19 Aralık 2012 Çarşamba

Ve Gossip Girl Biter


Cümleye, hele de başlığa "Ve" ile başlamak hoş bir şey değil, biliyorum. Ama oradaki ve, altı senenin ardından söylenmiş, sonunda bitti anlamındaki ve değil, kaçınılmaz son anlamındaki ve. Bu yüzden de bir istisnayı hak ettiğini düşünüyorum.

Dizikolik bir insan sayılmam, birisi beni bir şeylerin başına zoraki oturtmadan izlemem. Bi oturuşta iki sezon dizi bitirmişliğim de yok. Yalnızken yapamadığım şeylerin başında gelir seri halde dizi izlemek. Yalnızken yemek yiyemem, film izleyemem, üst üste 15 bölüm dizi izleyemem, rakı içemem. Ama nedense, yalnızken Gossip Girl izlemeye başladım. Zaman zaman sıkıldığım oldu, ara verdim, bölümleri biriktirdim, tatillerine sinirlendim, bazen de bir bölüm için haftalarca bekledim.

İki gün önceki final bölümünü de bugün izleyebildim. Hiçbir son hayal ettiğimiz gibi olmuyor, belki de bütün sonlar hayal etmediğimiz şekilde oldukları için güzeller. Hem hayal ettiğim gibi, hem de hiç hayal ettiğim gibi olmayan bir final bölümüyle Gossip Girl ekranlara veda etti.

-spoiler-

İzlerken güldüm, duygulandım, üzüldüm, ve bir de hüzünlendim. Chuck ile Blair'ın evliliğine çoluğumun çocuğumun mürüvvetini görmüş kadar sevindim. Bir final bölümü klişesi olarak eski karakterlerin film şeridi gibi geçmesi güzeldi, keşke biraz daha görünselerdi. Dan ve Serena fanı olmadım hiçbir zaman, ama evlenmeselerdi manasız olurdu. Jack ile Georgina'nın birbirini bulmasına ise çok güldüm, bu birliktelik senaristlerin aklına daha önce niye gelmemiş diye de üzüldüm. Bir de hüzünlendim, çünkü onlarla beraber ben de büyüdüm. Üniversitedeki ilk yılımda başlamıştım izlemeye, şimdi yüksek lisans tezi arifesindeyim. Bazı şeyler hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor, Gossip Girl de onlardan biriydi benim için.

-spoiler-

İçerik olarak çok dolu olmasa da, görselleriyle, müzikleriyle, entrikalarıyla güzel bir diziydi. Bana Gossip Girl'den geriye, dizi sitelerine salı günü girip yeni bölüm gelmiş mi diye bakma alışkanlığıyla, Chuck&Blair sahneleri kaldı.

Böyle bir yazıyı başka türlü bitiremeyeceğimden, affınıza sığınarak;

xoxo diyorum sevgili okuyucu.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Astral Seyahat İyi Yolculuklar Diler

On yedi yaşındaydım ve dünya tepeme çökmüştü.

En azından ben öyle hissediyordum.

Yağmurlu ve gri bir günde, Bursa'da bir doktorun muayenehanesindeydim. Yağmurlu olduğu doğruydu, ama gerçekten gri miydi hatırlamıyorum. O zamanlar gözüme her şey gri görünüyordu.

"Şikayetiniz nedir küçükhanım?" demişti doktor, mavi gözleriyle gülümseyerek. O gün gördüğüm tek canlı renk doktorun gözleri, ve aynı renk süveteriydi. O grilik içinde ne kadar hayat dolu gelmişti doktor, hem parlak mavi gözleri hem de enerjik ses tonuyla.

Sesimi çıkarmadan kollarımı sıyırdım, açıklamaları benim yerime annem yapıyordu. Şişliklerim dikkatini çekmiş olacak ki, eline bir kalem aldı, sırtımdan tişörtümü sıyırıp onunla uzun bir çizik attı, kalemin arkasıyla. Aynadaki yansımamdan, çiziğin belirginleşip kızarmaya, daha sonra kabarmaya başladığını gördüm. Bu manzarayı ilk görüşüm değildi elbette, ama an be an artmasına şahit olmamıştım hiç.

"Stresten" demişti annem. Sınav stresi.

"Yapma kızım" dedi doktor bana dönerek, "Daha ne sınavlar göreceksin sen."

O zamanlar gözümde büyüttüğüm başka hiçbir şey yoktu, dünya üzerindeki hiçbir sınav, gireceğim sınavdan daha zor olamazdı. "Tabi" demiştim kendi kendime; "Profesör olmuş, bunları küçümsüyor."

Bir reçete ve bir göz kırpmayla göndermişti beni. Sesimi çıkarmadım. Profesör olmak için çok genç olduğunu düşündüm sadece, o zamanlar profesör olmak için ne kadar çok sınava girmiş olduğu hiç geçmedi aklımdan.

***

Şimdi ne zaman canımı sıkan bir sınava girsem, ve ne zaman onu bir engel olarak görsem, o gün gelir aklıma. Artık küçük bir kız değilim, karşıma çıkanların en zor olduğunu düşünmek yerine, daha zorları olduğunu biliyorum. Kendimi çaresiz hissettiğim anda, o gün doktorun söylediklerini hatırlıyorum.

Ne çok zaman geçmiş üstünden. Ne sınavlar vermişim.

Ne sınavlar vereceğim.

Kış


Kış geliyor diye isyanı olanlara, benden bu şarkı gelsin.

20 Kasım 2012 Salı

Bir Hikaye

Şimdilerde çok sorgulanan bir konu, inanç meselesi. Eskilerin bir sözü vardır, "Para ile İman kimdedir bilinmez" diye. Buna inanmakla birlikte, bir de insanın içinin temiz olması gerektiğine inanırım, yoksa kişi başını örtmüş, saçını açmış bunlar benim için bir şey ifade etmez.

