30 Haziran 2012 Cumartesi

30.Gün: Sonsöz

Haziran ayı bitimiyle, Challenge'ımın sonuna geldik. Üzerimde Challenge'ı bitirmenin haklı gururu var. 30 günlük Haziran ayında 30 yazı her sabah aynı saatte yayına girdi. Kiminiz okudunuz, kiminiz yarısında çıktınız. Sizi bilmem ama, ben çok keyif aldım. Hem benim için pratik oldu, hem de blogun pası silindi.

Sonsöz deyişime de aldırmayın, Challenge'a bir sonsöz yapmak istedim. Bir yere gittiğim yok, uzun uzun yazmasam bile -malum, yaz tribi- takipte olacağım. Okumaktan çok keyif aldığım bloggerlar ve her gün merakla göz gezdirdiğim Blogger İstatistikler'i var.

Peki bana bir iyilik yapar mısınız? Olumlu olumsuz eleştirileri, ve en çok hangi günün yazısını beğendiğinizi yorum olarak bekliyorum. Yazmazsanız da dert değil, zira yine yazacağım. Kafamda yeni fikirler var ve hayata geçirmek için uygun zamanı bekliyorum. Ne de olsa, Show must go on, öyle değil mi?

Temmuz ayında Haziran kadar hareketli olmayabilir, ve biraz sessiz olabilir buralar, ama yine de irtibatta kalalım :) Her şey planlı gitmiyor blogda, bir gece ansızın gelebilirim!

Hadi yazın, keyifle okuyacağım çünkü.

29 Haziran 2012 Cuma

29.Gün: En Sevdiğim Yemek Restoranı

                                                              kaynak: www.baynihat.com.tr

Bugün en sevdiğim yemek restoranları arasında, bizim buraları bilenler için klişe, bilmeyenler içinse gelmelerine değecek bir yerden bahsedeceğim; Bay Nihat Cunda. Ayvalık'ın şipşirin Alibey (Cunda) Adası'nın en bilindik, aynı zamanda en lüks balık lokantasıdır Bay Nihat. Ancak aklınıza sadece balık (papalina!) gelmesin, en güzel Ayvalık mezelerini bulabileceğiniz Cunda adasında, Bay Nihat'tan iyisini düşünemiyorum. Sahil şeridindeki restoranı ve bol kedileriyle Bay Nihat, nispeten pahalı da olsa, hizmeti için değdiğini söyleyebilirim. Ahtapot salatası, kabak çiçeği dolması, deniz börülcesi ve közlenmiş patlıcan salatasını yemeden gelmeyin sakın! Rakıyı söylemiyorum bile.

Üstüne bir de Taş Kahve'de damla sakızlı kahvenizi için. Normalde içtiğiniz damla sakızlı kahvelerden farklı olduğunu göreceksiniz.

Buradan sitelerine göz atabilirsiniz.

28 Haziran 2012 Perşembe

28.Gün: Benim İçin Çok Değerli Olan Bir Eşya


Tanıştırayım, büyükbabamın fotoğraf makinesi. Gazi Eğitim'de öğrenci olduğu yıllarda harçlığını çıkarmak için kullandığı, annemin ve teyzelerimin bütün çocukluk hallerini fotoğrafladığı makine. Söyleyecek çok şey var aslında, ama nereden  başlayacağımı ve makinenin bana hissettirdiklerini nasıl anlatacağımı bilmiyorum. İlk öğretmenim -anneannemle birlikte tabi-, ve çocukluğumun büyük kısmını yanında geçirdiğim büyükbabamın en büyük hatıralarından biri bu makine. Benim için çok değerli olan bir eşya sorulduğunda, başka bir şey düşünemedim. Makinenin sahibi de, taşıdığı anlam da benim için çok önemli çünkü.

27 Haziran 2012 Çarşamba

27.Gün: El Yazım

26 Haziran 2012 Salı

26.Gün: En Sevdiğim Beş TV / Dizi Karakteri

Bu gerçekten zorlandığım bir liste oldu, çünkü dizi izleyen bir insan değilim, izlediklerim sınırlı ve aşağıda göreceğiniz gibi daha çok eski dizi karakterlerini paylaşacağım. Bir de şunu fark ettim, genelde karakterleri değil de dizinin bütününü seviyormuşum. Ancak sevdiklerim yok mu, tabii ki var, ve iyi ki bu liste beş kişiden oluşuyor, daha fazlasını yapamazdım çünkü :)

