Pages

22 Aralık 2010 Çarşamba

Bir Terapi Olarak Saç Kesmek

Kadınların depresyona girince koşa koşa kuaföre gidip saçlarını kestirdiklerini bilmeyen yoktur. Üstelik, çoğumuz ilerde pişman olacağımızı bile bile yaparız bunu. Ama kimse bilmez o ilk makas darbesinin insanı nasıl rahatlattığını, hırsımızı saçlarımızdan çıkarırız adeta. Kuaförün saç keserken üstümüze giydirdikleri önlüklerin üzerinden kayıp yere düşerken o tutamlar, diğer yandan süpürülen saçlara son bir kez dönüp de bakarız, aynadaki görüntümüzün değişmiş olması mutluluk verir. Hatta daha hastalıklı vakalarda, bir de kendini çirkinleştirdiği için mutlu olanlar da vardır. O saçlar kısacık, kırpık kırpık olur da, gizleyemeyiz mutluluğumuzu. Mottomuz da şudur, "Ay şekerim bana bi daral geldi, kestirdim gitti valla.."

Benim içinse hikaye, ilkokulda saçlarımı kestirdikten sonra, uzun saçlı arkadaşlarımı görünce kıskançlıktan çatlayıp önümde oturan arkadaşımın saçını atkuyruğundan çat diye kesmemle başladı. Birbirimize girdiğimizi söylememe gerek yoktur herhalde, sadece onun da saçlarımı kesmesi şartıyla affedeceğini söylemişti. Öğretmenim bu konuyu kendi aramızda halletmemizden (?!) memnun, olay öylece kapanmıştı. Oysa benim için yeni bir sayfa açılıyordu, ben o gün saçlarımızı kendimiz de kesebileceğimizi algılamış, evdeki makaslara alıcı gözüyle bakmaya başlamıştım bile. 

17 Aralık 2010 Cuma

Ben, Kendim ve Başarı Grafiğim

Blogger'ın istatistikleri çıktığından beri kafayı yemiş vaziyette onları inceliyorum. Hangi yazım en çok okunmuş, hangi ülkelerden tık almışım, siteye nereden ulaşılmış ve hatta arama motorlarında hangi anahtar kelimeler yazılmış da insanlar kendilerini bu blogda bulmuşlar, onu bile veriyor Blogger. Mayıs'tan beri şöyle bir manzara var karşımızda;




İstatistiklere göre, en çok Facebook ve Google'dan ziyaretçi geliyor. Bu siteleri Twitter, Ekşisözlük ve Bumerang/Hürlist izliyor. Buradan aldığım bilgilerden sonra, düşündüm taşındım ve 2010 da biterken, bir kıyaslama yapayım kendi içimde dedim. Gerçi blog yazmaya 2009 Şubat'ta başladım, o yılın Ocak ayı eksik olacak ama, Şubat ilk ay olduğu için bi heves bolca yazmışım o dönemde, Ocak'ın eksikliğini hissetmeyeceğiz yani.


Gelelim benim verimlilik/üretkenlik analizime;

12 Aralık 2010 Pazar

Beyaz Korkusu



Mevsimleri benim kadar içselleştiren var mıdır bilmiyorum. Yılın 12 ayının 9 ayını, kalan 3 ay için yaşıyorum desem yalan olmaz. Daha önce bu sıcak iklim insanı olmama değindiğim için, konuyu fazla uzatmayacağım, zira bir yandan kaygılı gözlerle meterolojinin web sitesine göz atmaktayım, felaket habercisi gibi verdiği haberleri dehşetle izliyorum.

Çocukluğumda kış benim için, o kadar da soğuk olmamasına rağmen "üşürüm diye" annemin sadece gözlerimi açıkta bırakacak şekilde sardığı atkıların arasında boğulmakla geçerdi. Daha o zamanlar küresel ısınmanın lafı bile edilmiyordu, Balıkesir'de kış şimdiye göre çok daha ılık, ve yağışsız geçerdi. Yılda 2 kere kar ya yağar ya yağmazdı. Yağsa bile, yere düşmeden havada erirdi, kar yağıyo diye sokağa koşmamıza kalmaz, havaya nem olarak karışırdı. O yüzden, beyazlar içinde yuvarlanan çocuk olmadım hiç. Arabanın camından iki gram buzu toplar da, kartopu sanırdım onları. Televizyonda kar tatili anonslarını hasetle dinler, hep Balıkesir'in adını duymak isterdim, asla olmazdı. Ne poşete oturup kaymanın zevkine vardım, ne de kardan adama havuçtan burun taktım.

5 Aralık 2010 Pazar

sokakkedisi'nden Kişisel Bir Rica... Lütfen Okuyun

İsterdim şimdi buraya Jimmy Wales gibi acıklı bakan bir fotoğrafımı koyup "Abi bi sigara parası be" diye bağış istemeyi, ama neredeyse 2 sene olacak bu blogu tutmaya başlayalı, ben sizden tek bir şey dahi istemedim, üstelik böyle gözleri dolu dolu bakan bir fotoğrafım bile yok. O yüzden yandaki kızcağız ile idare edin, ben bu kadarını yapabiliyorum.