Bundan yıllar önce, bir yaz günü ailecek anneannemlerdeydik, uzak akrabalar da ziyarete gelmişti. Hayal meyal hatırladığım şeyleri annem anlatınca parçalar daha da birleşti. Dokuz yaşındaydım, çünkü bileğimi kırdığım yazdı.

O akşam misafirler annemin kuzeni ve onun çocuklarından oluşuyordu. Aile profilimiz ise hayli karmaşıktı o gün; annemin kuzeninin eşi tesettürlü, annem açık -ve yaz dolayısıyla şortlu-, babam rakı içiyor -yine yaz ve tatil dolayısıyla-, büyükbabam içmez, içene de karışmaz, kalanlar da kendi halinde. Biz de çoluk çocuk oynuyoruz, kolumun alçılı olması koşmama engel değil.

Derken koşmacanın dozu artıyor, hali hazırda ben alçılı olduğum için anneannem panik yapıyor, zaten benim olduğum yerde panik hep vardır, düşüp sakatlanmak hep ihtimaller dahilindedir. Misafir çocuklara bir şey olmasından korkarak çocukların annesini uyarıyor anneannem. Kadınsa anneme bakıp gülerek "Merak etme yenge, benim çocuklarımı Allah korur" diyor. Bu mantığa göre anlıyoruz ki Allah beni korumamış, o yüzden bu haldeyim.

O günü olaysız geçiriyoruz. Misafirler bu sefer teyzeme gitmek üzere yola çıkıyorlar. Yine bir koşmaca faslının ortasında çocuklardan biri düşüyor, iki kolu birden kırılıyor.

Şimdi, aslında olay çok basit. Karşındakinin fiziki özelliklerine bakarak onu yargılamış oluyorsun. Başımı kapatmadığım, dini sembolleri her fırsatta kullanmadığım için senden daha inançsız olamam. Kaldı ki Allah'ın kimi koruduğunu dillendirmek sana düşmez. İçin fesat olduğu sürece, hiçbir din yapılan ibadeti kabul etmez.

Belki beni Allah korudu da, sadece bileğimi kırdım. Bunu sen bilemezsin, ben de bilemem.

Son olarak, yine söz konusu hanımdan bir özlü sözle yazıyı noktalıyorum; "Evinize içki sokarsanız o eve melekler girmez." Allahın kimi koruduğunu bildiği gibi, meleklerin nereye girip çıktığını da biliyor kendisi. Aynı kadın, bizim evde de içki şişelerine arkası dönük oturmuştu.

16 Kasım 2012 Cuma

Tunein Radio

Bundan birkaç ay önce, radyoları ne kadar çok sevdiğimi yazmıştım. Normal radyo ve internet radyolarından sonra, akıllı telefonlarla birlikte ben de radyo uygulamalarına geçtim. Alem fm derhal yerini aldı, Rock fm beraberinde geldi. Eksen'i bulamadım, Joy fm'i de fellik fellik aradım. Fırsat bulduğum her yerde şikayet ettiğim Karnaval Player uygulamasından sonra Joy fm dinlemek benim için bir azap haline gelmişti.

Değişikliklerden haz etmediğimi de çok yakın bir zamanda söylemiştim. Yıllar yılı Winamp'tan severek dinlediğim Joy fm, Karnaval Player diye bir uygulamaya geçmiş, ve kendi çıkardıkları player dışında hiçbir mecradan dinlenemez olmuştu. Winamp dosyası da kendi kendini imha etmişti. Bir süre Joy fm dinlemenin başka yollarını aradım, bulamayınca da acımı kalbime gömdüm. Gudubet Karnaval Player belki bir telefon uygulaması yapmıştır diye arandım ama, bulamadım. Derken karşıma o çıktı.

Tunein Radio, dünya üzerindeki pek çok radyoyu bünyesinde barındıran bir radyolar bütünü. Yerel radyolardan tutun da, müzik türlerine, dile ve kategoriye göre deyim yerindeyse milyon tane radyo mevcut. Gps sayesinde yerinizi algılayıp orada bulunan radyoları açabilir, sevdiğiniz radyoları favorilere eklemenizi sağlayabilir, ve müzik zevkinize göre yeni radyo frekansları önerebilir.

Joy fm uğruna çıktığım bu yolda, Tunein Radio bana Karnavalsız Joy fm sunmakla kalmadı, beraberinde bir sürü radyoyla tanışmamı sağladı. Türkçe ve yabancı bir sürü radyo keşfediyorum, televizyonda kanal değiştirir gibi o frekanstan bu frekansa atlıyorum, o anki moduma göre canım ne isterse onu dinliyorum. Bazen haberleri dinliyorum, bazen İngilizce ve Almanca yayınları açıyorum, bazense sadece müzik dinliyorum. Kısacası, arama yapmadan, kolay yoldan, doya doya radyo dinliyorum. Favorilerim arasında Joy fm, Eksen, Rock fm ve Alem fm'i saymazsak; Radyo Nostalji (107.4), Capital Radio 80'ler, Metropol fm Rock, RadioIO ve AddicedToRadio'nun bilimum 70's, 80's ve 90's Pop, Rock ve Alternatif frekansları var. Oldies hastası olduğum için, pek çok radyoyu favorilerime ekledim, dinledikçe adını bilmediğim şarkıları da favorilerime atıyorum.

Eğer siz de radyolardan, yeni keşiflerden hoşlanıyorsanız, bir deneyin derim. Uygulama hem Apple Store'da, hem de Google Play Store'da mevcut, akıllı telefon kullanmıyorum diyorsanız, web'den de dinleyebilirsiniz; www.tunein.com

Bir sonraki yazıya, ve yeni keşiflere kadar, hoşçakalın efendim :)


                   

11 Kasım 2012 Pazar

Arkadaş Arıyorum

Şu sıralar pek Blogger'ı işgal etmiyorum, farkındayım. Buna tembellik deyin, yazar kilitlenmesi deyin, üşengeçlik deyin, Blogger'ın değişimini bahane ediyorsun deyin, yani her şeyi diyebilirsiniz. Ama bu demek değil ki okumuyorum. Kitaplarım bir yana, bir gözüm sürekli Google Reader'da, kim ne yazmış, kiminle nerede ne yapıyor, hep okuyorum. Sorun şu ki, fazla okuyorum, ve daha fazlasını istiyorum. Her ne kadar yeni blogları keşfe çıksam da, her zaman en güncel yazanları bulmak kolay olmuyor.