Sıdıka

İşte en sevdiğim karakterlerden biri! Çok bilmiş, hazırcevap halleriyle Sıdıka'yı sevmemek mümkün değil. Fotoğrafta abisi Samim'le kavga ederken olsa gerek, dizinin en komik sahneleri Sıdıka-Samim atışmaları bana göre, anne kız kapışmalarından sonra tabi :)

Çılgın Bediş

Bediş de çocukken en sevdiğim karakterlerden biriydi. Sırf onun yüzünden Bediş'inki gibi bir lise hayatım olacağını, motosiklete binip ateş yakıp etrafında çılgınca dans edeceğimi sanırdım. Sonra ne lise istediğim gibi geçti, ne motosiklete bindim, üstüne bi' de dans ederken dizimi sakatladım. Neyse, konumuz bu değildi. Sizce de burada Bediş, tam da hayal kurmaya beş kala ifadesini takınmamış mı?

Çemberimde Gül Oya

İnanın Çemberimde Gül Oya'da en sevdiğim karakteri bulmak için çok düşündüm, ancak dizide her karakter o kadar güzel oluşturulmuştu ki, bir türlü karar veremedim. Yurdanur dedim, Canan Cansev eksik kaldı. Suna Abla dedim, Yurdanur'un annesi Sema Hanım'ı ve Işıl Yücesoy'un müthiş oyunculuğunu hatırladım, Gazi Dede olsun istedim, Ercan'sız dede hiç olmadı. O yüzden, bir istisna olarak bu dizide karakter belirtemeyeceğim, çünkü sevdiğim karakterlerin bütünü bu dizide.

Chuck Bass


Sanıyorum söyleyebileceğim en güncel dizi karakteri Chuck Bass. Gossip Girl'ün -sözde- kötü çocuğu Chuck, izlemekten en çok keyif aldığım karakter. Kendine has Chuck Bass duruşu, kısık sesle ve ağır ağır konuşması, bazen zampara ama hep Blair'a aşık halleriyle bence dizinin en iyi karakteri. Fazla söze gerek yok, o bir Chuck Bass.

Stewie Griffin

Ve işte Stewie Griffin, dünyanın en ruh hastası çizgi film karakteri! Her zaman sinirli halleriyle beni kahkahaya boğan en minik aktivist, suikast planlayıcısı. Gönül isterdi ki yanında elinde Martini'si ile Brian da olsun, ancak Stewie, yalnızken bile başlı başına bir karakter. Fotoğraf; kendisine brokoli yedirmeye çalışan annesini tehdit ederken.

Bu da bonus olsun;

L / Ryuzaki 

Captain Tsubasa, Pokemon, Şeker Kız Candy gibi çizgi filmleri saymazsak, izlediğim tek anime olan Death Note'taki L, diğer bir deyişle Ryuzaki,  en sevdiğim karakterlerden biriydi. Her daim kambur oturuşu, sürekli tıkınır halleri ve muhteşem zekasıyla, çok iyi bir anime izleyicisi olmasam da, gördüğüm en iyi anime karakterlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Anime izlemek istiyorsanız Death Note'tan başlayabilirsiniz, mevcut pek çok diziden daha sürükleyici ve iyi kurgulanmıştır.

Biraz garip bir kombinasyon oldu ama, benim favori karakterlerim bunlar. Her birini defalarca, sıkılmadan izleyebilirim.

25 Haziran 2012 Pazartesi

25.Gün: En Sevdiğim Fast Food


Fast food'u kim sevmez!  Kaldı ki, küreselleşme ve franchising sayesinde, her yerde fast food restoranlarıyla karşılaşmak mümkün. Hal böyle olunca, seçenekler artıyor, ve pek çok firma pazarlarını genişletmeye, yeni ülkelere yayılmaya devam ediyor. Sonra gelsin kilolar :) Ben kendi adıma uzak durmaya çalışıyorum fakat her ne kadar uğraşsam da, zaman zaman bünye pes ediyor ve biraz sağlıksız beslenmek istiyor. Hamburgerden soğan halkasına, patates kızartmasından nuget'lara kadar bütün fast food ürünlerini sevsem de, bir markaya karşı ekstra sevgim mevcut; Kentucky Fried Chicken! Bir tavuksever olarak KFC'den uzak durmam imkansız elbette, acılı çıtır tavukları sevmemek ne mümkün. Favorim ise hot wings, yani acılı kanatlar. Bir de barbekü sos varsa yanına, benim için yeter de artar bile. İyi ki bu post'u tok karna yazıyorum, yoksa koşarak KFC'ye gitmiştim bile! =)


24 Haziran 2012 Pazar

24.Gün: Sevdiğim Bir Kitaptan Alıntı

Kitaplardan bahsederken şiirden hiç bahsetmediğimi fark ettim. Sıkı bir şiir okuyucusu olmasam da, zaman zaman şiir okuduğum da olur. Aklımda bambaşka bir alıntı vardı ancak, daha önce bahsettiğim bir kitaptı, o yüzden bugün şiirde karar kıldım. Hem de Şair Orhan Veli'nin kendi el yazısından :)

23 Haziran 2012 Cumartesi

23.Gün: Bir Mektup

Sevgili challenge'ım bugün için bir mektup yazmamı istiyor, kime olduğunu ise söylemiyor ve seçimi bana bırakıyor. Ben de düşündüm, ve bu mektubu sana yazmaya karar verdim sevgili okur. Evet, sana.

