18 Şubat 2012 Cumartesi

Kurtarıcım Livaneli

Çocukluğumdan beri kitap okurum. Yani klişe olsun diye değil, gerçekten severim boş zamanlarımda okumayı. Bunda yalnız bir çocuk olmamın, veya okumayı erken sökmemin de etkisi vardır belki, bilemiyorum. Ama çok sevdiğim kulaklıklarıma sığınmadığım zamanlarda mutlaka kitaplara sığınırım.

Son beş altı senedir her ne kadar inişli çıkışlı bir okuma grafiği sergilesem de, kitapları her zaman çok sevdim. En az okumayı sevdiğim kadar. Okumasam bile belirli aralıklarla kitap alırım, bu beni rahatlatır. Okuma isteğinin ne zaman geleceğini bilemem, ruh halimin nasıl bir kitap isteyeceğini de öyle. O yüzden kitapçılar gezerim, kitaplar alırım sık sık. "Bir bakıp çıkacaktım" deyip elim kolum dolu çıkmışlığım da vardır kitapçıdan, aradığımı bulamayıp elim boş döndüğüm de. Ama kitapçıları severim, kitap kokusu olan her yeri sevdiğim gibi. En lüks kitapçılardan, en tozlu sahaflara kadar severim.

Fakat bazen, ne okuyacağımı bilemem. Canım okumak ister ama, dikkatim dağınık olur, konsantre olamam, kafamı dağıtmak istiyorsam ağır kitaplar okuyamam, ve maalesef yarım bıraktığım da olur. Yazı yazarken nasıl kilitleniyorsam, okumada da böyle kilitlenmeler yaşarım zaman zaman. Kendimi biraz zorlayıp okuyabileceğimi bilsem bile, yapamam. Böyle durumlarda üstüne gitmekse amacım, izlediğim iki yol vardır; birincisi sevdiğim kitapları tekrar okumak. Tanıdık cümlelerin arasında olmak mutlu eder beni, okurken kafam dağılsa, hayallere dalsam bile bir şey kaçırmadığımı bilmek güven verir bana. O tanıdıklığın verdiği güven hissiyle sayfalar uçar gider. Böylece hamlamamış olurum. İzlediğim ikinci yol ise, sevdiğim ve kalemine güvendiğim yazarların -varsa- okumadığım kitaplarını okumak. Beni sıkmayacağını, olay örgüsünün içine alacağını, akıcılığına kendimi kaptıracağımı bildiğim yazarların kitaplarına koşarım böyle durumlarda. Başta biraz zorlansam da, bilirim ki er ya da geç girerim kitabın içine. Geriye ne dikkat dağınıklığı kalır, ne can sıkıntısı.

Zülfü Livaneli, böyle durumlarda koşarak gittiğim ilk yazarlardan biri. Okuyacak bir şeyim olmadığında, veya bir kitaba verecek dikkatim olmadığında bile, Livaneli'ye verecek bir parça enerjim mutlaka vardır. Hani derler ya en sevdiğin yemek için midende mutlaka bir yer vardır, tok olsan bile diye. Livaneli de öyle benim için. En verimsiz zamanlarımda bile, Livaneli'nin cümleleri su olur akar. Belki de bu yüzdendir, müziğinden çok kitaplarını sevişim.

Bu satırları yazışımın nedeni de yine böyle darmadağın bir zamanda, başka hiçbir şey okuyamazken bir Livaneli kitabı bitirmiş olmamdır. Leyla'nın Evi hakkında fazla söylenecek söz yok. Livaneli'yi artık tanıyor ve anlıyorum, verdiği mesajları elimden geldiğince almaya çalışıyorum. Mutluluk, Son Ada, Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm, ve Serenad okumuş olduğum kitaplarından bazıları. Eğer keyifle okuyacak, kendinizi kaptıracak sıcacık kitaplar arıyorsanız, ve henüz Livaneli'yi hiç okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Kendisi hem uykusuz gecelerimin, hem de dağınık dikkatimin kurtarıcısıdır.

Son olarak, kapanışı Serenad'ın fragmanı ile yapıyorum. Öyle sanıyorum ki kitap fragmanlarını bir tek Doğan Kitap yapıyor, her ne kadar Doğan Kitap'ın popülist tavrını sevmesem de, fragmanlarını başarılı buluyorum.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Miskin Cumartesi Yazısı

Bizim evde en keyifli gün Cumartesi oluyor, neden bilmiyorum. Hafta içi koşturmacası olmadığından, pazar gününün kendine has rehavetine de kapılmadığımızdan, Cumartesileri güne güzel başlıyoruz. Şu aralar annem kahvaltı saatindeki radyo programını sevmediğinden, televizyona yöneliyor ve bilmem kaçıncı geleneksel kanal kavgasına başlıyoruz. Ev adeta üçe bölünüyor bu esnada; annem magazin programı açmak istiyor, babam belgesel kanalı diye diretiyor (pazar günü western'e dönüyor, o ayrı) bense Yeşilçam filmi buluyorum hemen. Hal böyle olunca anlaşmazlık çıkıyor, gündüzleri televizyonla yapamıyoruz biz.

Fakat son birkaç aydır, televizyon cahili bir insan olarak, evin bütün fertlerini bir araya getirecek müthiş bir keşif yaptım; Gezi programları! Kış mevsiminin vermiş olduğu rehavet ile, hepimiz oturduğumuz yerlere gömülüyor ve programa dalıyoruz, savaş bitiyor. Babam zaten Nat Geo hastası, ben geziye dair ne varsa okumaya izlemeye bayılıyorum, anneminse ilgisini çekecek bir şey mutlaka oluyor programda. Hafta sonu gündüz kuşağı hafta içinden farklı olduğundan, kanallar genellikle gezi programlarını cumartesi-pazar öğleden sonralarına saklıyorlar. Erken uyandıysam Tv8'deki Gülhan'ın Galaksi Rehberi ile başlıyorum güne, sonra Kanal Türk'e geçiyorum, Özlem Tunca ile Dünyayı Geziyorum başlıyor. Bir de Samanyolu tv'de Ayna Programı var ama o akşam saatinde olduğu için çok denk gelmiyorum.