Eğer bu satırları okuyorsanız, ses verir misiniz? "Ben de varım, bak ben de yazıyorum" demek için, bu yazının altına yorum girebilir, veya sağdaki sütundan beni izlemeye alabilir, hatta twitter'dan mention bile atabilirsiniz. Anlayacağınız, yeni Blogger arkadaşlar arıyorum.

Bu aralar iyi bir Blogger sayılmam ama, iyi bir okuyucu olduğumu söyleyebilirim :)

fotoğraf için kaynak: http://www.yusufkisa.com/webmaster-konulari/amele-webmaster/

6 Kasım 2012 Salı

Draw Something ve İçine Düştüğümüz Oyun Çılgınlığı

Çok değil, bundan birkaç hafta önce telefonumdaki uygulamaları karıştırırken, "Amaan, hiç de sevmem öyle telefonda oyun, o ne öyle minik ekranda, sıkıntı basar benim içimi" deme gafletinde bulundum. Sanki bugüne kadar hiç oyunların esiri olmamışım gibi. Yaş büyüyünce insan oyunları küçümsüyor mu bilinmez, ama o anda günler öncesinden yüklediğim Draw Something'i açtım ve...

Hikayenin burasında kahramanımızın oyuna dadanacağını tahmin etmek zor değil. Ancak Draw Something bana öyle kapılar açtı ki, (böyle deyince de oyun vasıtasıyla ruh ikizimi bulmuş gibi bi izlenim oldu gerçi) şu an oyun geçmişimi sorguluyorsam, telefonu elimden hiç düşüremiyorsam, yetmemiş gibi etrafımdaki herkese bu illeti bulaştırıyorsam, tek sebebi uygulamalar arasında gezinen kaşif ruhum.

Draw Something'e kadar, o kadar çok illete bulaştım ve etrafımdakileri bulaştırdım ki, bu yolculukta bahsetmesem vicdan azabı duyacağım oyunlar var. Örneğin, koskoca bir yaz okulunu, toplu halde Bubble Town oynayarak geçirdik. Gözlerimi kapattığımda bile baloncukları vurup düşürmeye, combo yapmaya çalışıyordum. Bırakmak için ciddi çabalar sarf edip etrafımdakiler tarafından yeniden başlatıldım.


Sonra hayatımıza Playfish girdi. Pet Society ile başlayan yolculuğumuza kısa bir süre sonra Restaurant City ve Geo Challenge ile devam ettik. Yine birbirimizi oyuna dahil edip hediyeler mi yollamadık, fazladan puanlar için hilelere mi başvurmadık, birbirimizle yarışırken gurur meselesi haline mi getirmedik. Açılan fake hesapları saymıyorum bile. Geo Challenge sayesinde birçok ülkenin bayrağını, haritadaki yerini öğrenmiş olabilirim. Diğerleri faydasızdı kabul ediyorum :) 



Pek çok fake hesaptan suçlu Restaurant City.

Pet Society ve kedim Mismiyav'ın evi.

Geo Challenge ve bayrak çılgınlığı.

Geo Challenge ve harita bulmacalar.


Facebook ve Playfish oyunlarınınn bu kadar müptelasıyken, okul bitince oyunların da pabucu dama atıldı. Bunun nedeni hepimizin iş güç sahibi ciddi insanlar oluşumuzdan değildi elbette. Öyle sanıyorum ki hep beraber, yurtta bağırış çağırış oyun oynamadan, rekabet ortamı yaratmadan, yalnız başına oyunların tadı çıkmıyor. Playfish Geo Challenge'ı hunharca kaldırdı, Zuckerberg fake hesaplarımızı kapattı, ben bi ara The Sims Social'a tutuldum fakat hiçbir şey eski tadı vermedi. Son zamanların moda çılgınlığı Angry Birds'e bile bulaşmadım, siz düşünün. 

Bir gün nasıl olduysa Draw Something'de buldum kendimi. Arkadaşlarla oynanan bir oyun olunca, ilk işim etrafımdakileri bulaştırmak oldu tabi. Üç kişi tramvaya binip, -yaklaşık- 25 durak boyunca birbirimize çizim göndererek eski toplu oyun ruhunu bir anlamda canlandırdık. Tabi yine hilesiz duramayan, kısa yoldan zengin olmanın yollarını arayan ben, Draw Something Coin'lerimi arttırmak için, bedava tekliflere göz gezdirdim. Sözde oradaki birkaç programı indirip coin'lerimi alacak, ve hayatıma devam edebilecektim. Yine kader ağlarını örüyordu, ve hiçbir şey benim hesapladığım gibi gitmedi.

Böylece, başımı(zı)n son belası Cookie Dozer hayatıma girdi. Başta her şey normaldi, oyunu bir kere açıp telefonumdan sildim. Daha sonra bir bıçak gibi (!) beynime saplandı, ve kendimi Google Play Store'da oyunu yeniden indirirken buldum. Dünyanın en faydasız, en bağlayıcı, en batarya düşmanı oyunu. En zevklisi olmasa bile, zevkli olarak nitelendirilebilir. Oyunu yalnız oynamaya yine gönlü razı olmayan ben, sevgili dostum, oda ve oyun arkadaşım Güneş'i oyuna dahil etmekte gecikmedim. Tabletine indirdiğim oyunu kendi hür iradesiyle telefonuna indirdiğini görünce, amacıma ulaştığımı anladım. 

Her şeyin sorumlusu Draw Something.