Sevgili Okur,


Bugün bu mektubu, en içten duygularımla, ve hiç plan yapmaksızın sana yazıyorum. Seni tanıyor olabilirim, tanımıyor da olabilirim. Blogu düzenli okuyan biri de olabilirsin, geçerken uğrayıp bir arkadaşa bakıp çıkacak biri de olabilirsin, bilemiyorum. Ama bu satırları okuyorsan, bu mektup senin için. 


Takip ediyor musun bilmiyorum ama, bu ayın başından beri bir challenge yazıyorum, yani her gün bir yazı giriyorum bloga. 23.günde şansına, senin için bir mektup geldi. Artık okur musun, yarısında çıkar mısın bilmem. Ama ben yazıyorum. Sadece 23 gündür yaptığım gibi değil, 2009 Şubatından beri buraya yazdığım, hatta 10 yaşımdan beri yaptığım gibi. Yani aslına bakarsan, senin okuman önemli ama, teoride o kadar değil. Geri dönüş yapsan, bir yorum bıraksan elbette memnun olurum, ama bunu yapmasan şevkim kırılmaz, yani yazmayı bırakmam. Kendim için yazıyorum çünkü. Geriye dönüp bu yazıları okuduğumda, "Ayy, ne lanet bi insanmışım, ne de kötü yazmışım o zamanlar" diyebilmek için. Fakat bu sandığın gibi kötü bir şey değil. Bu benim ilerleme kaydettiğime işaret. Yani, 5 yıl önceki yazdıklarımı okuyup okuyup beğenmem benim için tehlikeli. Senin içinse hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu biliyoruz. Ama insan, hiçbir zaman ben oldum dememeli sevgili okur. Sen diyor musun? İşte bu kötü, eğer diyorsan. Bence mütevazı olmak gerek. Bırak, başkaları seni övsün, sen kendini övme.


Nereden nerelere geldik görüyor musun sevgili okur? Hep "sevgili okur" hitap tarzına özenmiştim, fakat hiç kullanmıyordum. Onun da kendini beğenmişlik olarak algılanabileceği için. Zaten ben -henüz- bir yazar değilim, o yüzden de kendimde böyle hitap etme hakkı görmüyorum. Blog yazıyorum, evet, ama yazarım diyemem. Burada deneme yanılma yoluyla bir şeyler yapıyorum işte. Eskisine göre kıyaslama yapabilmemi, ve daha çok insanla paylaşabilmemi sağlıyor. 


İşte böyle sevgili okur. Seninle alçak gönüllülük, mütevazilik ve blog yazarlığı üzerine ufak bir sohbet ettik. Ben buralardayım, ayda birkaç kere yazıyorum. Gevezelik etmek istersen, artık beni nerede bulacağını biliyorsun.


Sevgiler,


sokakkedisi

22 Haziran 2012 Cuma

22.Gün: En Sevdiğim Üç Renk

Challenge'ımızın 22.gününde en sevdiğim 3 renk var. Sizi bekletmeden hemen konuya giriyorum ve en sevdiğim renkten başlıyorum :)

Yeşil

Yeşil benim, sebebini bilmediğim bir şekilde, çocukluğumdan beri en sevdiğim renktir. Koyu yeşil kuruboyayı yanımdan ayırmadığım, hatırladığım ilk çocukluk anlarımdan biridir. Yeşile olan sevgim hala devam eder, bana ait olan pek çok şeyin yeşil olduğunu görebilirsiniz örneğin; özellikle kalemlerde, takılarda ve çantalarda ilk tercihim, her zaman sorgusuz sualsiz yeşildir.

Turkuaz

En güzel denizlerin rengi turkuaz, yeşilden sonra sevdiğim ikinci renk. Turkuaz sevgimi de Ege'nin sularından almış olabilirim. Camgöbeği mavi değil, ama yeşil de değil, arada bi' yerde, ve en sevdiğim tonuyla turkuaz karşınızda.