Blog yazmaya başlamak da ilginç bir hadiseydi benim için, her ne kadar 10 yaşımdan beri kağıt kalem bulduğumda cümleler kurmayı çok sevdiysem de, çoğu zaman onları paylaşmaya yanaşmadım. Hala bile yerin dibine geçtiğim zamanlar oluyor biri yanımda yazdıklarımı okuyunca. "Peki neden buraya yazıyorsun?" diyenler olabilir, ama satır aralarına hep sıkıştırmaya çalıştım burayı özel bir sayfa yapmak istemediğimi, elimden geldiğince uzak durdum blogu günlüğe çevirmekten. Blog yazmak aynı zamanda değişik bir deneyimdi benim için, Bir Genç Kızın Gizli Defteri olmaktan çıktım, paylaşmayı öğrenir oldum, ne kadar ilerlediğimi, ne kadar verimli olduğumu aylara göre gözlemledim, yorumları okudum. Zaman zaman sıkıldığımı kabul etmeliyim, çünkü yazmanın rahat bir iş olmadığına inananlardanım, ve hiçbir zaman mutluyken yazamadım, veya meşgulken. Kötü gün dostum oldu hep yazmak, terapi gibiydi bir bakıma, hatta ferahlamak gibi. Ama asla güzel bir pazar öğleden sonrasında bir elimde gazetem, önümde çayım, bilgisayar başında klavye tıkırdatmadım. Gece yarısı, loş ışıkta, uykusuzluktan gözleri şişmiş ve yüksek ihtimalle keyifsiz bir şekilde oturdum bilgisayar-kağıt&kalem başına. Bazen bütün yazıları yok etmek istediğim de oldu, bu blogu tamamen silmeyi ciddi ciddi düşündüm. Ve itiraf etmeliyim ki çok yakın dönemlerde düşündüm bunu, ama yapamadım. Onun yerine, birkaç ufak tefek yenilik yapıp hevesimi geri kazanmak istedim.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Freddie Mercury Anısına

Belki de çok önce yapmalıydım bunu, hep laf arasına bi yerlere sıkıştırdım Freddie'yi ama baştan sona onun hakkında yazmadım. Bu yazıyı yazmaya bugün karar vermem tesadüf değil tabi, Freddie bugün yaşasaydı 64 yaşında bir efsane olacaktı, ve her 24 kasım olduğu gibi, bu sene de aklımda o var, sesi yankılanıyor kulaklarımda, who wants to live forever diye.

Aslında benim için bu satırları yazmak, çoğu şeyden daha zor. Günlük yaşamda insanlara onları sevdiğimi her ne kadar belli etsem de, yazıya dökemiyorum. Bir şeyden nasıl da nefret ettiğimi sayfalarca yazabilirim, ama birini ne kadar sevdiğimi -tam anlamıyla- kelimelere dökemem. Bu yüzden de, hiçbir zaman anlatamayacağım, 13 yaşımdayken Freddie Mercury'nin yüzünü görmeden sesine aşık olduğumu, Derya'ya haftalarca geri vermediğim Greatest Hits cd'sini, babamın Pink Floyd dayatmalarına rağmen gözümün Queen'e kaymasını, ve bunun gibi bir çok olayı. Demek istediğim, Freddie öldüğünde ben sadece 3 yaşındaydım, hayatta olduğu dönemi hatırlayabilmem mümkün değil, ama onu bir arkadaşımmış gibi seviyorum ve yine hayatıma giren, çok sevdiğim insanlardan biri gibi tasvir edemiyorum sevgimi. Freddie yalnızca bir şarkıyla beni ağlatabilir, güldürebilir, mutlu edebilir, uyutabilir, umutlandırabilir veya sakinleştirebilir. Hayatta her zaman garip tesadüfler olduğuna inananlardanım, eğer öyle değilse bile, garip bir güç var karşıma Freddie'yi çıkaran, ağlamak üzereyken o an radyodan bir şarkısının başlaması, Malta'da kendimi yalnız hissederken Calypso tv'de I want to break free'nin klibinin çıkması, Safa gideli 3 gün olmamışken made in heaven'ı duymam gibi. Şimdi ne söylesem, ne yazsam saçmalık gelicek, boş sözler olduğunu düşündürecek ama... ne zaman desteğe ihtiyacım olsa, o beliriyor arka planda, hayatımın soundtrack'i gibi.

Demiştim ya bugün bu satırları yazıyor olmam tesadüf değil diye. Freddie gitti gideli bana her şey made in heaven. Bu yüzden de bugün itibari ile Freddie için bir şeyler yapmaya başlıyorum, belki bir blog, belki bir günce. Bazen bir video, bazen bir kayıt, bazen kendi çizimleri, bazen görmediğiniz bir çocukluk fotoğrafı. Elimden geldiğince, sahip olduğum Freddie arşivimi açacağım, hatta bu sayede geliştireceğim de. Tam da burada, aramızdan gidişinin 19 sene sonrasında.

7 Kasım 2010 Pazar

Kaybettim Kendimi Yine

Ezelden beri çok kötü bir yol tarif edicisiyim. Kendi evimi tarif edemediğim gibi, bana anlatılan yerleri bulmakta da bir o kadar beceriksizim. Hani derler ya "100 metre yürü, camiden sonra ilk sola sap, 20 metre sonra sağa dön ışıkları geç.." falan diye. Ben ne o 100 metreyi yürüdüğümü anlarım, ne o camiye dikkat ederim, ne de doğru yöne saparım. Üstüne üstlük inadına bi sürü ışıklardan geçerim, girişi kaçırırım, aksi yöne yürürüm. 18 yaşıma kadar küçük şehir kızı olduğumdan bu tür yol tariflerine pek ihtiyaç duymadım, Balıkesir'de tüm sokakların birleşip aynı caddeye çıktığını varsayarsak, detaylı yol tariflerine uymak zorunda da kalmadım. Yine de, her seferinde sizin ev nerde türevi sorulara "eeeööö şey" diye kitlenmeyi başardım.

Son dört senedir de, yol tarif edeceğim değil, tarife ihtiyacım olan bir şehirde yaşadığım için, daha büyük sıkıntılar baş gösterir oldu. Başta İstanbul benim için öğrenmek zorunda olduğum bir ders gibiydi, gözlerimi dört açıp onu izledim, nerde ne yapılır, nereye nasıl gidilir diye. Her şey yoluna girer gibi oldu, kendimi idare edebiliyordum, ve benim için bile denizi olan şehirde yön bulmak çok kolaydı. İlk zamanlarımda bile hatırlıyorum, Hasanpaşa'dan Kadıköy rıhtıma doğru aşağı sallanırdım, deniz ne taraftaysa orada olmam gerek diye. Daha sonraları, baktım sadece şehir hatları vapurları-belli başlı otobüsler-ve metroları bilmekle olmuyo, başka başka yerlere gitmem gerek dedim ve garip bi deli cesareti geldi bana. Ve o deli cesaretiyle birlikte, hayatımdaki kaybolma dönemlerim de başladı.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Üç

Sonra bir gün, ağlamaktan yoruldum. Uyuyakalmışım. Rüyamda yeşil kanepeli oturma odasındaydım. Yan yana oturuyorduk, yavaşça sokulup sarıldım ona. O kadar gerçekçi, o kadar etten kemiktendi ki, daha sıkı sarıldım, traş losyonunun kokusuna kadar alabiliyordum. "Tatlı kızım benim" dedi her zamanki gibi, gri mavi gözlerini bana çevirerek. "Ben çok iyiyim" dedi sonra; "Ama artık ağlamanı istemiyorum." Son bir kez daha sarıldım sımsıkı, canlı olduğunu hissedebilmek için.