Yeni hastalığımız Cookie Dozer.

Draw Something'deki muhteşem çizimlerimiz, ve Cookie Dozer türevi indirdiğim diğer oyunlar (Coin Dozer, Coin Dozer Seasons, World Tour vs.) başka bir yazının konusu. Yeni oyunlarla, ve yeni takıntılarla buluşmak dileğiyle efendim.

not: Draw Something de, Cookie Dozer de Apple Store ve Google Play Store'da mevcut.


14 Ekim 2012 Pazar

Karşınızda; Değişim Düşmanı sokakkedisi

Yazı yazma isteğim nereye gitti, ben de bilmiyorum. Ne kadar istiyorum oysa, upuzun yazmanın sonrasındaki o müthiş rahatlama hissini. Anlatacaklarımın bitmiş olmasından değil yazmayışım, ama içimden gelmiyor bir türlü. Başlayıp başlayıp vazgeçiyorum. Sonrasında fark ettim ki, Blogger'ın yeni görünümünün de etkisi olabilir yazamayışımda. Etrafımdakiler bilir, değişiklikleri sevmem ben. Her şey alıştığım, bildiğim, sevdiğim haliyle kalsın isterim.

İnternette de en çok canımı sıkan şeylerden biridir arayüz değişimleri. Facebook'tan soğumamın nedeni sürekli değişmesidir mesela. Tamam, yerinde say demiyorum, ama yeni özellikleri de o tasarıma bir şekilde ekle yani. Zuckerberg'e fena kinliyim bu yüzden. Zaten Timeline'ı sevene de pek rastlamadım. Hala Facebook kullanıyorsam, bunun tek nedeni insanlara rahatça ulaşabiliyor olmam.

Twitter da, Facebook kadar radikal olmasa da, zaman içinde değişime ayak uyduranlardan. Aslında Twitter'ı ayrı bir yazıda uzun uzun anlatabilirdim, ama madem sırası geldi, burada bahsedeyim. 2009 Mart'tan beri Twitter kullanıcısıyım, yani Türkiye'de şimdiki kadar yaygın değilken daha keyifli zamanlardı benim için. Retweet bile yoktu, gerisini siz düşünün :) Zamanla gelişti, büyüdü, daha fazla üyesi oldu, ve amacı da değişti. Kendisi bir şey yazmadan günde 100+ retweet yapanlar mı ararsınız, Foursquare'i entegre edip sürekli yer bildirenler mi, MSN gibi kullananlar mı, yoksa Instagram fotoğrafı postlayıp duranlar mı ararsınız, hepsi var. Bütün bunlar herkesin kendi tercihi elbette, takip etmeyi bırakırsın olur biter, diyebilirsiniz. Yine de eski hali daha güzeldi bana göre, daha sade, daha sakindi.

Bir Gmail kullanıcısı olarak, Gmail'in yeni arayüzünden aylarca kaçtım. Switch to the old look dedim, başka bir şey demedim. Zaten yeterince kullanışlı olan Gmail'i değiştirmeye gerek yoktu bana göre. Ama ne oldu, bir gün mail kutumu açtım, ve Google'ın beni zorbalıkla yeni görünüme geçirdiğini gördüm. Geri dönüşü yoktu  üstelik. Bağrıma taş bastım.

Ekşi Sözlük'te tema bile değiştirmeyen ben, yine aylarca Ekşi Sözlük Beta'nın varlığını reddettim. Bir hevestir, geçer dedim. Geçmedi. Sözlüğe her girişimde Beta'dan açılıyor, sağ alttaki "her zamanki" butonuna basıyorum. Beta'dan her zamanki görünüme her geçişimde rahat bir nefes alıyorum, içimi bir sıcaklık kaplıyor. Huzurla doluyorum. Beta'ya tamamen geçileceği günler hiç gelmesin istiyorum, çünkü alıştığım sözlük görünümünden epey farklı. O zaman eskisi gibi vakit geçirir miyim sözlükte, bilemiyorum.

Müdavimi olduğum bunca site görünüm değiştirirken, ve hepsi de değişiklikleri peş peşe yapmışken, canım Postcrossing'im çizgisini hiç bozmadı. "Ahh" dedim, "Sen başkalarına benzeme sakın, hep böyle kal". Sanki ben öyle dememişim gibi, bir saat sonra bir baktım, sitenin logosu değişmiş! "Logomuzu nasıl buldunuz?" diyen admin'e "Ne gerek vardı ki böyle bir değişikliğe" dedim, yetmedi, yapılan ankette eski logo lehine oy kullandım, o da yetmedi sitedeki üyeleri ankete oy vermesi konusunda teşvik ettim. Bu saatten sonra logo değişir mi? Sanmıyorum. Gözümü hala tırmalıyor ama :(

Son olarak, yine zorbalar zorbası Google, Blogger'ın görünümünü değiştirdi. Tamam, sevdiğim bazı yeni özellikler gelmiş olabilir, ama onların varlığından haberdar değilken de mutlu yaşıyordum, öyle değil mi? Yine aylarca eski görünümde kaldım, yine bir gün ansızın yeni görünümle geri dönüşü olmaz bir yolda buldum kendimi. Mutsuzum, hem de çok! Alışamıyorum, sabit fikirim, alışkanlıklarımın değişmesinden hoşlanmıyorum. Değişmeyen tek şey değişimmiş, öyle mi? Ben istemiyorum, uzak olsun!