Bordo

Üçüncü renkte biraz muallakta kalsam da, daha sonra cevabı bulmam zor olmadı; bordo! Kırmızının koyusu, vişnenin çürüğü, şarap rengi halleriyle gönlümde taht kuran bir diğer renktir bordo. Siyaha, giysilere ve ojelere çok yakıştığı için favorilerim arasında yerini korumaktadır.

Bugün de böyle geçti, rengarenk! =)

21 Haziran 2012 Perşembe

21.Gün: En Sevdiğim Mevsim

Bunun cevabını hepiniz olmasa da, bir kısmınız biliyorsunuz, biliyorum :) Sadece burada değil, normalde de sürekli yinelediğim bir şey çünkü, ben bir yaz çocuğuyum! Ancak biraz saplantılı bir mevsim aşkı benimkisi, yani biraz fanatiğim yaz konusunda.

Yaz benim kutsal mevsimim, Haziran-Temmuz-Ağustos da mübarek aylarım. Hep yaz olsa, sesimi çıkarmam. Yani "Türkiye'de dört mevsim yaşanmaktadır; ilkbahar, yaz, sonbahar, kış" güzel bir açıklama değildir benim için. Sonbahar'la aram fena sayılmaz, ilkbahar eh, fakat kış en büyük düşmanımdır. Şimdi konumuz en sevdiğim mevsim olduğu için kış konusuna girmiyorum, yoksa burası nahoş cümlelerle dolup taşar, nefret suçu bile işlerim.

Yaz sıcak, yaz güzel. Yazı seviyorum, çünkü pek çok nedenim var. Deniziyle, güneşiyle, körfeziyle, akşamüstü birasıyla, midye dolmasıyla, kavun rakısıyla, karpuz ekmek peyniriyle, parmak arası terliğiyle, Çanakkale domatesiyle, tatiliyle, açık hava konserleriyle, şargozuyla, festivalleriyle, sahilde sabahlamalarla ve daha birçok şeyle birlikte yaz en sevdiğim mevsim. Belki bunda çocukluğumdan beri yazları sahilde geçirişimin, en güzel zamanlarımı yazın yaşayışımın da etkisi vardır. Üstüne bir de, normalden fazla (!) üşüyen bir insan oluşum, ve bundan nefret edişim eklenince...

Yazdan güzel mevsim yoktur! Nokta.

20 Haziran 2012 Çarşamba

20.Gün: Gittiğim Konserler

Challenge'ın 20.gününden herkese merhaba! Bugünün konusu gittiğim konserler. Ancak takdir edersiniz ki gittiğim bütün konserleri yazmam imkansız. O yüzden şöyle bir kısıtlamaya gittim, ve arşivimde afişlerini bulundurduğum konserleri sizinle paylaşıyorum.






Ve birkaç konserden kareler;






19 Haziran 2012 Salı

19.Gün: Yaşadığım Yerler

Bugün sırada yaşadığım şehirlerin bir listesi var. Ayrıntıya girmeden, alt başlıklar ve fotoğraflarla hepsinin sıralamasını yapacağım.

Balıkesir


Altınoluk


Burhaniye / Pelitköy İçmeler


İstanbul & Şile



St.Julians / Malta



Çanakkale / Biga







18 Haziran 2012 Pazartesi

18.Gün: Müptelası Olduğum Bir TV Programı



Daha önce de defalarca söylememe rağmen yineliyorum, TV bağımlısı değilim. 18.Günün konusu müptelası olduğum bir TV programıydı, zaten müptelası olmadığım bir şey için televizyon açmadığımı hesaba katarsak, geriye bir tek Behzat Ç. kalıyor. Ona olan sevgimi de eski yazılardan biliyorsunuz zaten :) Bu kadar iyi bir uyarlama olmasaydı, Behzat Ç.'yi aynı ölçüde sevebilir miydim, emin değilim.

17 Haziran 2012 Pazar

17.Gün: Yaşlandığımda Nasıl Olmak İstiyorum?

Bugünün sorusu "What do you want to be when you get older?"dı. Ancak ben "Yaşlandığında nasıl olmak istiyorsun?" diye tercüme ettim soruyu. "Büyüyünce ne olacaksın bakiim?" yaşını çoktan geçtiğime göre, soruyu işime geldiği gibi anlamaya karar verdim, ve işime geldiği gibi cevaplayacağım :)

Aslında çoğu zaman, gelecekle ilgili planlarımı, düşüncelerimi anlatmak söz konusu olduğunda ketum bir insanım ben. Ama bunun nedeni müthiş ağzı sıkılığım değil, tamamen batıl inançlarımla ilgili. Eğer gerçekten istediğim, ve gerçekleşmeme ihtimali yüksek bir şey varsa hayalimde, gerçekleşene kadar söylemem onu. Söylersem büyüsü kaçıp gerçekleşmeyecekmiş gibi gelir. Tamam, bazen dayanamayıp en yakınlarıma söylediğim olur ama, genel olarak susmayı tercih ederim.

