6 Nisan 2017 Perşembe

Limon Ağacı

Kitap almama serüvenim, ufak kaçamaklarla da olsa devam ediyor. Bu seneki okuma hedefimde yine kütüphanemdeki kitapları okumak var. Genel olarak bir yerli bir yabancı yazar şeklinde ilerliyorum, onun dışında bir okuma planım yok. Yaratıcı Yazarlık ve Okuma kursundaki okuma listesindeki kitapları da araya serpiştiriyorum, her ay bir kitap okuduğumuzdan fazla etkilemiyor mevcut durumumu.

Dediğim gibi, sabit bir okuma listem yok, kitaplığıma gidiyorum, beni ne çekerse onu alıp okuyorum. İçimde her şeyin bir zamanı olduğuna dair bir inanç var. Bir kitabı o an okuyamıyorsam, doğru zamanın gelmediğini düşünüyorum. 2009 yılında alıp yarım bıraktığım Limon Ağacı da bu kitaplardan biri oldu.



Pegasus Yayınları'ndan çıkan gözden geçirilmiş 6.baskısıydı bende olan kitap. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü ilk baskılarda çeviri kaynaklı çok sıkıntı yaşanmış. Benimki gözden geçirilmiş diye belirtilmiş olsa da, yazının devamında anlatacağım bazı eksiklikleri hala vardı.

Limon Ağacı'nı neden 8 sene sonra okumayı seçtim bilmiyorum. Genelde yarım bıraktığım kitaplara dönmüyorum. Ama sanırım benimki kitaba bir şans daha vermekti. İsrail ve Filistin'i gidip gördükten sonra bir şans daha verebilirim diye düşündüm. Kafamda soru işaretleri hala vardı, çünkü Limon Ağacı yarım bırakma konusunda kötü bir şöhrete sahip. Pek çok yorumda "Okuyamadım, yarım bıraktım, hiç sarmadı" gibi şeyler okuyabilirsiniz. Ben son zamanlarda yaptığım birkaç ağır okumanın ardından üstesinden geleceğimi düşündüm ve böylece kitabı sonunda bitirebildim.

Öncelikle belirtmem gerekir ki, Orta Doğu'ya ilgi duymayan birinin okuması çok zor. Arka kapağı okuduğunuzda kitap bir roman izlenimi uyandırıyor. Tarihin kurguya yedirildiği romanları ben de tercih ederim, ama bu kitapta daha çok hikaye tarihin içine serpiştirilmiş. Beklentinizi akıcı bir Orta Doğu hikayesi minvalinde tutmayın. Bol bol tarih okuyacağınız, içinde hem siyasi aktörlerin hem de roman karakterlerinin bulunduğu bir kitap.

Kitabın ilk çevirisi nasıldı bilemiyorum, ama benim okuduğum baskıda başını kaçırdığım, anlam düşüklüğü olan uzun cümleler vardı. Başa dönerek birçok paragrafı tekrar okudum. Dipnot kullanılmamıştı, bu kadar çok tarihi bilginin ve iki kültüre ait farklı terimlerin bulunduğu bir kitapta açıklamalar olması gerekirdi. Okuyucu her şeyi bilen kişi değildir, dipnotlar ve açıklamalar okumayı kolaylaştırır. Bu benim için büyük eksiklikti, zaman zaman okumayı kesip neyin ne olduğuna baktığım oldu.

Ben okuyucu olarak karakterleri daha çok görmek isterdim. Tarihi anlatılarla oldukça bölünüyor kitap. Çektiğim bir diğer sıkıntıysa, bölümler çok uzundu. Bu tamamen benden kaynaklanan bir sıkıntı da olabilir, ben bir bölümü yarım bırakmayı sevmiyorum, bölümü bitirmem gerek mutlaka. Bölümlerin makul uzunluklarda olması benim okumamı kolaylaştırır. Limon Ağacı'nda bölümler fazla uzundu, kitaptan kopmamak için okumam gereken bölümleri günlere böldüm, sık sık bölümün bitmesine kaç sayfa kaldığını kontrol ettiğim oldu.

Kitabın iyi yönleri yok muydu? Elbette vardı. Okuyan herkesin hemfikir olduğu üzere, kitap tamamen tarafsız bir şekilde yazılmış. Hiçbir tarafı güzellemiyor ya da kötülemiyor. Her şeyi olduğu gibi anlatmış. Zor bir coğrafyada, böyle hassas konularda bir kitap kaleme almak hiç kolay değil. Ayrıca böyle bir kitabı yazmak ciddi bir araştırma gerektiriyor. Konu sadece İsrail - Filistin meselesi değil, Bulgaristan'dan Yahudi göçleri, Osmanlı Devleti ve sonrasında İngiliz denetimi altında Filistin yılları, sürece dahil olan Ürdün, Suriye, Mısır gibi ülkeler de kitapta yer buluyor. Tüm bunları toparlamak elbette basit değil, emek sarf edildiğini görebilirsiniz. Yazar bu tarihsel süreç ile hikayeyi iyi harmanlamamış olabilir, bu da okumayı zorlaştırıyor ancak asla boş bir kitap olmadığını görüyorsunuz.