Böylece, yazamıyor oluşumun suçunu Blogger'a attım. Bir ara Google Reader da değişmişti bak, şimdi hatırladım ona da sinirlendim. Kendinizi geliştirin, ama değişmeyin! Olduğunuz gibi seviyoruz sizi, alıştıra alıştıra yapın, teker teker gelin. Nereye gitsem, ne yana tıklasam yeni bir görünüm, bu gidişle internetten soğuyacağım. Üstelik, alışamıyorum da çoğuna. Bir öncekine adapte olamamışken yenisi geliyor. Canım sıkkın sevgili okuyucu. Sen de değişme sakın, olur mu? :(

17 Eylül 2012 Pazartesi

Gecikmiş Harry Potter Yazısı



Hep söylemişimdir, bir şeyleri popüler olmadan önce keşfettiysem, sonrasında soğurum diye. Tamam, soğumanın yanı sıra, kıskançlık da diyebiliriz buna. Benim bayıla bayıla okuduğum, dinlediğim, hatta tavsiye ettiğim şeyler bir anda herkesin sevgilisi olunca sıkılıyorum. Sevdiğim grupların dizi müziği yapmasını sevmem mesela, on kitap çıkarmış, on birincide bestseller olmuş ve sadece on birinci kitabı popüler olan yazardan da soğurum; içten içe sevmeyi bir kenara bırakmam ama.

Harry Potter ve Felsefe Taşı'nı okuduğumda sanıyorum 11 yaşındaydım, daha o zamanlar Yapı Kredi'den bile çıkmamıştı ilk baskısı, çoğu bilmez bunu. Nereden elime geçtiğini bilmediğim bir şekilde, bir yaz günü okuduğumu hatırlıyorum, bitirdiğimde "Bunu film yapsalar ne güzel olur" dediğimi de. Gel zaman git zaman, kitabın ikincisi -Sırlar Odası- çıktı, ve aynı sene Felsefe Taşı'nın filmi geldi. Sonrasını hepimiz biliyoruz, Harry Potter bir anda bestseller oluverdi, herkes tarafından bilinen bir kitap/film karakteri haline geldi. Kitabı, karakterleri ve detayları çok seven biri olarak, yine bir uyarlamayı sevmedim. Ama sorun değildi, o dönem her yeni kitabı heyecanla bekliyordum. Bu durum 5.kitaba kadar sürdü. Sonra ne olduğunu tam olarak ben bile hatırlamıyorum, Felsefe Taşı'ndan sonra hiçbir filmini zaten izlemedim, 6.kitabı aldığımı bile unutarak, seriyi okumayı kestim.

Geçen süre zarfında, Harry Potter ile ilgili her şeye kulağımı tıkadım. Ne bir filmini izledim, ne kitaplara gitti elim, ne de hakkında herhangi bir şey okudum. Tek yaptığım, Çocuk Edebiyatı dendiğinde Harry Potter'ı -ve aslında J.K.Rowling'i- savunmaktı. Bir çocuk kitabından çok daha fazla detaya sahip Harry Potter, ve bazen çok daha acımasız. Her ne kadar çocuk yaşta başlasam da, hiçbir zaman çocuk kitabı okuduğumu düşünmedim, düşünenleri de elimden geldiğince ikna etmeye çalıştım. İlk kitapta gördüğüm alelade bir ayrıntıyı -örneğin- dördüncü kitapta bulmak, ve onun bir konuya bağlandığını görmek bana hep heyecan verdi, bunu hiçbir zaman inkar etmedim. Benimki ufak bir kırgınlıktı sadece, sevdiklerimi başkalarıyla paylaşmak zorunda kalıyordum, ve Harry Potter fanlarını gördükçe yüzümü buruşturuyordum. Beyaz perdeye sevgim sonsuz, ama söz konusu uyarlamalar olunca, satır arasındaki detayı ekranda göremeyince bu hiç hoşuma gitmiyordu. Üstelik bir seride en sevdiğim şey detaylarıyken, bunu görememek, ve insanların bunu görmediği halde çok sevdiklerini iddia etmesi sinirimi bozuyordu.

Derken, birkaç hafta önce Harry Potter filmlerine televizyonda denk geldim. Okumadığım kitapların filmlerinden yine kaçmaya gayret ederek, okuduklarımın uyarlamalarına göz attığımı bunca yıldan sonra itiraf edebilirim. Şaşırarak fark ettiğim ise, her şeyi, ama her şeyi okuduğum günkü netliğiyle hatırlamamdı. Ve yine fark ettim ki, özlemiştim. Ekrandaki belki benim hayal gücümle örtüşmüyordu, ama yine de özlemiştim işte. İçimdeki özlem bilinç altımda uyuyadursun, kitaplığımı karıştırırken elim serinin beşinci kitabına, yani Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı'na gitti. İlk dört kitap tüm detaylarıyla aklımdaydı, ama beşinci kitaptan emin değildim, seriyi nerede bıraktığımdan da. Kitabı bitirmiş miydim, yarım mı bırakmıştım, hiç mi başlamamıştım, hatırlayamadım. Ben de o an aklıma gelen ilk şeyi yaptım - kitaba en başından başladım. Okudukça zihnimin berraklaştığını hissettim. Bir sonraki bölümde ne olacağını bilmiyordum ama, okudukça hatırlıyordum, ve hatırladıkça gülümsüyordum. O kadar çok şey aklımdaydı ki; büyülü sözler, isim-soyisimler, Quidditch kuralları, portre parolaları.. Kısa bir süre içinde o kitap bitti, ve fark ettim ki, altıncı kitapta bırakmışım. Hızımı alamadan ona başladım (Altıncı kitabın kütüphanemde bulunduğunu şaşırarak fark ettim, demek ki seride yalnızca tek eksiğim, yani son kitap kalmıştı) Okuyordum, elimden bırakmamacasına, tıpkı çocukluğumdaki gibi.