Ama şimdi, madem müthiş (!) kariyer planlarımdan bahsetmiyoruz, o halde hafif abartarak yaşlılık hayallerimi anlatabilirim. Of, ne çok konuştum bugün. Zaten iş yazmaya gelince önünü alamıyorum da, iki fotoğraf, video koymaya üşeniyorum. Ben olsam okumazdım kendimi. Çünkü en çok görselliğin ağırlıkta olduğu blogları seviyorum. Neyse.

Hayalimde çok da marjinal bir emeklilik hayatı yok aslında. O yaşıma gelene kadar -sahi, yaş olarak neyden bahsediyorduk- istediğim birkaç ülkeyi gezmiş olmayı planlıyorum, yıllarca çalışmış olmaktan hafif yorgun olayım, ama kesinlikle bezgin değil, ve hala dizlerim tutsun istiyorum :) Yakını hala kusursuz görebiliyor olayım, hem miyop hem hipermetrop bir hayat zor. Yakını görebileyim ki sabahları miskin miskin gazetemi okuyayım. Tabi ki sahil kasabasında olmalıyım, bu yaşta bile büyük şehirde nevrimin döndüğü oluyor, o zaman duramam ki şehirde. Sonra, erkenden uyanan huzursuz yaşlılardan olmayayım, günde 10 saat uyuyayım. Ki bu benim en büyük hayalimdir, yaşlıyken uyku nasıl tutmaz hiç anlamam. Kafa dengi birkaç arkadaşım olmalı elbette, yaşlılık yalnız çekilmez. O yaşa kadar bataktan sıkılırım, konkene geçiş yapmış olurum diye tahmin ediyorum. Reçel değil ama turşu kurabilirim belki, veya kendi zeytinimi yapabilirim. Çoluk çocuk torun sahibi olur muyum bilmiyorum ama, evde kedi beslediğim yetmediği gibi, sokaktaki kedileri besleyip komşularla kavga çıkarma ritüeline devam ederim ben. İnsan yedisinde neyse, yetmişinde de aynı sonuçta.

Sonra hafif bir lodos essin, denizden iyot kokusu gelsin. Kemiklerim ısınsın güneşte. Yaşlanınca mütevazı oluyor insan.

16 Haziran 2012 Cumartesi

16.Gün: Sahip Olmak İstediğim Bir Hayvan

Bugün biraz hayalperest olacağım ve asla evcilleştiremeyeceğim bir hayvanı, sahip olmak istediğim bir hayvan olarak anlatacağım :) Bahsedeceğim beyaz kedicikler, biraz irice olmakla birlikte, pigmentasyon açısından genetik bir bozukluk sebebiyle beyaz renk doğan kaplanlar. Bir çeşit albino da diyebiliriz. Genellikle siyah çizgileri oluyor fakat, bembeyaz oldukları takdirde Kar Kaplanı da denebiliyor-muş. Ve maalesef bu kaplancıklar doğal koşullarda yaşayamıyorlar, çünkü bu renkleriyle kamufle olmaları mümkün değil.

Ama sizce de çok güzel değiller mi, fena mı olurdu yani, "gel pisi pisi" desem, böyle bi tanesi koşarak bana gelse? =)

15 Haziran 2012 Cuma

15.Gün: Lise Yıllarını Hatırlatan Bir Şarkı


Bana lise yıllarımı hatırlatan, dinlediğimde kendimi o günlerdeki gibi hissettiren çok fazla şarkı var aslında. O yüzden ilk başta hangisini koyacağımı bilemedim. Ancak sonra aklıma Nirvana'nın Unplugged in New York albümü geldi, o yıllarda en çok dinlediğim albümlerdendi. All Apologies'ı ne zaman dinlesem, aylardan Mayıs, günlerden cumartesi gibi hissederim. Güzel bir akşamüstünde, elimde biram, terasta oturuşum gelir aklıma. Böyle günlerde bana en çok eşlik eden parçalardan biri de buydu. Neden albümdeki diğer şarkılar değil de All Apologies derseniz, özel bir sebebi yok. Ama eski bir parfümü kokladığımda nasıl geçmişe gidiyorsam, bu şarkı da aynı şeyleri hissettiriyor bana.