Uyandım. Saat, sabahın 6sı olmuştu. Huzur içinde, diğer yana döndüm.

21 Ekim 2010 Perşembe

Bi' Yolculuk

Bu blogu yazmaya ilk başladığım zamanlarda vardı bi yazım, "Bir yolculuğun daha sonuna gelirken..." diye başlayan. Şimdi o zamanlarıma bakıyorum da, çok daha sakinim. Oldukça deneyim kazandım diyebilirim. En basitinden, Susurluk molalarında sinir krizi geçirmiyorum, sükunetimi koruyorum -aslında bu en önemli nokta da bu-.

Bu sefer de, yine bir İstanbul-Balıkesir yolculuğunda, yarım saatlik gecikmeye rağmen elimde Elizabeth Gilbert'in Ye Dua et Sev kitabı, sakinliğimi koruyarak bindim otobüse. Bazen yapıyorum çünkü böyle, bestseller kültürümü arttırmak adına, yolda hafif bi okuma olsun diye alıyorum, kafamı yormadan, çıtır çerez gibi okuyorum, ve revaçta olan kitaplar hakkında az çok fikrim olmuş oluyor. Böylece, hali hazırda şarj edilmiş mp3 playerım, kitabım ve telefonumla, bir İstanbul-Balıkesir seferine daha hazırdım artık.

8 Ekim 2010 Cuma

Evden Uzakta Hasta Olmak

Ben mi adapte olmakta zorlanıyorum, yoksa havalar mı çok dengesiz bilmiyorum ama, sadece bir haftamı aldı evden uzakta kendine bakmaktan aciz bebeler gibi hastalanmam. Sanki dört yıldır yalnız yaşamıyormuşum gibi, ilk soğuk hava dalgasında yenik düştüm. Tahmin ediyorum ki, bunda henüz yazdan çıkamamış olmamın da etkisi vardır, 18.geleneksel yaz sonu tribimin sonunda, sonbaharı bi nebze olsun kabul edebilsem de, hiçbir güç bana kışı sevdiremedi. Soğuğa dayanıksızlığım, ılıman iklimde büyümüş olmam, ve dört yıl öncesine kadar hayatımda bot giymemiş olmam bir yana, bu sefer ani hava değişimi de çarptı beni, körfezde denize giriyorken kendimi Karadeniz'den gelen soğuk hava dalgasının içinde buldum. İlk günler, uyuduğum zamanlar dışında kesintisiz baş ağrısı çektim, aldırmadım. Sabah soğuk, öğlen sıcak, akşam aşırı soğuk havanın ardından, üstüne bir de yağmurda ıslanınca -deyim içinde geçen ahmak ben oluyorum- ikinci haftaya hazır ve nazır bir şekilde hasta başladım.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Depresyon Kimdir, Kimlerdendir

Bitmek bilmeyen ağlama krizi midir depresyon, yoksa aylarca susup bir başına kalmak istemek mi? Yoksa içki içip sızan, yazılar yazan, saçlarını kör makasla kesen, saatlerce uyuyan halim mi? Ona göre, bir kenarda oturup etrafımı izleyişlerime, dağınık dikkatime, iki satır okumak için büyük çaba sarf edişlerime, kararsızlıklarıma, ani heves iniş çıkışlarıma, sabaha kadar oturuşlarıma, ağlamayışlarıma bir anlam yükleyeceğim. Sahi, hangisi depresyon? Yemeden içmeden kesilmek mi, kilo aldığını fark edip zayıflamaya bile yanaşmamak mı, yediklerini kusmak mı?

Eğer depresyon bir kadında vücut bulsaydı, kafasında dağınık topuzu, Kurt Cobain hırkasını giymiş, elinde nutella kavanozu ile bize sesleniyor olurdu. O kadına dönüşür müyüm bilmem ama, elimde son bir kış, yeni yollar arıyorum kendime, ama bulamıyorum. Küçük bir kızken, kaçmanın en iyi çözüm olduğunu sanırdım, şimdi o kadar uzak, o kadar yabancı ki başka şehirler; yeni iklimler, yeni insanlar tanımaya korkuyorum. Ama kalırsam da ne olur kestiremiyorum, bir şehire bağlanıp kalmak mıdır depresyon? Bir insana saplanıp kalmak gibi? Yoksa maymun iştah mıdır, kitapları alıp alıp okumamak, yarım bırakmak, sonrasında bir kenara atmak gibi? Hangisi daha zordur, saatlerce okuyup dış dünyaya kendini kapatmak mı, kafandaki ne dediklerini bile anlamadığın sesleri bastıramadığın için okuduğunu anlamamak mı? Evi özlemek midir, yoksa eve gelir gelmez geri dönmeyi istemek mi?