Sürükleyiciliği ve tanıdık oluşundan gelen aşinalığı bir yana, okuyordum, çünkü çocukluğuma bir armağan vermek istiyordum. Seriyi tamamlamak, olacakları bilmek onun da hakkıydı. Bu yüzden Harry Potter ve Melez Prens'i (6) de durmamacasına okudum. Son kitap da siparişle gelip seri tamamlanınca, bir an durdum. Okuduğum ilk seri değil elbette, ama bunca yıldan sonra bir çırpıda bitmesine hazır mıyım, emin değilim. Şimdi altı kitap da yan yana, kitaplığımdan göz kırpıyorlar bana. Son kitap ise masamda, bu satırları yazarken gözümün içine bakıyor. Şimdilik dokunmayacağım, ama fazla zamanı yok, biliyorum. Bunca yıl bekledim, kendimi hazır hissedene kadar da bekleyeceğim, ve Harry Potter'ın film olmasını öngören, her sene yeni kitabın çıkmasını bekleyen, çıkınca koşarak alan çocukluğum sonunda Harry Potter'a neler olacak öğrenecek. İşte o zaman, yani 13 senenin sonunda, bütün soru işaretleri bitmiş olacak. Belki de yenileri gelecek, kim bilir.

***

Yukarıda sıraladığım tüm nedenlerden dolayı, Harry Potter yazısını, gecikmiş olarak burada noktalıyorum. Seri bittiğinde nasıl hissedeceğimi az çok tahmin edebiliyorum, ama kitap bittiğinde neler düşüneceğim şimdilik muamma. Belki buraya bir edit gelir, belki de hiç gelmez. Ama Harry Potter, çocukluğumun bir dönemine damgasını vurmuş olarak kayıtlara geçecek, orası kesin.

28 Ağustos 2012 Salı

Instagram ile Bozcaada Manzaraları

Hep söylerim, "Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum" diye. Bu yaz da, yazlıktan farklı bir yerlere gidelim, iki üç gün birleştirip bir yerlere kaçalım dedik, Dubrovnik amacıyla kolları sıvadığımız planı hayata geçiremeden, kendimizi Bozcaada'da bulduk. Uzaklara kaçalım dedikçe, yer değiştireceğimize yine Kuzey Ege'ye döndük. Pişman mıyız? Tabi ki hayır! Öyle olsa, bu yazı ortaya çıkmazdı.

Bozcaada'ya ilk gidişim değildi, ancak yaz sezonu içinde adaya ilk gidişim oldu. Kendi içimde kıyaslama yapma, ve artıları eksileri karşılaştırma fırsatı buldum. Örneğin, sezonda gittiğinizde Rum mahallelerinde cirit atamıyorsunuz ama, mis gibi Ege sularına girebiliyorsunuz. Kolay bulamayacağınız berraklıkta ve soğuklukta bir denizden bahsediyorum. Yılın 5-6 ayı mavi bayraklı denize giren biri olarak söylüyorum üstelik bunu. Gitmediyseniz, mutlaka gidin görün, ama önce neyi istediğinize karar verin; cıvıl cıvıl yaz kalabalığında tatil mi, yoksa keşif yapacağınız bir ada turu mu.

Bozcaada tam bir detay adası. Feribotla yanaşırken gördüğünüz boz manzaranın aksine, adaya girdiğinizde, sokakları dolaşmaya başladığınızda her şeyi çekmek, ölümsüzleştirmek istiyorsunuz. Adaya ikinci gelişimin verdiği avantajla, her gördüğümden etkilenmeden (kabasını daha önce resmetmiştim çünkü) detayları çekmeye çalıştım. Detayların üstüne bir de Instagram girince, ortaya şöyle görüntüler çıktı;

Feribota bindiğimde karşıma çıkan afiş buydu, daha sonra farklı versiyonlarını adada sıkça gördüm, sloganları "Başka Ada Yok" 

Yine adanın her yerinde, çoğu evin duvarında, pencere pervazında bulacağınız sardunyalar.

Kaldığımız otel adadaki Eski Rum İlkokulu'nun restore edilmiş binasıydı, ve "Şiir Oteli" olarak geçiyordu, Orhan Veli'den Bedri Rahmi Eyüpoğlu'na, Nazım Hikmet'ten Ataol Behramoğlu'na kadar pek çok şairin şiiri odaların kapılarına bu şekilde yazılmıştı. 

Bozcaada Kalesi'nin bu tablosu Eski Rum Mahallesi'nde bulunan Lodos Restoran'dan. Geçen seferden tecrübeyle eski lezzetleri yeniden tatmak için gittik, ancak maalesef o zamanki kadar memnun kaldığımızı söyleyemeyeceğim. Servisi hala iyi ama, işletme mantığının oldukça değiştiğini belirmekte fayda var.

Bozcaada'nın simgelerinden olan kargalara ancak bu kadar yaklaşabildim :)

Maviye boyalı tahta sandalyeler ve beyaz örtülerle hasretimi elimden geldiğince gidermeye çalıştım, bu da çantamın sandalye üzerindeki pozu.

Yine adanın simgelerinden biri olan üzüm figürü, meşhur Çiçek Pastanesi'nin girişinden. 

Ara sokaklardan birinde karşıma çıkan bu kuş yuvasını resmetmeden edemedim. İçinde yaşayan var mıdır bilmem :)

Olmazsa olmazdır, klasiktir dedim ve deklanşöre bastım, Bozcaada Kalesi böyle poz verdi bana. Her ne kadar Instagram'ın kendine has photoshop'u olsa da, denizin mavisi buna yakındı.

Ada çokça rüzgar aldığından, sörfe de elverişli. Sörfçü bulunduğumuz teknenin dibine kadar girince, bana da yapacak fazla bir şey kalmadı.

Bu gramofonu kontrastıyla oynayarak biraz ben gençleştirdim, itiraf ediyorum. Asmalı Meyhane'den.

Yine bir Bozcaada klasiği olarak, Rüzgar gülleri. Anlatmasam olmazdı.

Bu susak kabağından yapılmış bebek Dantela'dan, dükkanın sahibinin çiftliğindeki bahçıvanın tıpkısının aynısıymış. Bahçıvan Ahmet'in bir de karısı Şerife varmış ama o satılmış, Ahmet rafta yalnızdı :(

Cafe Adalı'daki masaların minik demirbaşları. Fesleğen en tatlısı ama.

Tekneyle ada turundan, sadece benim objektifime takılan kısım. Yoksa çok daha güzelleri mevcut, emin olabilirsiniz.