Dedim ya, kış gelince uyuşuyoruz biz. Yani normalde de çok hareketli, oradan oraya koşturan bir insan olmadım hiçbir zaman, ama kış gelince ayrı bir rehavet çöküyor üstüme. Soğuk havayı protesto edercesine evden mümkün olduğunca çıkmamaya çalışıyorum. Pek sağlıklı bir davranış değil biliyorum, pazar rehavetiyle birleşince çok kasvetli olabiliyor, ancak yeni başlayan hafta sonuyla birlikte Cumartesi'ye çok yakışıyor soğuk havada evde miskinlik yapmak. 7'den 77'ye ile büyüdüğümden, bilinç altıma yer ettiğinden midir bilinmez, en çok kahvaltı masasında keyifle izliyorum gezi programlarını. Sonra, gelsin tembellik.

Bir de sallanan koltuğumda kitap okuma seanslarım var ki, o ayrı bir seremoni, ayrı bir yazının konusu. Sizin nasıl geçiyor Cumartesi'niz?

Herkese iyi hafta sonları diliyorum! :)

7 Şubat 2012 Salı

Radyolarla Zaman Tüneli

Daha önce de söylediğim gibi, ben fonda müzik olmadan duramayanlardanım. Özellikle de yalnızsam, sessizliği susturmak için televizyona değil ama, mutlaka radyoya koşarım. Bundan daha önce de biraz bahsetmiştim. Fon müziklerim, dinlediğim şekiller açısından ikiye ayrılır; kendi playlistlerim ve favori radyolarım. Her ne kadar playlist hazırlamak için çok özen ve çaba göstersem de, bazen o playlistte modumu bulamam. Kendi müziklerimle kavga etmeye başlarım, kararsız kalırım. Next'e basmaktan helak olunca da, radyolarımdan biri yetişir imdadıma, sakinleşirim. İşte size en sık dinlediğim radyolar ve mazide kalanların küçük bir listesi:

Alem fm: Alem fm bizim evin ve vasıtaların resmi radyosu. Evde akşam haberlerine kadar televizyon izlenmediğinden, gündüzleri mutfakta daima radyo açıktır, mutfakta hatta evde olmasak bile. Evdeki ses Alem fm'dir, yolda çektiği müddetçe arabada da mutlaka Alem fm dinlenir. Hem programlarının kalitesi açısından, hem de farklı müzik zevklerine sahip hane halkına bulunmuş en orta yol olan müzikleri açısından en iyi seçimdir. Son birkaç yılda gelişen teknolojiyle körfez civarında da Ayvalık ve/veya İzmir'den sinyal almasından ötürü, Alem fm bize yazları da -özellikle yolda- eşlik etmektedir, bundan ailecek memnunuz. Favori programım ise kesinlikle Nihat ile Sivri Sinek, buradan selam ederim.

Joy fm: Oldies sevgimden ötürü sıkça dinlediğim radyolardan biri. Alem fm dışındaki bütün radyoları internetten dinlediğimden, Joy fm frekansı Winamp playlist'imde bir şarkıymış gibi bulunmakta. Playlist'imle ilişkimiz açmaza girdiğinde, canım sakin, huzurlu ve nostaljik bir şeyler dinlemek istediğinde tercihim Joy fm oluyor. Yurtta kaldığım zamanlarda, genellikle geceyi sabaha bağladığımda, paper yazdığımızda insanı yormayan soundu ile Joy fm hep kurtarıcımız oldu. Geveze olmayan edepli dj'leri ve mümkün olduğunca az reklamları ile kendisini seviyorum. Onun kardeşi Joy tv'yi de severdim zaten.

Radyo Eksen: Joy fm ve Eksen, ikisi de çocuklarım gibi. Oldies değil ama, alternatif dinlemek istediğim zamanlarda imdadıma Eksen yetişiyor. Yine internet radyosu olarak bir tık kadar yakınımda. Tarz olarak Joy fm'e benzetiyorum, dj'lerin hiçbiri kulak tırmalamıyor, reklamları da öyle. Her zaman huzurlu ve keyifli. Hep çalsın, hiç susmasın.

Sourberry: İki seneyi aşkındır sözlükteyim, çok ayıp ama bu yeni keşfim! Geç buldum çabuk kaybetmek istemiyorum. Varlığından haberdar olmama rağmen nedense uğramıyordum, son birkaç aydır dinliyorum. Çok keyifli programların olmasının yanı sıra, o an dinleyip de beğendiğin bir şarkıyı hatırlatma özelliği ile kalbimi fetheden Ekşi Sözlük radyosudur kendisi. Aynı zamanda web sayfasına bulunan küçük chat kutucuğuyla (shoutberry!) istek yapabilir, tanıdığınız yazarlarla iki çift laf edebiliyorsunuz. Sourberry'e girip zaman zaman havadan sudan laflamak iyi gelebiliyor. Sözlük yazarı değilseniz de ziyaretçi olarak sourberry dinleyebilirsiniz, sosyal medya hesaplarınızla oturum açmanız da mümkün. (http://www.sourberry.org/)

1 Şubat 2012 Çarşamba

~ Unutamadım



Bugünün, ve tüm 1 Şubatların şarkısı.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...