24 Kasım 2010 Çarşamba

Freddie Mercury Anısına

Belki de çok önce yapmalıydım bunu, hep laf arasına bi yerlere sıkıştırdım Freddie'yi ama baştan sona onun hakkında yazmadım. Bu yazıyı yazmaya bugün karar vermem tesadüf değil tabi, Freddie bugün yaşasaydı 64 yaşında bir efsane olacaktı, ve her 24 kasım olduğu gibi, bu sene de aklımda o var, sesi yankılanıyor kulaklarımda, who wants to live forever diye.

Aslında benim için bu satırları yazmak, çoğu şeyden daha zor. Günlük yaşamda insanlara onları sevdiğimi her ne kadar belli etsem de, yazıya dökemiyorum. Bir şeyden nasıl da nefret ettiğimi sayfalarca yazabilirim, ama birini ne kadar sevdiğimi -tam anlamıyla- kelimelere dökemem. Bu yüzden de, hiçbir zaman anlatamayacağım, 13 yaşımdayken Freddie Mercury'nin yüzünü görmeden sesine aşık olduğumu, Derya'ya haftalarca geri vermediğim Greatest Hits cd'sini, babamın Pink Floyd dayatmalarına rağmen gözümün Queen'e kaymasını, ve bunun gibi bir çok olayı. Demek istediğim, Freddie öldüğünde ben sadece 3 yaşındaydım, hayatta olduğu dönemi hatırlayabilmem mümkün değil, ama onu bir arkadaşımmış gibi seviyorum ve yine hayatıma giren, çok sevdiğim insanlardan biri gibi tasvir edemiyorum sevgimi. Freddie yalnızca bir şarkıyla beni ağlatabilir, güldürebilir, mutlu edebilir, uyutabilir, umutlandırabilir veya sakinleştirebilir. Hayatta her zaman garip tesadüfler olduğuna inananlardanım, eğer öyle değilse bile, garip bir güç var karşıma Freddie'yi çıkaran, ağlamak üzereyken o an radyodan bir şarkısının başlaması, Malta'da kendimi yalnız hissederken Calypso tv'de I want to break free'nin klibinin çıkması, Safa gideli 3 gün olmamışken made in heaven'ı duymam gibi. Şimdi ne söylesem, ne yazsam saçmalık gelicek, boş sözler olduğunu düşündürecek ama... ne zaman desteğe ihtiyacım olsa, o beliriyor arka planda, hayatımın soundtrack'i gibi.

Demiştim ya bugün bu satırları yazıyor olmam tesadüf değil diye. Freddie gitti gideli bana her şey made in heaven. Bu yüzden de bugün itibari ile Freddie için bir şeyler yapmaya başlıyorum, belki bir blog, belki bir günce. Bazen bir video, bazen bir kayıt, bazen kendi çizimleri, bazen görmediğiniz bir çocukluk fotoğrafı. Elimden geldiğince, sahip olduğum Freddie arşivimi açacağım, hatta bu sayede geliştireceğim de. Tam da burada, aramızdan gidişinin 19 sene sonrasında.

7 Kasım 2010 Pazar

Kaybettim Kendimi Yine

Ezelden beri çok kötü bir yol tarif edicisiyim. Kendi evimi tarif edemediğim gibi, bana anlatılan yerleri bulmakta da bir o kadar beceriksizim. Hani derler ya "100 metre yürü, camiden sonra ilk sola sap, 20 metre sonra sağa dön ışıkları geç.." falan diye. Ben ne o 100 metreyi yürüdüğümü anlarım, ne o camiye dikkat ederim, ne de doğru yöne saparım. Üstüne üstlük inadına bi sürü ışıklardan geçerim, girişi kaçırırım, aksi yöne yürürüm. 18 yaşıma kadar küçük şehir kızı olduğumdan bu tür yol tariflerine pek ihtiyaç duymadım, Balıkesir'de tüm sokakların birleşip aynı caddeye çıktığını varsayarsak, detaylı yol tariflerine uymak zorunda da kalmadım. Yine de, her seferinde sizin ev nerde türevi sorulara "eeeööö şey" diye kitlenmeyi başardım.

Son dört senedir de, yol tarif edeceğim değil, tarife ihtiyacım olan bir şehirde yaşadığım için, daha büyük sıkıntılar baş gösterir oldu. Başta İstanbul benim için öğrenmek zorunda olduğum bir ders gibiydi, gözlerimi dört açıp onu izledim, nerde ne yapılır, nereye nasıl gidilir diye. Her şey yoluna girer gibi oldu, kendimi idare edebiliyordum, ve benim için bile denizi olan şehirde yön bulmak çok kolaydı. İlk zamanlarımda bile hatırlıyorum, Hasanpaşa'dan Kadıköy rıhtıma doğru aşağı sallanırdım, deniz ne taraftaysa orada olmam gerek diye. Daha sonraları, baktım sadece şehir hatları vapurları-belli başlı otobüsler-ve metroları bilmekle olmuyo, başka başka yerlere gitmem gerek dedim ve garip bi deli cesareti geldi bana. Ve o deli cesaretiyle birlikte, hayatımdaki kaybolma dönemlerim de başladı.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...