28 Eylül 2010 Salı

sokakkedisi'nden Yepyeni Yazı Dizisi: Salamura Zeytin Yapımı


Aslında yazı dizisi falan değil, ama yemek tarifi vererek kendi içimde bir ilki gerçekleştiriyorum, ve salamura zeytin yapımını elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım. Altınoluk'ta zeytin ağaçlarına bakıp onların hayatımda ne kadar yer ettiğini; çiçek açmasından hasadına kadar nasıl ezbere bildiğimi düşünüyorken, kafamda bir ampul yandı. Ondan sonra dedim ki, madem bu kadar zeytin mahsulleriyle ilgileniyorum, neden kendi zeytinimi yapmayayım. Çünkü etrafımda çok fazla insan var, kendi ürünlerini toplayan ve sonra da evinde zeytin/zeytinyağı yapan. Bu iş için tabi ki ekürim Serap'ı da gaza getirdim, ve kendi zeytin hasadımız için kolları sıvadık.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Oje Sürme Saati

Uzun zamandır elimin yazmaya gitmediğini itiraf etmeliyim. Bilmem kimsede merak uyandırdığım oldu mu, hani nerde bu kız falan gibi. Genelde yolculukla geçen günlerin ardından, şimdi Altınoluk'taki rutinimi yakalamaya çalışıyorum. Uyku saatlerimi tekrardan düzensizleştirdikten sonra, balkonda bir kahvaltıyla, sahilde birkaç saat oturmayla, kitap okumayla ve oje sürmeyle mutlu olmaya başlar oldum.

Nedendir bilmiyorum, renk renk oje sürüyorum bu yaz. E bunun nesi garip diyebilirsiniz, ama beni bilenler bilir, süsle makyaja çok fazla aram yoktur, çok sabit fikirim bu konuda. Aslında sadece makyaj konusunda değil, hemen hemen her konuda, sevdiğim birkaç şey olur, ve ben bunların dışına çıkmayı pek sevmem. Çoğu zaman da, adetim olmayan şeyleri arkadaşlarımla birlikte yapmak keyif verir bu yüzden. Neyse.. Oje konusunda da, diğer konularda olduğum gibi takıntılıydım, çocukken teyzelerimle anneannemin dayattığı gibi, "çocuk ojesi" olarak nitelendirdikleri açık pembe sedefli ojenin dışına çıkamadım (o yaştaki çoğu kız çocuğu gibi) Biraz büyüdüğümde ise, ya siyah vardı hayatımda, ya da koyu kırmızı-bordo. Daha fazlasını hiçbir zaman istemedim, düşünmedim ve sevmedim. Sedefli ojelere lanet etmiştim bi kere, sonrasında da pembeyi hayatımın hiçbir yerine sokmadım.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Siyah Zeytin vs Yeşil Zeytin

Kimdi hatırlamıyorum, birisi sormuştu "bir bitki olsan ne olurdun" diye. Beni tanımadığı besbelliydi o soruyu sormasından, tanısaydı bilirdi çünkü, tek cevabımın zeytin ağacının olacağını. Büyük ihtimalle Ege zeytinlerinden olacağımdan, meyvelerim de erken toplanırdı, böylece ya yeşil zeytin olurdum ben, ya da zeytinyağı. Böyle büyüdüm. Biberli yeşil zeytinlerin, limonlu zeytinlerin, bademli zeytinlerin, Edremit çiziklerin, kırma zeytinlerin içinde. Bana göre zeytin ekşi olmalıydı, kekik serpilmeliydi üzerine hafiften, ve mükemmel zeytinyağları ile taçlandırılmalıydı. İnsan neyin içinde yaşıyorsa, onu normal sayıyor. Ne kadar normaldir bilmem, bir yemeği sadece zeytinyağıyla seviyor olmak, veya Ekim-Kasım aylarında zeytin tarlalarında minibüsler dolusu zeytin işçilerini görmek, en sevdiğin kokunun zeytin küspesi olması. Çocukken hiçbir şey anlamıyorsun zaten, olması gerekenler oluyormuş gibi geliyor, büyüyüp de farklı bir yere gidince boşluğunu hissediyorsun yoldan geçerken iki yanında uzanmakta olan uçsuz bucaksız zeytin tarlalarını. 18 yaşıma kadar, yok denecek kadar az siyah zeytin girdi hayatıma. Alışkın olmadığım, fazla acı, biraz da yabancıydı benim için. Hem çok benzeşiyordu benim alışkanlıklarımla, hem hiç benzemiyordu. Zordu daha çok, sevebilmem için çaba göstermem gerekiyordu, tıpkı yaşadığım şehirler gibi.

25 Temmuz 2010 Pazar

Nedense Sustum

Google Reader'ımı açıp yeni yazıları okudukça, benim de yazasım geliyor. Ama nedense sustum bu aralar, canım hiçbir şey yazmak istemiyor. Böyle durumlarda genelde zorlamam kendimi, çünkü yazma isteği ansızın gelir bana, hiçbir zaman "Akşam da bir şeyler karalayayım bari, iyi gelir" diyemedim. Planlı programlı yazanlardan olamadım. Hep en olmadık zamanlarda yazmak istedim ben; yolculukta aklıma bir şey geldiğinde-ama kağıt kalem olmadığında, uykuya dalmak üzereyken-ve kalkmaya üşenmişken ve hatta unutacağımı bile bile sabah kalktığımda yazarım yea dediğimde... Böyle durumlarda haybeye gidiyor cümlelerim, üstelik üşengeçlik de başıma gelenlerin en kötüsü. Bazen de, öyle bir kıvrandırıyor ki aklımdan geçenler beni, uyutmuyorlar, kalkıyorum bu sefer, yazdıktan sonra da günlerdir uykusuzmuşum gibi, mışıl mışıl uyuyorum, o rahatlıkla. (İtiraf: Yaz Köşesi bunlardan biri) Bir de, genelde gece yarısından sonra yazmaktan hoşlandığım göz önüne alınırsa, bu aralar yazmak benim için çok daha zor, çünkü 3 haftadır devam eden stajım dolayısıyla benden beklenmeyecek kadar düzenli uyku saatlerim var. O yüzdendir ki, liseden beri yatmadığım kadar erken yatıyorum, ve geceleri gelmekte olan yaratıcılığım da benimle beraber uykuya dalmış oluyor.

6 Temmuz 2010 Salı

Yalnızlığa, elbet...

İki çeşit yalnızlığım var benim.

