerde bloglar biraz atıl kalsa da, ben de günümüz trendlerine uyup eskisi gibi yazmasam da blogumu uzaktan uzağa hep takip ettim. Neler okunmuş, kim ne yorum yazmış, kaç tık almış... Eskisi gibi yazmasam da iyi bir blog okuyucusu olmaya devam ettim. Birileri yazdıkça buralar hep var olacak çünkü. 

Ben de sekizinci yıl şerefine 10 günlük mini bir challenge başlatıyorum. Epeydir aklımda vardı, blogumun doğum ayı olan Şubat ayına kısmetmiş. Yıllar önce daha kapsamlısını yapmıştım, şimdiyse üzerimdeki pası atmak istiyorum. Biraz hareketlensin buralar.




1. Gün: Kendinizi 10 sıfatla tanımlayın

Başta hayvansever, bilhassa kedisever, kitap kurdu (bu çok kullandığım bir sözcük değil aslında, ama madem sıfatlardan gidiyoruz, pek çok kullanmadığım sözcüğü kullanacağım burada), gezgin, eski rocker (kim kaldı!), yazar/blogger, üşengeç, aylak, dik kafalı ve detaycı.

***

Blogların şerefine, hepsinin nice yılları olsun.

27 Ocak 2017 Cuma

Kürk Mantolu Madonna Üzerine

Kürk Mantolu Madonna, hakkındaki tüm tartışmalar bir yana, başrolü olduğu paylaşımlar yüzünden belki de pek çoğumuza "Eeehh, yetti artık" dedirten bir kitap oldu. Kitabın sosyal medyadaki bu medyatik yüzü rahatsız edici elbette, ama gerçek olan şu ki, hala en çok satanlarda olmayı ve bu kadar sevilmeyi hak ediyor.

Ben kendi adıma, sadece Kürk Mantolu Madonna'yı değil, Sabahattin Ali'yi, özellikle onun öykülerini çok seven biri olarak kitabı başka bir (hatta iki) açıdan anlatmak istiyorum.

Kürk Mantolu Madonna'yı okumak, hiç kuşkusuz zevk aldığım bir süreçti. Damakta bıraktığı Sabahattin Ali okumanın tadı bambaşka. Ne yazarsa yazsın, yazarın dilinin beni sarmaladığını hissetmişimdir. Ama klasik okumanın ötesine gitmek istedim ve Seslenen Kitap uygulamasıyla Mert Fırat'ın sesinden dinledim. Yaklaşık 6 saat süren kitabı Mert Fırat çok güzel seslendirmiş. Otobüs yolculuğunda müzik dinlemek yerine kitap dinlemek değişiklik oldu, keyifliydi diyebilirim. Kürk Mantolu Madonna ilk sesli kitaplarımdan biriydi. Sesli kitap ayrı bir yazının konusu, ama ilk kez deneyeceklere daha önce okudukları bir kitapla başlamalarını öneririm. Ben de aynı düşünceyle Kürk Mantolu Madonna'yı satın aldım, sevdiğim kitabı bir de dinlemeyi tecrübe ettim.

Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi ise Kürk Mantolu Madonna'yı İngilizce okumam oldu. Bir kitabı anadilinden okumak elbette en güzeli. Ama ben kitabı Alman bir arkadaşıma hediye etmek istedim, Penguin Classics'ten çıkan çevirisini görünce almadan edemedim. Kitabı hediye etmeden önce hem meraktan hem de okuyacak arkadaşım için açıklayıcı notlar almak için ben de okudum. Sevdiğim bir kitabı İngilizce okumak benim için de farklı bir deneyim olacaktı üstelik.

