22 Ekim 2009 Perşembe

Childhood Dreams



Bazen sadece bu güne geri dönmek istiyorum.
İyi ki varsın büyükbaba, iyi ki yokum.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Rüya

Küçük bir çocuğum şimdi.
Bir lunaparkta yalnızım.
Fonda iç burkan bir melodi var, sanki bir müzik kutusu hali hazırda kurulmuş, kapağı açılmış da balerin kız dans ediyor gibi.
Işıklar gözlerimi alıyor. Başka hiçbir şey görmüyorum.
Atlı karıncalar...
Büyülenmiş gibi gidiyorum.
Yaklaştıkça görüyorum ki, benden başka kimse yok.
Atlı karıncalar dönüyor. Müzikle birlikte.
Her birinin üzerinde, insan resimleri. Çerçeveleriyle.
Dönüyorlar.
O anda fark ediyorum ki, ben ağlıyorum.
Tüm o insanlar, dönmeye devam ediyorlar. Ben ağlıyorum. Hepsi ölmüş.
Lunaparkta, atlı karıncaların önünde duran küçük bir çocuğum şimdi. Sesler, ışıklar, yüzler birbirine karışıyor.
Ben sadece ağlıyorum.

*Hatırladığım ilk rüyamdır, çocukluğuma selam olsun.

7 Ekim 2009 Çarşamba

ArkaBahçe.

İçimde çok garip bir çekişme var. Bir yandan, bir şeylerin tamamen tükendiğini hissederken diğer yandan o tükenenlerin yerine yenileri geliyor. Eğer çorak bir toprak olsaydı içim, kurumuş hatta yanmış ağaç köklerinin ardından bir şeylerin korka korka yeşermeye çalıştığını görebilirdim. Oysa ne o ağacın kuruduğunun farkındaydım bunca zamandır, ne de o tohumların yeşerdiğinin. O filizlerin tohumlarına bakıyorum, şaşkın gözlerle. Yeşerip de büyür mü o filizler, yoksa çorak mı bulur toprağını, yetersiz midir suyu? Olur ya, belki inatçı çıkar, susuzluğa dayanır, yine büyür. Diğer ağaç çok mu kolay yeşermişti sanki? Ben mi suçluydum onun kurumasından? Ben mi vurdum baltayı gövdesine, yoksa o içten içe kof muydu bana fark ettirmeden? Yerini yeni filizlere bırakıyor oysa, ben yeşertmiyorum onları, hiçbirini sulayacak gücüm yok zaten. Çok garip bir çekişme var o toprakta, kurumuş dallar kendini yenilemeye çalışıyor, benimle birlikte.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Peki Neden SokakKedisi?

Hatırı sayılır bir süredir sokakkedisi'ni nickname olarak kullanıyorum. Eski Türkçe'de mahlas olarak tabir ettiğimiz.. :) Çok insan sordu bugüne kadar, neden sana kedi diyolar diye. Kedileri çok severim bik bik bik yapmadan anlatıcam, delikanlı gibi.
sokakkedisi, sanılanın aksine nankör değildir, özgürlüğüne düşkündür. Hükmedilemediği için nankör damgası yapıştırılır ona. (evet, en klişe yerinden başlamak istedim.) Söz geçiremezsiniz sokakkedisine, ilgisini çekmiyorsanız, çeker gider, arkasından ne kadar seslenirseniz seslenin. Aynı anda, hem çok çabuk bağlanan, hem de çok kolay terk edendir. Çok sever, sevdiğinin peşinden ayrılmaz da, gözü dönerse bir çırpıda siler atar, geri dönmez. Çok gezer sokakkedisi, yalnız gezer, geceyi sever. Gündüz uyur, gece dolaşır. Sıcağı sever, ama soğuktan korkmaz. İnsanları kendisine çok çabuk bağlar, ne kadar bağlıyorsa da insanlardan kaçar. Başına buyruktur. Akıllıdır, uyanıktır, görürsünüz, aşırı sıcaklarda ağaç gölgesinden size bakan, soğuklarda arabanın motorundan çıkıp sizi şaşırtan da odur. Gerektiğinde kendini korumasını bilir. Sanılanın aksine güçlüdür sokakkedisi, hiç fark etmezsiniz tırnaklarını çıkardığını. İnceden acıtır çünkü, usul usul. Ama derinden kanatır.
Bir de, gıptayla baktığı, benim içten içe aşık olduğuna inandığım ciğercinin kedisi vardır. O konuya hiç girmeyelim. Büyük şairin toprağı bol olsun demekle yetinelim.

4 Ekim 2009 Pazar

Ayrılış

"Ya aşık olursa..?" dedi içindeki ses. İçindeki bir sürü sesten, çocuk olanıydı o, belki de en çocuk. Diğeri güldü, acımasızdı gülüşü, biraz da tehditkar. "Olsuuunn..." dedi, yaşça en büyük ve en acımasız olanı. Küçük olanın olsaydı eğer, yüzü düştü denebilirdi, ama sesine çoktan yansımıştı zaten. Gitmesini istemiyordu, açık ve net. O hiç gitmesin, kimseye gitmesin. Hep kendisini sevsin. Ama bunu dile getiremezdi, hiçbir zaman. Zaten bilirdi diğer seslerin onunla dalga geçeceğini, birden fazla kişiliklerin içinde barınmanın en büyük zorluklarından biri de buydu, en küçük ve en saf olmak. Çünkü böyleleri en temiz duyguları taşırlar, bu yüzden de hep alaya maruz kalırlar. Diğer sesler aldırmazlar, kişinin güçlü yanıdır onlar, ve en acımasız yanı. Onun için, en başta da onun gitmesini umursamazlar, çünkü güçlüdürler, ve tabi ki acımasız. O acımasız sesler asla titremez küçüğünki gibi, aldırmazlar da hiçbir gidişe, bir de küçüğün korktuğu gibi onun herhangi birine aşık olma ihtimaline. Bırakır o sesler onun peşini, bırakırlar, gitsin. Gittiğinde, her şeyi gözünü kırpmadan yok eden, pencereden atan, tutuşturup yakanın sesidir onlar, bu esnada küçüğü çoktan sustururlar, o bir köşede sessiz sessiz ağlar. Sessiz ağladığı için onu duyan olmaz zaten, diğerleri kahkaha atar. Küçük olmasa, onu umursayan yoktur aslında, diğerleri arkalarına dönüp bakmazlar bile. Çekip giden de hep onlardır zaten, küçükse onun arkasından bakakalandır. Küçüğü de sürüklerler ama, ağlamasına aldırmadan. Küçük siner bir köşeye, susar, konuşmaz. Taşlaşır o da bir süreliğine, acısı geçer, umursamaz. Kontrol diğerlerinin elindedir çünkü, kişi o esnada duygusuz, acımasız ve aldırmazdır. Küçük susar, bir süreliğine unutur. Kişi de unutur küçük susunca, kahkaha atar umursamaz... Hiçbir ihtimal yoktur aklında, o gitmiş, belki de geri gelmeyecek. Küçüğünse içi içini kemirir, ya dönmezse diye. Küçüğün içi içini kemirdikçe, kişinin huzuru kaçar. Hatırlamaya başlar. Ama azar azar. Onlar birikir, kişiyi rahatsız eder. Ta ki diğerleri küçüğü susturana kadar.
***
İçinizdeki küçüğü susturmanız dileğiyle.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...