İlki, halinden memnun. Cuma veya cumartesi günleri, anne-babayı bir tanıdığın düğününe göndermiş, eve pizza söylemiş, televizyonun karşısına kurulmuş vaziyette. Gecenin ilerleyen saatlerinde, kuvvetle muhtemel, vodka içecek. Tabi ki cappy karışıkla beraber. Müzik hep aynı olacak, yalnız başınayken içerken ne dinleniyorsa, yine onlar dinlenecek. Ruh haline göre internetten 2-3 kişiyle konuşulacak, kesik kesik cümlelerle. Ama bir keyif, bir huzur hep olacak o gecede, o ortamda. Televizyonda her ne varsa deli saçması gelmeyecek, vodkanın tadı her zamanki gibi çok sevilecek, pizza yolda gelirken soğumuş olmayacak... Bir de, ayakucunda kedi tortop olmuş yatıyorsa, keyfe diyecek olmayacak. Bu yalnızlığın fon müziği ise en başından belli;"Ah, eğleniyor, kendi başına.. Ah, neşesi yeter"

15 Haziran 2010 Salı

Yaz Köşesi

Bir Demir Demirkan şarkısı tadında, gizlice geliyorum sahile, kimse bilmeden. Karanlıkta sadece silueti seçiliyor, ama anlıyorum onun olduğunu. Daha sonra pek çok kez onu o şekilde beni beklerken bulacağımı bilmeden, yanına oturuveriyorum, sanki ilk kez değilmişçesine. Bir süre sonra, o arkaya geçelim diyor, duvar dibine. Sahildeki evin kumsala inen merdiveninin tam yanına. Karanlık bir köşe, kimsenin göremeyeceği, ve sadece iki kişinin sığabileceği şekilde. İşte ilk kez, o köşede oturuyoruz, sonraları yine orada sabahlayacağımızı bilmeden.
***
Tam altı yaz geçmiş üzerinden. Ve tam altı yaz sonra, kimsenin koyamadığı noktayı, Deniz koymuş. Bugün o köşe sular altında. Beton merdiven yıkılmış, suyun içinde yüzüyor. Bir süre bakakalıyorum sular altında kalan kumsala. Deniz her şeyi silmiş süpürmüş. Tanıştığımız günü, o köşeyi, geçmişi, ve yaşadığımız bütün yazları. Hiçbir şey kalmamış geriye.
Anlıyorum, bitmiş.
Deniz de son kalanları silmiş atmış, en derinlere.

30 Mayıs 2010 Pazar

Şarap Üzerine Zırvalamacalar

Bu kaçıncı "17 yaşımda, bir şişe şarap içip tuvalette uyuyakaldıktan sonra, senelerce şarap içemedim" deyişim bilmiyorum. Ama hala arkasındayım, şarapla olan ilişkimizde aldığımız ciddi bir yaraydı o, hatta bir dönem şarabı koklayamadım bile. İçkilerle fazla duygusal bağ kuruyorum bazen, o günden sonra şarabı hayatımdan çıkardığım gibi, asıl acı verici olan Altınoluk'ta Uğur abiden 2 liraya aldığımız Dimitrakopulo döndürmelerimize son vermemdi, ben de kamyoncu birasına sığınmak zorunda hissettim kendimi.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Dönüyoruz, fakat?

Eve mi dönüyoruz ne?

Görür gibiyim şimdiden, beyaz örtülü masayı, tahta sandalyeleri. Saksıdaki fesleğeni. Tabaktaki ızgara balığı, ortadaki salatayı, güveçteki karidesi. Rakının yanında asla içmediğim buz gibi suyu. Mangalda kızarmış ekmeği, tarator sosuyla beraber kalamarı...

Güneş batmış. Akşamüstü saatleri. Ben yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara yiyorum. Masanın altından ayaklarıma sürtünen kediler sabırsız. Balıkçılar ağlarını topluyorlar. Deniz durgun. Her yer sessiz. Deniz kokmayan yerler hanımeli kokuyor, hanımeli kokmayan yerlerse deniz. Eve mi dönüyoruz demiştim?

En güzel mavinin, en güzel denizin, en güzel balığın, en güzel kokuların yanına gidiyoruz. O kadar sessiz, o kadar sade, ve o kadar isimsiz. Evet, eve dönüyoruz.

18 Mayıs 2010 Salı

Duman Dediğimiz

Hiç unutmuyorum, 12-13 yaşlarındayken, dandik bir müzik kanalında abimle Köprü Altı'nın klibini izlediğimiz ilk günü. Beyaz atleti ve uzun saçlarıyla Kaan, güleç yüzü ve kısmen uzun saçlarıyla Batuhan, genç ve uzun saçlarıyla Ari ve sonradan öğreneceğim, Ahu Paşakay'ın -Bal- da bulunduğu klibi izlerken bir gülümseme yayılır yüzüme, elimde olmadan.

Duman'ı bu kadar seviyor olmama ve defalarca canlı dinlememe rağmen, çok zevk alamadım, belki de beklentilerim çok fazla yüksekti, bilemiyorum. Konser kalabalığından, Batuhan diye çığlık atan kızlardan, ve repertuardan tatmin olamamaktan her daim nefret ettim. Oysa walkman-discman-mp3 player aşamalarının her birinde vardı Duman benim için, ayrıntılarına girmek istemeyeceğim Serap'la balkonda konser albümü dinleyişlerimiz, Fatih'in arabasındaki en sevdiğimiz CD, bilmediğim bir şehirde sabahın bi körü gözlerimi Bal'la açışım... Hepsini ayrı ayrı seviyordum, ama Duman konserde beni mutlu edemiyordu işte. Kıskanç, şımarık bir çocuğum ben, sevdiklerimi milyonlar sevmesin istiyorum.