Başta kitabın çevirmenlerine baktım, iki çevirmenden birinin Türk olmasını bekledim açıkçası. Kafamda kitabı okurken Sabahattin Ali'nin dilini hissedememek, Raif efendinin naifliğinin kitaba geçirilmemesi gibi soru işaretleri vardı. Bir neden de, Türkçe'nin hakim olması zor bir dil olmasıydı. Bu yüzden, bir çevirmenlerden birinin ana dilinin Türkçe olmasını bekledim. Ama araştırdığımda, iki çevirmenin de Türk edebiyatının en köklü eserlerini çevirdiklerini gördüm. Yine çevirmenlerden birinin çocuk yaşta Türkiye'ye geldiğini ve burada büyüdüğünü okudum. Çocuk yaşta dilimizi öğrenmiş olmasına güvenerek ön yargılarımı bir kenara attım ve kitaba başladım.

Madonna in a Fur Coat benim için de başlı başına bir deneyimdi. En başta kendime didaktik davranarak bilmediğim kelimelerin karşılığına bakmaya zorladım kendimi, bu sefer okumadan tat alamadım. Birkaç sayfa sonra bunu bıraktım, üniversitede makale okurken kullandığım yönteme geri döndüm: bir metni anlıyorsanız, her kelimesini sözlükte aratmak zorunda değilsiniz. Eğer kelimeyi hiçbir anlama yoramıyorsanız veya metinde sık geçen bir kelimeyse sözlüğe bakabilirsiniz. Kelimelerin karşılıklarına bakmayı bırakmak beni rahatlattı ve okumamı hızlandırdı, elbette daha önce kitabın Türkçe'sini okumamın da bunda etkisi vardı, bazı yerleri yorumlamak daha kolay oldu benim için. Çevirinin kalitesine gelince; İngilizce olsa bile Sabahattin Ali okuduğumu hissettim, bu benim için yeterliydi.

Kitapta gözlemlediğim tek eksik, benim arkadaşım için tuttuğum notların içerikleriydi. Bunlardan bazıları dipnot olarak belirtilebilirdi. Örneğin kitapta Raif Efendi'ye neden bey değil de efendi dendiği anlatıcının da bahsettiği bir şeydi. Ben bu bey ve efendi sıfatlarını açıklamak zorunda kaldım. Kitabın içinde kullanılan bazı Türkçe kelimelere (lira, kuruş, rakı) açıklama getirilebilirdi veya Ramazan, teravih gibi kavramlar yine bir dip notta anlatılabilirdi. Bu çevirmen hatası değil editörün atladığı bir kısım olabilir diye düşünüyorum.

Özet olarak, Instagram'da kahve ile paylaşmalı okumalardan farklı deneyimler yaşadım, Kürk Mantolu Madonna'yı hem dinleyerek, hem başka bir dilde okuyarak. Arkadaşımın düşüncelerini ise ayrıca merak ediyorum. Bakalım benim memleketimden, onun yaşadığı şehre uzanan bu hikayeyi nasıl bulacak.

***

Kitabı okumayanlar için not: Popüler olmasına karşılık ön yargıları hak etmeyen bir kitap. Herkes hayatında  bir kere Sabahattin Ali okumanın tadına varmalı diye düşünüyorum. Madonna'yı yanlış anlayan ekran yüzlerine ise itibar etmeyiniz.

26 Aralık 2016 Pazartesi

2016 - Okuduklarım

2016 benim kitap hedefi koymadığım bir seneydi. 2013 ve 2014'te hedefler koymuş, iki sene de hedefime ulaştıktan sonra 2015'te farklı bir yöntem denemiştim. Kitaplık Kedisi'nin senelik challenge'ına katılarak kendi listemi oluşturmuş, maalesef başarılı olamamıştım. Sanırım kitap konusunda iç sesimi dinlemek daha iyi geliyor. Bir listeye itaat etmektense, o anki ruh durumum, hangi kitabın beni çağırdığı gibi şeylere dikkat ediyorum. 2015'teki husumetin ardından 2016'da kendimi serbest bırakmaya karar vermiş, mümkün olduğunca elimdeki kitapları okuyarak seneyi geçirmeyi düşünmüştüm. Hal böyle olunca, sayısız, listesiz, dağınık bir sene oldu. 2016'nın sonuna geldiğimiz şu günlerde kayıt tutmak adına bu yazıyı yazıyorum, ortaya neler çıkacak ben de yazarken göreceğim. İyi ki Vikitap var, yoksa hiçbir şekilde takip edemeyecektim okuduklarımı.