Son olarak, kaldığımız otelin dış cephesi. Ege Otel, nam-ı diğer Eski İlkokul, yani Şiir Oteli.

***

Mini Bozcaada turunun böylece sonuna geldik. Çok daha fazlası adada mevcut, geriye bir tek adaya gitmek ve keşfetmek kalıyor. Benim -bizim- göremediklerimi belki siz görürsünüz, belki başkası görür, kim bilir? Ancak sanıyorum adadan ayrılışın hüznü herkeste aynı. Eve dönüş güzel olsa da, her seferinde biraz buruk ayrılıyorum Bozcaada'dan.

27 Temmuz 2012 Cuma

@sokakkedisi on Twitter

Yine Yaz'ın rehavetine kapıldım, bir türlü yazamıyorum. Bir şeyler biriktirebildim mi, emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var ki, Blogger'ı her şeyiyle çok özledim!

Derseniz ki uzun blog post'u gerekmez, cümlelerini 140 karaktere sığdır, onlar işte buradalar, Nisan 2009'dan beri.Takdir edersiniz ki mobile twitter, mobile blogger'dan daha kolay bir süreç :)

Daha uzun bir yazıyla geleceğim ama! Şimdilik görüşmek üzere diyorum, güzel yaz'ın tadını çıkarın.

http://twitter.com/sokakkedisi

15 Temmuz 2012 Pazar

Kitap Ayraçları

Challenge sonrası görselleri arttırmamla blog biraz renklendi sanki, ne dersiniz? Her ne kadar yazmayı daha çok sevsem de, fotoğraflarla süslemek oldukça keyifli. Bugün de fotoğraflı bir yazı geliyor o yüzden; hatta bol fotoğraflı, daha az yazılı. Yaz sıcağında uzun uzun konuşup canınızı sıkmadan, görsellerle devam ediyorum.

Yaz demişken; benim için yaz bir anlamda daha fazla kitap okumak demek. Daha önce bahsettiğim gibi, kitap okurken sayfaların ucunu asla kıvırmayı sevmediğimden, mutlaka ayraç kullanırım. Kitabın kendi ayracı varsa kitaplıkta da kitabın içinde tutarım o ayraçları. Her zaman kitabın bir örnek ayracı olmuyor, ancak bir yerlerden mutlaka ayraçlar geliyor. Ben de düşündüm, ve kitaplığın dışında kalan ayraçlarımı göstermeye karar verdim. Eminim benim gibi birçok ayraç sever vardır.

Yine kedi temalılar :)

En sevdiğim kitapçılardan biri olan Altınoluk Ezgi Kitabevi'nin kendi ayraçları. Okumak iptiladır!

5 Temmuz 2012 Perşembe

Odamdaki Kediler

Uzuuun bi Challenge'ın ardından herkese merhaba! Umarım beğenmiş ve okurken keyif almışsınızdır. Çünkü ben yazarken çok keyif aldım, ve bitişine üzüldüm diyebilirim. Blog arşivime bakarsanız yazın çok fazla yazı girmediğimi görürsünüz, bu yaz makus talihimi yenmek ve elimden geldiğince yazı yazmak istiyorum, bakalım başarabilecek miyim.

Bugün sizi odama götüreceğim ve oradaki kedilerle tanıştıracağım. Ufacık odamda, bol kedili bir yazıya hazır olun! :)

Huzurlarınızda; kitaplık kedilerim.


Bu da en sevdiğim figürlerden biri, Midilli'den almıştım.

Bu kedilerden bir ordum var gerçekten :)



Malta kedileri :)


                               


Kendisi bana Azerbaycan'dan geldi, teyzemin hediyesi, ismi Haydar.

Odam ufak ve sadece yatak-komidin-çalışma masası ve kitaplıktan oluşuyor. O yüzden metrekare başına bir hayli kedi düşüyor. Sırada masamda ikamet etmekte olan kediler var;

Daha önce bahsettiğim, her sene mutlaka aldığım Giller takvimi ve arkada kedili bir sergi davetiyesi.

Fotoğrafta kaç kedi var bulun :)

30 Haziran 2012 Cumartesi

30.Gün: Sonsöz

Haziran ayı bitimiyle, Challenge'ımın sonuna geldik. Üzerimde Challenge'ı bitirmenin haklı gururu var. 30 günlük Haziran ayında 30 yazı her sabah aynı saatte yayına girdi. Kiminiz okudunuz, kiminiz yarısında çıktınız. Sizi bilmem ama, ben çok keyif aldım. Hem benim için pratik oldu, hem de blogun pası silindi.

Sonsöz deyişime de aldırmayın, Challenge'a bir sonsöz yapmak istedim. Bir yere gittiğim yok, uzun uzun yazmasam bile -malum, yaz tribi- takipte olacağım. Okumaktan çok keyif aldığım bloggerlar ve her gün merakla göz gezdirdiğim Blogger İstatistikler'i var.

Peki bana bir iyilik yapar mısınız? Olumlu olumsuz eleştirileri, ve en çok hangi günün yazısını beğendiğinizi yorum olarak bekliyorum. Yazmazsanız da dert değil, zira yine yazacağım. Kafamda yeni fikirler var ve hayata geçirmek için uygun zamanı bekliyorum. Ne de olsa, Show must go on, öyle değil mi?

Temmuz ayında Haziran kadar hareketli olmayabilir, ve biraz sessiz olabilir buralar, ama yine de irtibatta kalalım :) Her şey planlı gitmiyor blogda, bir gece ansızın gelebilirim!

Hadi yazın, keyifle okuyacağım çünkü.