14 Mayıs 2010 Cuma

Kütüphane Macerasında Son Demler

Bilenler bilir, Güneşle birlikte bir süredir Türk Dış Politikası dersinin projesi olarak Salih hoca'nın verdiği "Dışişleri Bakanlığı Belleteni" dergisinin arşiv taramasını yapmaktaydık. Söz konusu dergi, yayın hayatına 1964 yılında başlamış olup tahminimizce 1985'e kadar çıkmış. (tahminimizce diyorum çünkü elimizde kesin olarak ne zaman yayından kaldırıldığına dair bir bilgi yok)

Projenin amacı; kısaca derginin index'ini oluşturmak, içinden bir konu seçmek ve o konuyla ilgili dergide çıkmış bütün haberleri, makaleleri, yani ne var ne yok her şeyi okumaktı. O yıllarda gündeme Kıbrıs oturduğu için, biraz da mecburi olarak, yavru vatanı kendimize konu olarak seçtik (mecburi derken, dergide zaten Kıbrıs'tan bol bir şey yoktu, bize de fazla bir seçenek kalmamıştı, neden her şeyi açıklama ihtiyacı hissediyorum acaba)

Dergilerin tamamına ulaşmak için, iki çılgın araştırmacı gazeteci, Güneş ve ben, bir çarşamba günü, kendimizi kampüsten Taksim'deki Atatürk Kitaplığına attık. Kendi okulumun kütüphanesini, ve zamanında Balıkesir'de gittiğim halk kütüphanesini saymazsak, dışarıda gittiğim ilk kütüphaneydi. Araştırma yapmak veya çalışmak için, kimliğinizi bırakıp imzanızı atınca kütüphaneden faydalanabiliyorsunuz. Ancak bu güzelim kütüphanede Dışişleri Belleteni'nin hiçbir izine rastlayamadık ve bir anlık hayal kırıklığından sonra, uzun saatlerimizi geçireceğimiz İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'nin yolunu tuttuk.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

...

Çok yazmak istedim, 1 ay önce, bir kazada nerdeyse arkadaşlarımı kaybetmek üzereydim diye, elim gitmedi. Sevdiklerimi kaybetme korkusu köşede bir yerde beynimi kemirirken, ben daha arkadaşlarımın o kazadan mucizevi kurtuluşunun etkisinden çıkamamışken, 2 gün önce bir başka arkadaşım diğerleri kadar şanslı olmadı.

Apansız ölümü nasıl kabullenir insan? Kendisi uzaklara gitmiş olsa bile, yüzü gitmiyor gözümün önünden. Yüzü gitse, sesi hiç gitmiyor, çınlıyor kulaklarımda. 4 sene önceki tanışmamız dün gibi, ben sana kedi demeyeceğim, Deniz ismini çok severim diyip beni her gördüğünde üzerine basa basa Deniz diyişi...

Bir şey olsa mesela. Bir şey olsa ve o gece o sis Şile'ye çökmemiş olsa. Veya, yola hiç çıkmamış olsalar. Hatta iyimser düşünelim, Şile belediyesi o yola asfalt dökmüş olsa, aylardır öylece duran toprak yol o gece mucizevi bir şekilde yapılmış olsa. Bir şey olsa ve Safa hiç gitmemiş olsa, Tolga da yine akşamları kampüste motosikletiyle fır dönüyor olsa, siparişleri yetiştirmek için. Mesela mezarlıkta ağlamıyor olsak, kapıdaki güvenliğin yakasına Safa'nın resmi iliştirilmiş olmasa...

Yaz gelse ve Safa orada öylece yatmak yerine yine cankurtaranlık yapsa.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Tatilden Öğrenciliğe

Bir hafta olmuş ben bahar tatilinden döneli, her ne kadar bir tatil dönüşü yazısı yazmak niyetinde olsam da, yapamadım. Blogger'a girdim, başlığımı attım, bi paragraf yazdım ve bıraktım. Hava aydınlık, hala yazmakta zorlanıyorum. (evet bi de böyle bişey geliştirdim, sadece geceleri yazabiliyorum) İstediğim kadar çok okumadığım gibi, onunla doğru orantılı olarak, istediğim gibi yazamıyorum. Bahar üşengeçliği ufaktan tadını kaçırmaya başladı; 2 haftadır valiz hazırlamaktan, yola çıkmaktan, bi yerden bi yere gitmekten, kısacası her şeyden üşenir oldum. Hiç bu kadar sancılı bir mevsim geçişi yaşamamıştım, 1 haftada yaşadığım mevsim değişikliği cabası. Şile'nin değişken havası, Balıkesir'in kuru sıcağı ve akabinde Nisan yağmuru, hiçbir yere konduramadığım o fındık büyüklüğünde odamın camına takır takır vuran dolu, Altınoluk'un oksijen fazlası, güneşi, kokusu, hatta belki sadece ve sadece Altınoluk'un varlığı... 5 aydan sonra orada olmak hepsinden farklıydı kuşkusuz. 3 gün içinde uzun bir süredir görmediğim pek çok insanla görüştüm, Serap'ı göremedim, ve ilk defa Balıkesir'de huzur bulabildim. Aslında huzur, Balıkesir'de bi yerlerde varmış, sadece saklanıyormuş. Geçen seneden sonra güneye inmemeye ant içtiğim için, son derece sakin bir bahar tatili geçirdim, 4 yıldır aklım neredeymiş dedim kendi kendime. Pazar günü dönüşte yaşadığım önce Topçular trafiği sonra İstanbul kalabalığının üstüme gelmesiyle ufak bir şok yaşamadım desem yalan olur. Bir de, Pazar sabahı Edremit'ten otobüse binerken, tam yanımdan Ayvalık otobüsü geçti, yarı şaka yarı ciddi tutturdum Ayvalık'a gidicem diye. Tarihimde ilktir herhalde, İstanbul'a gitmiycem diye tutturup ağlayışım. Yarın döneli bir hafta olucak, ve ben çoktan alıştım hem İstanbul'un hem Şile'nin temposuna. İnsan adapte olabilen bir varlık, sevindiğim tek nokta bu. Çünkü yine uzun bir aradan sonra Altınoluk'ta bir son gece sancısı çektim, sol yanımda hissettim bütün ağırlığıyla. Şimdi tamamen duygusuzum, ve doğru dürüst yazamıyorum, tumblr'a fotoğraf postlamaktan başka bir şey yapamıyorum.

Şile'de miskin bir hafta sonunun tam ortasındayım, Mayıs başlarken hala yanıma bir ceket alıyor oluşuma isyan ediyor, ve bir öğrenci olduğumu hatırlayıp yapmam gereken okumalarıma dönerken, Zardanadam'dan Mayıs'ı sizlere armağan ediyor, aranızdan ayrılıyorum.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Tebrikler, Nur Topu Gibi Bir Blogunuz Oldu!