Hazırsak başlıyorum.

1. Aziyade - Pierre Loti
2. Ölü Ozanlar Derneği - N. H. Kleinbaum
3. Hikayeler - O. Henry
4. Çünkü Seni Seviyorum - Guillaume Musso
5. Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey - Marc Levy
6. Mutlu Bir An - Emre Güneş
7. Gizemli Yolculuk - Esra Odman İyier
8. Boşluk - Esra Odman İyier
9. Kırmızı Pelerinli Kent - Aslı Erdoğan
10. Köşkteki Esrar - Agatha Christie
11. Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan
12. Afrikalı Leo - Amin Maalouf
13. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit
14. Sputnik Sevgilim - Haruki Murakami
15. Ölüm Diken Üstünde - Agatha Christie
16. Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri - Mehmet Genç
17. Müptezeller - Emrah Serbes
18. Otuzbeş'i Beklerken - Nihat Sırdar
19. Mağara - Jose Saramago
20. Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç
21. Kızlarıma Mektuplar - Emre Kongar
22. Hoşgör Köftecisi - Orhan Veli
23. Bülbülü Öldürmek - Harper Lee

Kitaplar Ocak ayından günümüze okunma sırasına göre sıralandı. Bilançoya gelirsek, 9 yabancı 11 Türk yazar okumuşum. Bu konuda genelde denge oluşturmaya çalışıyorum, yabancı bir yazar okuduysam arkasından Türk yazar okumaya çalışıyorum. 16 roman, 5 öykü, 1 deneme ve 1 çocuk romanı bu seneki kitaplarımı oluşturuyor. Aynı yazarları okumaktansa yenileri denemeyi severim ancak iki yazar için istisna yapmışım, bunlar Agatha Christie ve Esra Odman İyier. Agatha Christie okuduğum bir yazar değildi, hatta iyi bir polisiye okuyucusu bile sayılmam ama keyif aldığımı söyleyebilirim. Özellikle ağır okumaların ardından Agatha Christie molaları bana iyi geldi, devam etmeyi düşünüyorum. Esra Odman İyier'in bir öykü kitabı ve bir çocuk romanı var listemde. Kendisi tarafımdan torpilli olduğu için ne yazsa okurum :) Yine bizzat kendisi çocuk romanı okumanın hayal gücüne katkılarını hep tekrar eder, bu yüzden onun ilk çocuk romanını okumamak olmazdı.

Yeni kitap almamaya çalışmıştım ama listeme baktığımda bu kararıma pek sadık kalmadığımı görüyorum. Vikitap istatistiklerime göre kütüphanemde okunmayı bekleyen 17 kitap var. 2017'ye hedef koymayı düşünüyorum, sanırım hedef koymayı özledim. Kaç kitap hedefi koyacağım henüz bilmiyorum. Ama hedefim doğrultusunda bu 17 kitaptan en az 10 tanesini okumak var. Kitap almayacağım diyemiyorum, yeni yıl yeni kitaplar getirecek, orası kesin.

Yeni yıla girmemize 5 gün varken, bir kitap daha okurum muhakkak, ne okuyacağıma karar veremedim ama. Bülbülü Öldürmek'i yeni bitirdim, önce onun etkisinden kurtulmam gerekiyor sanırım :)

Bol kitaplı bir sene olsun hepimize!