14 Haziran 2012 Perşembe

14.Gün: Özlediğim Bir Şey



Fotoğrafta yemekler biraz yağmalanmış çıkmış olabilir, fakat hiçbir zaman masa doluyken fotoğrafını çekemediğimiz, direk abandığımız kahvaltı sofralarından biri bu. Şile İkinci Bahar'dan bir kare ile karşınızdayım, Cem'in fotoğraf makinesinden çekildi ancak fotoğrafı çeken kim onu hatırlamıyorum :) Üniversite boyunca kahvaltılarına doyamadığımız, haftasonları neredeyse bütün öğleden sonralarımızı tükettiğimiz, zaman zaman kahvaltı sofrasında güneşi batırıp akabinde akşam yemeğiyle devam ettiğimiz İkinci Bahar'da, bu fotoğrafta 1 Ocak 2010 sabahında kahvaltı soframızdan arta kalanları görüyorsunuz. Söz konusu özlediğim bir şey olunca, Şile'de olmayı çok özlediğimi fark ettim, en keyifli anlardan biri olarak da kalabalık kahvaltı sofralarından daha uygun bir şey düşünemedim.

Eğer yolunuz düşerse, benim yerime de menemen ve paçanga böreği yiyin!

13 Haziran 2012 Çarşamba

13.Gün: Üç İtiraf

Geldik mi 13.güne! Bugün huzurlarınızda üç adet itirafta bulunacağım; bakalım neler var.

- Halihazırda, en hoşlanmadığım fakat karşımdakine ayıp olmasın diye söyleyemediğim; dolmakalemlerimin çok kıymetli olması. Haberli veya habersiz kalemim alındığında, bir şey yazdıklarında içim gidiyor, ama söyleyemiyorum! Zira alışkanlığı olmayanlar yazarken dolmakalemi diğer kalemler gibi bastırabilir, bu da kalemin ucunu bozabilir. Her ne kadar Lamy'lerin ucu değişebiliyor olsa da, dolmakalemin kişisel olması gerektiği kanaatindeyim.

- Çizmeden hoşlanmıyorum. Evet, kışın çoğu kadın için vazgeçilmez olan, yağmurdan soğuktan koruyan çizmeleri bir türlü sevemedim, kullanamadım. Kimisini çok rüküş buldum, çoğunu kendime yakıştıramadım. Bu yüzden hiç çizmem yok. Kısa boylu kadınlar, özellikle diz üstü çizmeler giymemeli bence. Buna ben de dahilim.

- Çoğu insanın çok eğlendiği düğünlerde sıkılırım. Misket, oyun havası, kasap havası ve halay hiç beceremediğim şeyler. Biri koluma yapışıp "Aaa vallahi bırakmam" dediği an arkama bakmadan kaçasım gelir. Bir tek -çocukluktan kalma- Harmandalı severim, geriye kalan her şey için, düğünfobiğim.

Kayıtlara geçsin, itirafımdır!

12 Haziran 2012 Salı

12.Gün: Masaüstü Görüntüsü


Genelde masaüstü görüntülerimde sevdiğim, özlediğim veya gitmek istediğim yerler olur. Örneğin İstanbul'dayken Altınoluk, Balıkesir'deyken Şile, Altınoluk'tayken de arkadaşlarımla bir fotoğrafımı görebilirsiniz masaüstümde. Bir süredir kabaran Beyaz Kaplan aşkımdan sonra, Berlin'den Brandenburger Tor'da karar kıldım. Ve itiraf etmeliyim ki screenshot almadan önce masaüstümü biraz topladım, ayıp olmasın diye :) Normalde birkaç klasör daha var yani, ama o haliyle de toplu sayılabilir.

Siz masaüstünüze neler koyuyorsunuz?

11 Haziran 2012 Pazartesi

11.Gün: Çocukluktan Bir Fotoğraf


Aslında bu fotoğrafı daha önce de yayınlamıştım, fakat elimde olanların çoğu yalnız olmadığım fotoğraflar. Ve söz konusu çocukluk fotoğraflarım olunca, en sevdiğim fotoğrafların başında, büyükbabamla olan bu fotoğrafımız geliyor. Canım büyükbabam, en güzel yerden izliyor bizi.

10 Haziran 2012 Pazar

10.Gün: Yaşadığım Şehrin/Kasabanın Bir Fotoğrafı


Mevsim itibariyle Altınoluk'a dönmüş bulunduğumdan, bugün buradan bir fotoğraf paylaşıyorum. Bilenler için değişiklik olmayacak ama, benden tüm bilmeyenlere ve özleyenlere gelsin bu görüntü :)

9 Haziran 2012 Cumartesi

9.Gün: En Sevdiğim Mağaza

Challenge'ın 9. gününden merhaba!