Kendimi resmen ikinci çocuğunu dünyaya getirmiş, ama ilk çocuğuna ihanet etmiş bir anne gibi hissediyorum şu an. Üstelik, tüm tek çocuk olma sendromlarına rağmen, tek mutlu olduğum kısım, tüm ilgiyi tek başıma sahiplenmekken, an itibariyle ikinci bir blog oluşturdum.

Çoğu anne her şeyi ilk çocuğunda tecrübe eder. Benim de 1 yıl içinde zaman zaman istediğimden fazla içimi dökmüşlüğüm oldu. Çabam hep, daha genel şeyler üzerine yazmaktı; onca yıl yazdığım "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" formatındaki yazılarımın ardından. (malum, İpek Ongun'la büyümüş bir nesiliz) Kısmen başardım diyebilirim; objektif davranmaya çalışarak yazdığım yazılarım oldu.

Şimdi, ironik bir şekilde, ikinci bir blog oluşturdum, farkında bile değildim oysa bir yenilik istediğimin. O ikinci çocuk kendiliğinden büyümüş içimde, karakteri ise diğer kardeşinden çok daha farklı. Bir kere küçük kardeş sevmiyor uzun cümleleri. Linklerle, fotoğraflarla, doğrudan anlatıyor derdini. O yüzden belki ilerde, o daha sık konuşacak, buna rağmen uzun uzun anlatmayacak. Ama büyüğüne hep saygı duyacak.

Kardeş blog, aramıza hoş geldi. Umarım evimize neşe getirecek.




10 Nisan 2010 Cumartesi

Özlemek

Son zamanlarda, belki de mevsim geçişlerinin bünyeme kattığı dengesizlikle, özlemek nedir, onu sorguluyorum. Şimdi kalkıp, durumumdan hoşnutsuz gibi davransam, büyük haksızlık yapmış olurum. Çünkü benimki mutsuzluktan kaynaklanan bir özlem değil.
Peki neden özleriz? Yani, halimizden memnun olup yine de bir şeyleri özleyemez miyiz?

1 Nisan 2010 Perşembe

Bazen Bir İçki Şişesi...

Bugün boş şişelere bakarken, bir bunlar kaldı anlam yüklemediğim diye düşündüm. Mantıksız da değil aslında, her şişenin bir hikayesi var. Zamanında içindeki "şişesinde durduğu gibi" durmadığı için, nice bünyeyi sarstı her biri. Kimimiz güldük, kimimiz yerlerde süründük. Farklı ortamlarda, farklı insanlarla tüketilen bu içki şişelerinin hikayelerini -hatırladığım kadarıyla- anlatmaya çalışacağım.
***

Kendinden Korumalı: Kapalı Anlatım Sanatı

Bazen oluyor, korumalı blog yazılarına özendiğim. Zaman zaman yazdıklarımın okunmasından hoşlanmayışım bir yana, bazen sadece üç beş kişi okusun istiyorum o an yazdıklarımı. Diğerleri "Yazıyı okuyabilmek için şifre girin" ibaresi ile karşı karşıya iken, o üç beş kişiden biri gelsin, şifreyi girsin, hayatımın itiraflarını (!=))) okusun. Mesele aslında benim lafı dolandırmaktan sıkılıp da, açık konuşmak istememden kaynaklanıyor. Daha doğrusu, kasmadan, yorulmadan istediğim kadar açık vererek yazmak istiyorum bazen. İroninin alasını yaparak ilk yazımda kendimden fazlaca açık vermiştim, bunu hiç sevmediğimi belirtmeme rağmen (ve evet, blog yazmaya başlayalı 1 seneyi geçmiş)

19 Mart 2010 Cuma

Sanrı

Çocukluğumu saymazsak, bugüne kadar çektiğim en büyük hasret İstanbul hasretidir muhtemelen. Lisedeki İstanbul sayıklamalarım bir yana, hepsinin toplamından fazlasını Malta'dayken hissetmiştim İstanbul için.

Şimdiyse, hafif de olsa ateşli bir halde bilgisayar başında ne işim var bilmiyorum, ama garip bir özlem var içimde. Uzun zamandır, her ateşlendiğimde mutlaka gördüğüm hep aynı kabusların yerine, Cunda'daki buzlu badem tezgahlarını görüyorum bu sefer. Hava kararmış, satıcı buzlu badem arabasını ağır ağır itmekte, içindeki lamba bir o yana, bir bu yana sallanıyor.

Boğazım düğümleniyor.


17 Mart 2010 Çarşamba

Büyümek

























Bilgisayarımda dip bucak temizliği yaparken buldum bu afişi. Sonisphere'in gündeme oturduğu şu son günlerde, karşıma çıkması çok ironik oldu; artık Sonisphere'in bile beni heyecanlandırmıyor olması, pogo'dan korkuyor olmam, ve bugün festivalmiş, çadırmış o ortamlara giricek halimin kalmamasını büyümüş olmama yoruyorum.

16 Mart 2010 Salı

Düzenli Yaşam

Sahip olduğum tek düzen, düzensiz oluşum demiştim bi seferinde. Sırf edebiyat parçalamış olmak için. Tek düzenim düzensizliğim de diyebilirim belki. Ve hatta düzensizliğimiz. Etrafınızda bir düzen varsa ona uyum sağlarsınız çünkü. En azından, uyum sağlamaya çalışırsınız. O düzensiz insan içinizde bi yerlerde sizi kemirse bile, dışardan düzenli görünürsünüz. Az da olsa çeki düzen verirsiniz kendinize, etraftakilere ayıp olmasın diye.

11 Mart 2010 Perşembe

Susmaktır Bazen

Yazamıyorum bazen.
Tek kelime edesim gelmiyor. Cümleler transit geçiyorlar yanımdan, gülüyorlar alay edercesine, bak bizi aklında tutamadın işte diye.
Bakıyorum arkalarından öylece.