25 Kasım 2016 Cuma

Direnişin Sembolü Masada

İsrail denince akla pek çok şey geldiğinden eminim. Semavi dinler için kutsal olan Kudüs, Müslümanlar için çok önemli Mescid-i Aksa, Akdeniz'in en canlı, en yaşayan şehri Tel Aviv, durumu günümüzde de kritikliğini koruyan Filistin. İtiraf etmem gerekirse, benim de aklımda bunlardan fazlası yoktu. Gitme hayali kurduğum onlarca ülke vardı belki, ama İsrail hiç onlardan biri olmamıştı. Hayat hiçbir zaman planlarımız ve hayallerimiz doğrultusunda gitmediğinden, bir şekilde yolum İsrail'e düşmüştü, bundan elbette şikayetçi değildim. Yeni bir yere gidecek olmanın heyecanıyla araştırmaya giriştim, nerede ne yapılır soruşturdum. Ama dedim ya, hiçbir zaman planlarımız onları yaptığımız şekilde ilerlemez, seyahat ise hep sürprizlere gebedir. İşte bizim de seyahatimizin sürprizi Masada oldu, İsrail denince akla gelen onca şeyden bağımsız olarak.

Gezimizin ikinci gününde, Kudüs'teki otelimizden ayrıldık. Amacımız, Tel Aviv'e gitmeden önce Filistin'e geçmek,sonrasında da deniz seviyesinin 400 metre aşağısındaki, dünyanın tuz oranı en yüksek üçüncü gölü olan Lut Gölü'nü görmekti. Eski şehir yakınlarında bir taksiciyle anlaştık, bize Lut Gölü - Masada - Jericho şeklinde bir rota çizdi. Biraz pazarlıkla, biraz da ısrarla Bethlehem'i de ekledik ve yola çıktık.

İlk durağımız, Kudüs'e 10 km mesafedeki Bethlehem, Arapça ismiyle Beytüllahim idi. Burası Hz. İsa'nın doğduğu şehir olarak biliniyor, İsa'nın doğduğu kilise de bu şehirde olduğundan, oldukça turistik bir bölge olduğu söylenebilir. Vakit darlığından Beytüllahim'i detaylıca gezme fırsatımız olmadı, hızlı bir turla kiliseyi, şehrin ana meydanını ve meydana çıkan sokakları dolaştık. Beytüllahim, ayrı bir yazının konusu.



Beytüllahim'den çıkıp yola koyulduk, rotamızı güneye çevirdik. Güneye indikçe coğrafya değişmeye başladı. Batı Şeria toprakları'ndan İsrail'in güneyine doğru seyrederken, bir yanımızda Lut Gölü göründü, yol kenarında deniz seviyesinden gittikçe aşağı indiğimizi gösteren levhalar başladı. Artık Necef Çölü'nün ortasındaydık, etrafta yalnızca sıcağa dayanabilen palmiye ağaçları ve bize eşlik eden Lut Gölü vardı. Lut Gölü'nün karşı kıyısı Ürdün, iki ülke arasındaki sınır buradan geçiyor, yakınlığına şaşırıyoruz.



Yaklaşık bir buçuk saat sürenin ardından Masada'ya vardık. Bu noktada artık her şeyin kontrolüm dışında geliştiğini söyleyebilirim, Masada rotamızda yalnızca bir durakken, çölün ortasında aşmamız gereken bir dağ oluverdi. Ufak bir şaşkınlığın ardından kendimizi giriş ve tek yön (bu tek yön kısmı önemli) teleferik bileti alırken bulduk. Camdan dışarı baktığımda gördüğüm manzarayı unutacağımı hiç sanmıyorum, kocaman bir dağ, kupkuru, sapsarı... Uzaktan bakınca bir şeride ip gibi dizilmiş insanlar, daha çok karıncalara benziyorlar. Teleferiğe girmeden önce bir salona alınıyoruz, ufak bir film gösterimi var teleferikle çıkacağımız ve daha sonra yayan ineceğimiz dağ hakkında. Masada hakkında edineceğim ilk bilgiler oluyor bunlar.