Bugünün konusu en sevdiğim mağaza idi. Ne koyayım diye çok düşündüm, bir giyim mağazası koysam kendimi samimiyetsiz hissedecektim. Çünkü moda benim için çok da önemli değil, daha önce de söylemiştim. Kendime özen gösteririm elbette, ama bir şey moda diye onu yapmam. Yani üzerimde senenin rengi'ni görüyorsanız, bu modaya uyduğumdan değil, o rengi sevdiğimden, ve modası geçtiğinde bile kullanmaya devam edeceğimdendir.

Sonra sevdiğim bir kitapçıdan bahsetmek istedim, o da içime sinmedi. Zaten kitap aşağı kitap yukarı gidiyorum bu aralar, sizi daha fazla sıkmak istemedim. Sevdiğim şeylerden biri de yazlık çarşılardaki tezgahlar olmasına rağmen, onlar da genellemeye girecekti, bunu da yapmak istemedim. Ne yapsam, ne anlatsam derken, imdadıma Watsons yetişti.


Tamam, trendlerle aramız iyi değil dedik de, o kadar da değil yani :) Sonuç olarak, kadınların genlerinde var, bakım ürünlerini seviyoruz. Bunca kozmetiğin, bakım ürünlerinin, promosyonların bir arada olmasını kim sevmez. Watsons'a gitmekten her daim keyif alırım. İnsanı kendine çeken, alışveriş yapma isteği uyandıran mağazalar her zaman hoşuma gitmiştir, Watsons da bunu en iyi yapanlardan. Her ne kadar makyaj ürünleri çok talan etmediğim bir reyon olsa da; kremleri, ojeleri, cilt bakım ürünleri ve daha bir çok şey benim de ilgimi çekmekte. İstanbul'dayken de çok severdim, şimdi bizim buralara da gelmeye başladı, daha ne isterim :)

Yarın aynı yerde, aynı saatte görüşmek üzere!

8 Haziran 2012 Cuma

8.Gün: Burcum ve Özellikleri

Bugünün konusu burcum ve onun özelliklerini taşıyıp taşımıyor olduğum. Bir yaz çocuğu olarak, başak burcuyum, ve insanları çıldırtan çoğu özelliğine de sahibim. Çoğu başak gibi düzenli sayılmasam da, kendime göre bir düzenim hep vardır. Yani o düzende benden başkası yaşayamaz ama ben çok rahat bir şekilde hayatıma devam edebilirim. Temizlik hastası değilim ama kirliliği sevmem, etraf azıcık pislensin, o bana batar. Takıntılıyım, bir şey benim alıştığım halinden asla değişmesin isterim. Detaycıyım, çok ufak şeylere takılırım. Evde zaman geçirmeyi severim, elimden geldiğince pratik olmaya çalışırım, ve duygularımdan çok mantığımla hareket etmeye gayret ederim. Yani kısacası, iflah olmaz bir başağım, ve başak olmaktan dolayı da mutluyum :)

7 Haziran 2012 Perşembe

7.Gün: En Sevdiğim Kitaplar

Bugünün konusu en sevdiğim kitaplar. Aslında challenge'da "Do you read? What are your favourite books?" (Kitap okur musun? Favori kitapların neler?) diye geçiyor, ancak ben cevabını zaten bildiğiniz "kitap okur musun" kısmını atlıyorum, ve aklıma gelen ilk beş kitabı yazıyorum. Bunu yapmamın nedeni ise, en sevdiğin temalı sorularda zorlanıyor oluşum. O yüzden de ilk aklıma gelenleri söylüyorum, böylece "Ayy, şunu da yazsaydım keşke, çok da severim" durumundan kurtulmuş oluyorum :)


Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez
Yüzyıllık Yalnızlık, ölmeden önce kesinlikle okunması gereken bir kitap. Birbirine benzeyen bir yığın isim, ve uzun tasvirler başta sizi yorabilir, ancak daha sonra öyle bir içine alıyor ki, kendinizi hayali Kolombiya köyü Macondo'da buluveriyorsunuz. Hiçbir kitaptan -Marquez'in diğer kitapları da dahil- Yüzyıllık Yalnızlık'tan aldığım tadı alamadım. Bu yüzden zaman zaman tekrar okurum.

Araf - Elif Şafak

Araf benim için özel bir yere sahip, üstelik ne okuduğum ilk Elif Şafak kitabı, ne de kendimi büyüsüne kaptırıp bir çırpıda okuyabildiğim bir kitap. Uzun uzun, sindire sindire okuduğum, okurken de müthiş keyif aldığım bir kitap. Eğer kitaplardaki sevdiğim cümlelerin altını çizmek gibi bir huyum olsaydı, bu kitap eminim altı çizili cümlelerle dolu olurdu.