28 Şubat 2010 Pazar

28 Şubat 2007-2010


Bir 28 Şubat daha geride kalırken, söylenecek pek fazla şey yok aslında.
Güneş'le dolu dolu 3 seneyi geride bırakmışız.
Bir sürü cümle kurabilirim "Eğer o olmasaydı.." diye başlayan.
Eğer o olmasaydı, okulu, yurdu, İstanbul'u bu kadar sevemezdim.
Eğer o olmasaydı, benimle tek bir ağızdan, aynı cümleleri söyleyen kimse olmazdı.
Eğer o olmasaydı, ne yemek sonrası tatlıların keyfine varabilir, ne topuklu ayakkabıların üzerinde durabilir, ne de kötü geçen bir günün ardından kahkahalarla gülebilirdim.
Eğer o olmasaydı, hiçbir parti, hiçbir konser, ve hatta hiçbir ders keyifli olmazdı.
Eğer o olmasaydı, yağmurlu bir günde, İstiklal Caddesinde içilen nargilenin tadını asla alamazdım.
Eğer o olmasaydı, 3.5 sene eksik olurdu, ve ben asla öyle bir dosta sahip olamazdım.

Şimdi çok iyi biliyorum ki, gelip geçen yıllarla, dolu dolu geçen yıllar arasında çok büyük bir fark var. Gecesiyle gündüzüyle, dolu dolu 3 sene bitmiş. Boş geçen uzun senelere bedel.
İyi ki varsın Güneş.

14 Şubat 2010 Pazar

Deneme Bir-Ki: Formspring.me Hadisesi

Yine kelimelerimin tükendiği yerdeyim. Araya bi tatil girdi, dağıldım. Uzundan hallice birkaç entry dışında, pek bir şey ürettiğimi söyleyemeyeceğim. Ekşi Sözlük, Twitter ve Formspring.me üçgeni oluşturdum tatil süresince. Bu üçgenin köşelerinden ilk ikisine değindiğim için, Formspring'den bahsetmek istiyorum biraz, fakat bunun bir test sürüşü olduğunu farz edelim, zira ne geniş kitlelere seslenen bir blog bu, ne de ben güncel yazmakta o kadar ustayım.
***
Aslında her şey, benim internette amaçsızca dolaşırken, formspring linkini sözlük başlıklarında bulmamla başladı. Siteye üye olup onu bir kenara attım, ve hayatıma devam ettim. Yine sıkıcı bir geceyi sabaha bağlarken, can sıkıntısından ve sivri zekamdan, formspring üyelik linkimi sözlük'e yazdım, ve sorular yağmaya başladı. Olay şu, bir inbox'ınız var, diğer üyeler size sorular soruyorlar, ister imzalı (yani nicklerini gösterip) ister imzasız (anonymously) yazıyorlar. Zaman zaman ilginç sorular gelebiliyor, başında saatlerimi harcadığımı söyleyemem, soru sormayı değil cevaplamayı tercih ediyorum, ama evet, soru geldiği sürece keyifli. Bu yüzden de, kendi profilim üzerinden, birkaç yaşanmış kesit sunuyorum, tadımlık, çerez niyetine. Alternatif Formspring.me soru/cevapları da diyebiliriz buna.

19 Ocak 2010 Salı

Bira ve Kahve

Her ne kadar sürekli iddia etsem de çok kötü bir hafızam olduğunu, bazen çok garip şeyler hatırlıyorum. Örneğin, kokular canlandırır hafızamı. Tek bir kokuyla; bir günü, bir anı, bir insanı hatırlayabilirim. Bu koku mevzusunun üzerinde fazlaca durduğum için şimdi uzun uzadıya anlatmak istemiyorum, ama şöyle bir yönlendirme yapabilirim.

17 Ocak 2010 Pazar

Okumak ve Yazmak Üzerine

Bugün, iki kelimeyi bir araya getiriyor olmamı, çocukluğumdan beri okumama borçluyum. Belki çok sinir bozucu bir cümle şu an kurduğum, ama küçükken her gece yatmadan annem ve babam baş ucumda kitap okumasaydı, ben okumayı ilkokuldan önce sökmüş olmasaydım, ve her yaz anneannemin yazlığında asosyal bir çocukken odamdan dışarı çıkmayıp -ve tabi ki arkadaş edinmeyip- kitap okumasaydım, bugün yazabilir miydim, hiç sanmıyorum. Anlatmak istediğimse güzel yazmak değil, sadece yazmak. Hiçbir zaman güzel yazdığımı iddia etmedim, eski yazılarımdan çoğu zaman nefret ettim, tek bildiğim, yazmaktan keyif aldığım. Okunmak gibi bir derdim yok, öyle olsaydı, kilit üzerine kilit vurmazdım yazdıklarıma, köşe bucak kaçırmazdım insanlardan. Hatta şu an, şu yazdıklarım pek çok kişi tarafından okunsun isteseydim, çok kolaydı benim için, sözlükçülerin blogları başlığına bir entry girmek. Her ne kadar eskisi gibi korkmasam da yazdıklarımın okunmasından, ve ne kadar sevsem de insanların yorumlarını dinlemeyi, dilim varmıyor beni de dinleyin demeye. Belki de bu yüzden, lisede ufak tefek bişeyler yazarken, tek okuyucum Nilay ablamdı, tedavi süresince beni anlamaya çalışan psikiyatristim. Oysa çok severdim elinde defterim, yazdıklarımı gülümseyerek okurken onu izlemeyi. Yine de, o dönemde pek çok yazı yazma girişimim oldu, 10 yaşından beri yazdığım ve sakladığım günlüklerim, yazıp yazıp bir dosyada biriktirdiğim ve kendim bile okumadığım yığınla kağıtlarım. İnsanlara mektup yazmayı sevdim hep, uzağımda değil, yakınımda olana bile mektup yazdım. Bir gün, aruz veznini öğrenecek oldum, bütün kelimeleri saçtım etrafa, güzelce karıştırdım, ve sonra tekrar bir araya getirdim, aruz kalıbına uydurup. Hala çok gülerim, edebiyat hocamın bu saçmalıkları kim yazdı diyişine. (Mef'ulü, mefa'ilü... :)

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...