Hikayeye göre Masada, Romalıların zulmünden kaçan Yahudilerin sığındığı bir tepe. Çıktığınızda buradaki kaleyi ve kalıntıları görüyorsunuz. 70 yılında Kudüs'ü ele geçiren Romalılar, güneye ilerliyorlar ve her şey böyle başlıyor. Üç senelik kuşatmada Yahudiler Romalılara direnmişler, ölünceye kadar savaşmaya ant içmişler. Masada'yı ele geçirmek için son bir hamle ile suni bir yamaç yaptıran Romalılar, buraya saldırmış ve günümüzde hala anlatılan olay gerçekleşmiştir. Yahudiler, toplu intihara karar vermiş ve aralarında 10 kişi seçerek onları bunun için görevlendirmiş. "Bırakın karılarımız kötü yola düşmeden bizden önce ölsünler, bırakın çocuklarımız ölsün, köleliğin acısını tatmadan... Onları öldürdükten sonra karşılıklı olarak birbirimizi öldürelim" diyerek toplu intihar gerçekleştirmişler. 960 kişinin öldüğü Masada'da, yalnızca 2 kadın ve 5 çocuk kurtuluyor, bu hikayeyi de tanıklar anlatıyor.



Kısa filmi izledikten sonra teleferiğe geçiyoruz. Burada belirtmekte fayda görüyorum, biz Kasım ayında gittiğimiz için mevsimsel olarak şanslıydık, fazla sıcağa maruz kalmadık. Rehberimiz, yazın burada havanın 50 dereceye kadar yaklaştığını söyledi. Uygun giyinmekte, mutlaka ama mutlaka spor ayakkabıyla gitmekte fayda var. Güneşten korunmak için şapka, gözlük şart. Elbette içme suyu da. Yükseklik korkunuz varsa hiç tavsiye etmem, ben seyahatimizin sürpriz durağı, bu yazının yıldızı Masada'yı bilsem büyük ihtimalle ya hiç girmezdim, ya da çift yön teleferik bileti alırdım. Teleferikler sağlam, o konuda rahat olabilirsiniz ancak yol son raddede oldukça dikleşiyor, aşağısı ise uçsuz bucaksız çöl, baya korkutucu. Sadece giriş ücreti verip teleferik kullanmadan dağa tırmanıp tekrar inebilirsiniz, ama tırmanan hiç görmedim. Teleferikle çıktıktan sonra tepede kale ve diğer kalıntıları görüyorsunuz, Yahudi direnişiyle gurur duyarcasına dalgalanan kocaman İsrail bayrağını, çölü ve uzaklarda Lut Gölü'nü. Manzara görülmeye değer. Yukarıda biraz soluklanıp, su şişelerimizi doldurduktan sonra inişe geçiyoruz, bizim -özellikle benim- direnişimiz de burada başlıyor.



Yaklaşık 600 metre uzunluğundaki dağdaki patika yoldan inmeye başlıyoruz. Benim korkudan dizlerim titriyor, aşağıya bakmamaya çalışıyorum. Arkadaşlarım ayakkabılarından şikayetçi, sanki düz yoldaymış gibi hızla giden Yahudi çocukları yavaşlatarak iniyoruz aşağı. İyi bir trekkingci iseniz muhteşem bir yol, fotoğrafçıysanız zor bulunan manzara. Ben kendim için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, dura dinlene indiğim yolda, bir an hiç bitmeyecek gibi hissediyorum, teleferiktekilere imrenerek bakıyorum. Biraz korkuluklardan, daha çok arkadaşlarımdan yardım alarak iniyorum. İnerken kaç grup tarafından sollandık, üzerimizde kaç teleferik sefer yaptı bilmiyorum. Bana yıllar gibi gelen bir sürenin ardından düzlüğe ulaştık. Artık rahattık, en azından kendi tarihimizde bir Masada trajedisi olmayacaktı.



Tüm zorluklarına, yaşadığım korkuya rağmen Masada benim için güzel bir deneyimdi. İsrail'in hiç bilmediğim bir yönüyle tanıştım,  Masada'dan çok şey öğrendim, en çok da direnmeyi. Teleferikle insem aynı derecede etkili olur muydu, emin değilim. Yahudi direnişinin sembolü olan Masada günümüzde de İsrail devleti açısından çok önemli. Bugün okul çağındaki tüm çocuklar Masada'yı ziyaret ediyor, askerler burada yemin ediyorlar. Sizin de yolunuz düşerse Masada'ya uğrayın, şerefleriyle ölmeyi tercih eden Yahudilere kulak verin derim.