Çalıkuşu - Reşat Nuri Güntekin

Çalıkuşu da her seferinde dönüp dönüp okuduğum bir kitap. Feride'nin hüznü, alıp başını gidişi bana hep dokunmuştur, ve cümleleri bir bir aklımdadır Çalıkuşu'nun. O yılların Anadolu'sunda, Türk filmi tadında, ilk kez okuyormuşum gibi hep aynı duyguları uyandırır bende.


Serenad - Zülfü Livaneli

Daha önce Zülfü Livaneli kitaplarına olan sevgimden bahsetmiştim. Serenad, hem arka kapak yazısına, hem de Livaneli'ye güvenerek aldığım bir kitaptı, her şeyiyle çok severek okumuştum. Maya'nın Şile'ye olan hisleri beni üzmedi değil, ancak kitaptaki tasvirlerle, anlatılan Şile soğuğunu iliklerime kadar hissettirdiği için bu kitabı bu kadar sevmiş olabilirim.


Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupéry

Ve favori kitaplarımı Küçük Prens ile bitiriyorum. Pek çok insan gibi benim de en sevdiklerim arasında. Asla kitaplığa gitmeyen, hep başucumda duran Küçük Prens de rastgele bir sayfasını açıp okuduğum, çocukça ama kocaman hüzne sahip olan bir kitap.


Umarım beğenmişsinizdir. İçinde okumadıklarınız varsa, şiddetle tavsiye ederim. Unuttuklarım, atladıklarım ve yer veremediklerim içinse ayrıca üzgünüm. 

6 Haziran 2012 Çarşamba

6.Gün: En Sevdiğim Grup / Müzisyen


Eğer bloguma geçerken uğrayanlardan değilseniz ve beni biraz olsun tanıyorsanız, başlığı görür görmez kimden bahsedeceğimi tahmin etmişsinizdir. En sevdiğim, dinlemekten asla bıkmadığım, beni hem güldüren, hem hüzünlendiren, hem ağlatan, hem teselli eden, hem destek olan, en zor anlarımda bir anda bir şekilde yanıbaşımda bitiveren, mucize olduğuna inandığım, Freddie Mercury. Onu kelimelerle anlatabileceğimi, en düzgün tanımlamayı yapabileceğimi sanmıyorum. Sevdiklerimi anlatamayışım Freddie için de geçerli. 
Bu da; bonus olsun.


5 Haziran 2012 Salı

5.Gün: Gitmek İstediğim Beş Yer

Bugün görmek istediğim beş yeri anlatacağım. Aklıma gelen ilk 5 yeri söylüyorum çünkü görmek istediğim o kadar çok yer var ki, mecburen azaltmak zorunda kaldım.

Berlin



Söz konusu görmek istediğim yerler olunca, aklıma gelen ilk şehir istisnasız Berlin oluyor. Lisede Almanca okuyuşumun, ve hiç gerçekleşmeyen Almanya gezilerinin de etkisi olabilir bunda. Beni çeken başkentlerin ilk sırasında Berlin geliyor.

Cape Town

Görmeyi istediğim bir diğer şehir, dünyanın öbür ucunda. Güney Afrika Cumhuriyeti'nin en uç noktası, Cape Town. Fotoğrafta Masa Dağı'nı görüyorsunuz. Nedendir bilmem, çok uzun zamandır bu şehir çekiyor beni. Neden olmasın, belki bir gün :)

Yunan Adaları

Fazla uzaklara gitmeye gerek yok aslında, suyun öteki tarafına geçsek yeter, Yunan adaları bizi bekler :) On iki adadan yalnızca Midilli'yi görebildim, o yüzden mümkün olan en kısa sürede bütün adaları görmek istiyorum. Fotoğraf Santorini'den bir görüntü.

Antakya

Biraz da ülke sınırları içinde kalalım, değil mi? Antakya, kendine has kültürüyle, tarihi zenginliğiyle, ve tabi ki mutfağıyla, görmek istediğim yerlerden biri. 

Datça

Güney Ege'nin nispeten sakin kasabası Datça, uzun zamandır aklımda olan yerlerden biri. Daha çok Kuzey Ege dolaylarında olduğumdan, yazın sıcakta güneye inmek zor geldiğinden Datça'ya gitmeye bir türlü fırsat olmadı. Datça manzarası koymadım ama, gitmişken Can Baba'nın mezarını ziyaret etmeden olmaz :)

En kısa zamanda listeyi temizleyip yenileri eklemek dileğiyle, hoşçakalın! =)

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...