29 Haziran 2012 Cuma

29.Gün: En Sevdiğim Yemek Restoranı

                                                              kaynak: www.baynihat.com.tr

Bugün en sevdiğim yemek restoranları arasında, bizim buraları bilenler için klişe, bilmeyenler içinse gelmelerine değecek bir yerden bahsedeceğim; Bay Nihat Cunda. Ayvalık'ın şipşirin Alibey (Cunda) Adası'nın en bilindik, aynı zamanda en lüks balık lokantasıdır Bay Nihat. Ancak aklınıza sadece balık (papalina!) gelmesin, en güzel Ayvalık mezelerini bulabileceğiniz Cunda adasında, Bay Nihat'tan iyisini düşünemiyorum. Sahil şeridindeki restoranı ve bol kedileriyle Bay Nihat, nispeten pahalı da olsa, hizmeti için değdiğini söyleyebilirim. Ahtapot salatası, kabak çiçeği dolması, deniz börülcesi ve közlenmiş patlıcan salatasını yemeden gelmeyin sakın! Rakıyı söylemiyorum bile.

Üstüne bir de Taş Kahve'de damla sakızlı kahvenizi için. Normalde içtiğiniz damla sakızlı kahvelerden farklı olduğunu göreceksiniz.

Buradan sitelerine göz atabilirsiniz.

28 Haziran 2012 Perşembe

28.Gün: Benim İçin Çok Değerli Olan Bir Eşya


Tanıştırayım, büyükbabamın fotoğraf makinesi. Gazi Eğitim'de öğrenci olduğu yıllarda harçlığını çıkarmak için kullandığı, annemin ve teyzelerimin bütün çocukluk hallerini fotoğrafladığı makine. Söyleyecek çok şey var aslında, ama nereden  başlayacağımı ve makinenin bana hissettirdiklerini nasıl anlatacağımı bilmiyorum. İlk öğretmenim -anneannemle birlikte tabi-, ve çocukluğumun büyük kısmını yanında geçirdiğim büyükbabamın en büyük hatıralarından biri bu makine. Benim için çok değerli olan bir eşya sorulduğunda, başka bir şey düşünemedim. Makinenin sahibi de, taşıdığı anlam da benim için çok önemli çünkü.

27 Haziran 2012 Çarşamba

27.Gün: El Yazım

26 Haziran 2012 Salı

26.Gün: En Sevdiğim Beş TV / Dizi Karakteri

Bu gerçekten zorlandığım bir liste oldu, çünkü dizi izleyen bir insan değilim, izlediklerim sınırlı ve aşağıda göreceğiniz gibi daha çok eski dizi karakterlerini paylaşacağım. Bir de şunu fark ettim, genelde karakterleri değil de dizinin bütününü seviyormuşum. Ancak sevdiklerim yok mu, tabii ki var, ve iyi ki bu liste beş kişiden oluşuyor, daha fazlasını yapamazdım çünkü :)

Sıdıka

İşte en sevdiğim karakterlerden biri! Çok bilmiş, hazırcevap halleriyle Sıdıka'yı sevmemek mümkün değil. Fotoğrafta abisi Samim'le kavga ederken olsa gerek, dizinin en komik sahneleri Sıdıka-Samim atışmaları bana göre, anne kız kapışmalarından sonra tabi :)

Çılgın Bediş

Bediş de çocukken en sevdiğim karakterlerden biriydi. Sırf onun yüzünden Bediş'inki gibi bir lise hayatım olacağını, motosiklete binip ateş yakıp etrafında çılgınca dans edeceğimi sanırdım. Sonra ne lise istediğim gibi geçti, ne motosiklete bindim, üstüne bi' de dans ederken dizimi sakatladım. Neyse, konumuz bu değildi. Sizce de burada Bediş, tam da hayal kurmaya beş kala ifadesini takınmamış mı?

Çemberimde Gül Oya

İnanın Çemberimde Gül Oya'da en sevdiğim karakteri bulmak için çok düşündüm, ancak dizide her karakter o kadar güzel oluşturulmuştu ki, bir türlü karar veremedim. Yurdanur dedim, Canan Cansev eksik kaldı. Suna Abla dedim, Yurdanur'un annesi Sema Hanım'ı ve Işıl Yücesoy'un müthiş oyunculuğunu hatırladım, Gazi Dede olsun istedim, Ercan'sız dede hiç olmadı. O yüzden, bir istisna olarak bu dizide karakter belirtemeyeceğim, çünkü sevdiğim karakterlerin bütünü bu dizide.

Chuck Bass


Sanıyorum söyleyebileceğim en güncel dizi karakteri Chuck Bass. Gossip Girl'ün -sözde- kötü çocuğu Chuck, izlemekten en çok keyif aldığım karakter. Kendine has Chuck Bass duruşu, kısık sesle ve ağır ağır konuşması, bazen zampara ama hep Blair'a aşık halleriyle bence dizinin en iyi karakteri. Fazla söze gerek yok, o bir Chuck Bass.

Stewie Griffin

Ve işte Stewie Griffin, dünyanın en ruh hastası çizgi film karakteri! Her zaman sinirli halleriyle beni kahkahaya boğan en minik aktivist, suikast planlayıcısı. Gönül isterdi ki yanında elinde Martini'si ile Brian da olsun, ancak Stewie, yalnızken bile başlı başına bir karakter. Fotoğraf; kendisine brokoli yedirmeye çalışan annesini tehdit ederken.

Bu da bonus olsun;

L / Ryuzaki 

Captain Tsubasa, Pokemon, Şeker Kız Candy gibi çizgi filmleri saymazsak, izlediğim tek anime olan Death Note'taki L, diğer bir deyişle Ryuzaki,  en sevdiğim karakterlerden biriydi. Her daim kambur oturuşu, sürekli tıkınır halleri ve muhteşem zekasıyla, çok iyi bir anime izleyicisi olmasam da, gördüğüm en iyi anime karakterlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Anime izlemek istiyorsanız Death Note'tan başlayabilirsiniz, mevcut pek çok diziden daha sürükleyici ve iyi kurgulanmıştır.

Biraz garip bir kombinasyon oldu ama, benim favori karakterlerim bunlar. Her birini defalarca, sıkılmadan izleyebilirim.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...