"Masada bir daha düşmeyecek..."

Fotoğraflar: Aykut Güngör 

8 Eylül 2016 Perşembe

En Son

En son buraya ne zaman yazdım hatırlamıyorum bile. Aslında hiçbir yere yazmıyorum, bunu kendime neden yapıyorum ben de bilmiyorum. Geçenlerde Kafa dergisini karıştırırken, "En Son Kafası" gözüme çarptı, belki dedim arayı kapatırız, buraya not düşmüş olurum. Hala burayı okuyan var mı onu da bilmiyorum, kimse okumazsa ben bir gün gelir okurum. O yüzden yazıyorum. Çünkü neden yazmayayım?

En son okuduğum kitap: Bunu bile hatırlamakta zorlandım bir an. Agatha Christie okumuş olmalıyım, Ölüm Diken Üstünde kitabın adı.

En son neye çok güldüm: Snapchat'teki yüz değiştirmelere. Babamla bir tane yaptık, çok güldüm. Serap'a yolladım, bi daha güldüm.

En son kimi çok güldürdüm: Serap'ı güldürmüş olmalıyım. Yine efekt mevzusu.

En son nereye seyahat ettim: Ayvalık'a.

Beni en son mutlu eden şey: Postcrossing'de kartlarımın ulaşmasıyla aldığım bildirim mailleri. Ve tabi alanların teşekkür mesajları.

En son neyin hayalini kurdum: Hatırlamıyorum. Hayal kuramıyorum.

En son izlediğim film: Hababam Sınıfı Tatilde :) Yeni bir film izlemeyeli çok oldu.

En son ne satın aldım: Durum buğdaylı ekmek :/

En son neye çok şaşırdım: Artık hiçbir şeye şaşırmıyorum.

En son neye ağladım: Eski bir fotoğrafa. Fotoğraftan bana bakana. Onun zamansız gidişine, gidişinin üstünden o kadar zaman geçmesine, bi de üstüne hayatın hala devam etmesine ağladım.

En son gördüğüm rüya: Bunu da hatırlamıyorum. Çok zor uyuyorum, sonrasında derin uyuyorum, uyandığımda bir şey hatırlamıyorum.

En son kime çok kızdım: Ona çok kızdım. Hala da kızıyorum.

En son hangi küfürü ettim: Yapacağınız işi s.... (trafikte ettiğim 2 küfürden biri :/)

En son ne yalanı söyledim: "İyiyim."

En son neye çok pişman oldum: İki aydır kağıt kalemi elime almayışıma.

En son mırıldandığım şarkı: Love of my life, you hurt me...

***

Böyle işte. Buralardayım aslında ben. Sadece yazmıyorum.

12 Mayıs 2016 Perşembe

Meis Tavsiyeleri

Uzun bir aradan sonra, adasever, Yunanistan-sever, dolayısıyla Yunan-adaları-sever sokakkedisi Meis'te görüldü. Bitmek üzere olan Schengen vizesinin son günlerini değerlendirmek, erken tatil yapmak, Meis demişken Kaş'ı görmeyi de ihmal etmemek, bir Akdeniz havası almak gibi amaçlarla güneye indik. Bilmeyenler için Meis, diğer adıyla Kastellorizo ufacık bir ada, dolayısıyla internetten yaptığınız bir aramayla karşınıza benzer bilgiler çıkacaktır. Bu yüzden, kişisel tecrübelerime dayanarak, okuması kolay, pratik bilgiler içeren bir mini liste yaptım. Umarım hoşunuza gider.



Konaklayın: Ada ile Kaş arası feribotla 20 dakika sürüyor, günübirlik giden çok. Fakat benim tavsiyem, adada kalınması üzerine. Bir yerin akşamını görmeden, orayı görmüş sayılmayız, öyle değil mi? Günübirlikçilerin keşmekeşinin ardından, adadaki sakinliği tatmanızı öneririm.

Kalın: Konaklama demişken, bir otelde değil de, pansiyona çevrilmiş tipik ada evlerinde kalın. Suni otel konaklaması yerine, kısa süreliğine de olsa bir adalı gibi yaşayın.



Denize girin: Bu tahmin etmesi zor bir ihtimal değil elbette. Limandan bir sea taxi sorun, sizi St. George's Beach'e götürmesini söyleyin. Adanın dik, kayalık sahillerinin aksine, St. George's'ta şemsiye ve şezlong kiralayıp, yeme içme işini de halledebilirsiniz. Turkuaz denizin tadını çıkarın. (Not: St. George's Beach'i bir Yunanlı ile evli olan Kaş'lı genç bir Türk kızı işletiyor. Buradaki minik kilisede vaftiz törenleri ve hatta düğünler yapılıyor. Ada hakkında en doğru bilgileri, en güzel tavsiyeleri verecektir)

Görün: Hazır deniz taksiye binmişken, sizi Mavi Mağara'ya götürmelerini söyleyin. Hiç beklemediğiniz büyüklükte, enfes bir manzarayla karşılaşacaksınız. Evlilik tekliflerinin yapıldığı, kışın fokların yavruladığı, girişi biraz zor olabilen fakat asla pişman olmayacağınız bir yer bu mağara. Yalnız bunun için sabah saatlerini tercih edin, güneş mağaranın içinde en güzel ışık oyunlarını o saatlerde yapıyor.

Gidin: Adada pek çok restoran var, fakat biz Billy's Fish Tavern ve Athina Restorant'ı deneyebildik. Athina Restorant'ın sahibi Vagelis, sıcakkanlılığıyla gönlümüzü fethetti. Billy's ise aldığımız bir tavsiye sonucu uğradığımız bir yer oldu. Kışın adada açık olan tek restoran olmasının yanı sıra, yerel halkın gittiği yer olmasıyla denemekte karar kıldık.



Yiyin: Yemek tavsiyeleri, gezilerin olmazsa olmazı. Ada kayalıklardan oluştuğu için kaya barbunları şahane. Yine adaya özgü minik çıtır karideslerden denemelisiniz, bildiğiniz tüm karidesleri unutun, bunlar çekirdek gibi! :) Billy's'in yaprak sarmalarını atlamayın, şahane yapıyor.

İzleyin: Meis dendiğinde, 1991 yılında adada çekilen Mediterraneo filmini mutlaka duyarsınız. Ben sürpriz olmasın diye adaya gittikten sonra izledim. İyi ki de öyle yapmışım, tanıdık mekanların yıllar önceki halini görmek çok zevkliydi. Film de oldukça keyifli, adayı seven filmi de seviyor, kesin bilgi!

Tadını çıkarın: Yapılacak en önemli şey elbette bu. Günümüz eğlence anlayışının çok uzağında, sakinlik arayanlar için ada muhteşem bir seçim. İlk başta küçücük, 300 nüfuslu, Yunanistan anakarasına millerce uzakta bir adada kendinizi kapana kısılmış gibi hissedebilirsiniz ama sonra kendinizi adanın o yavaşlığına bırakıyorsunuz. Sabahları adanın tek -fakat çeşit çeşit ürünlerin olduğu- fırınından kahvaltılıklarınızı alın, öğleden sonra siesta vakti gelmeden serinliğin tadını çıkarın, insan nüfusundan fazla olan besili kedileri sevin, limanda frappénizi içerken denizden yaklaşan devasa caretta caretta'ları görüp şaşırın, turkuaz sularda yüzün, tanıdık tanımadık herkesle selamlaşın -çünkü bir süre sonra birbirinize aşina oluyorsunuz- ...

Burası beni kesmedi derseniz, karşısı Türkiye, gezecek çok yer var. Uçak (evet yanlış duymadınız minicik adada havaalanı var) veya feribot yoluyla Rodos'a da geçebilirsiniz. Yalnız uyarmadı demeyin, adanın sakinliğinden sonra Kaş bile metropol geliyor.

sokakkedisi, Akdeniz'de minik bir noktadan bildirdi.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...