Son olarak, kitapta detaylı bir harita da görmek isterdim. Okurken zihinde canlandırmayı sağlardı.

Benim Limon Ağacı ile ilgili düşüncelerim bunlar. Yıllar sonra yarım bıraktığım bir kitabı bitirdiğim için mutluyum. İsrail ve Filistin'i gördükten sonra bazı kısımları kafamda canlandırmam daha kolay ve yer yer keyifli oldu. Beklediğim akıcı okuma değildi belki ama, fazla süründürmeden bitirebildim. Orta Doğu'ya ilginiz varsa okuyabilirsiniz.

8 Mart 2017 Çarşamba

10.Gün


Sonunda 10.güne geldim. Üzerimde challenge'ı bitirmenin mutluluğu var. Aslında şu sıralar birden çok challenge var yaptığım, sadece blog yazmak anlamında söylemiyorum. İnternet üzerinden takip ettiğim bir dünya tarihi kursu (bu kurslar üzerine de yazmak istiyorum bir ara), bitirmeye çalıştığım derleme bir kitap -her gün bir bölüm okuyorum bu yüzden-, her gün yapmam gereken bir yazı egzersizi, önümüzdeki haftaya okumuş olmam gereken ve çook ağır ilerleyen bir başka kitap... Ama ilk biten bu challenge olacak.

Son gün için konu herkese söylemek istediğim bir şey olmuş. Ulusa sesleniş gibi bir şey :) Gerçi buradan kaç kişiye sesleniyorum, kimler okuyor bilmiyorum. Kendi kendime konuşur gibi yazıyorum ama, çok da dert değil aslında. Bir gün bir yerde birinin karşısına çıkarım. 

Bugün yalnızca şunu söylemek istiyorum: Sevgili burayı okuyan herkes, burada olduğun ve okuduğun için teşekkürler. 

İleriki yazılarda görüşmek üzere.

7 Mart 2017 Salı

9.Gün


İtiraf etmem gerekiyor ki bu challenge beni zorladı. Yazmak değil derdim ama her gün yazmak apayrı bir disiplin. Blog yazmak konusunda da performanstan düşmüşüm, nerde 30 günlük challenge'ları takır takır yazan ben, nerede şimdiki ben. Yine de pes etmek yok, yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim. 9.gün ile buradayım. Hayattaki iki başarım bakalım nelermiş :)

Hayatımın hiçbir döneminde çok iddialı olmadım, muhteşem başarılara imza attım diyemem. Tabi bir diğer konu, neyi başarı olarak gördüğünüz. Kimileri için üniversiteyi bitirmek başarıyken, kimileri için evlilik bir başarı olabiliyor. Veya daha soyut şeyleri başarı olarak görebiliyoruz, sanırım ben de onlardanım.

Burada elimden geldiğince kişisel şeyler paylaşmaya çalışıyorum, toplumsal veya siyasi konulara girmemeye çalışıyorum. Ama kabul etmek gerekir ki, günümüz Türkiye'sinde en büyük başarı hayatta kalmak. Yaşıyorsak, bu başarı hepimizin. 

İkincisi ise, edindiğim tüm dostlukların kalıcı olması. Buna başarı mı dersiniz, şans mı dersiniz bilmiyorum. Ama arkadaşlık konusunda şansım hep yaver gitti, yakın arkadaşım, dostum dediğim o birkaç kişiyle seneleri devirdim. Kopmadık ve bunu beraber başardık. En eskisi bu sene 23 yıllık olacak, 28 yaşındayım bu arada. 

***

10.günde görüşmek üzere!

4 Mart 2017 Cumartesi

8.Gün



8.Güne gelirken... 3 kişiye adanmış 3 şarkı paylaşacağım. Bu favori şarkı seçmekten çok daha zor.


Sezen Aksu - Yine mi Çiçek
Bu Sinancığımın şarkısıydı. Şimdi onu tanıyan kim varsa, bu şarkıda onu hatırlıyor, biliyorum. Daha güzel bir yerde olduğunu umuyorum. Elbet bir gün...



Eric Clapton - Tears In Heaven
Bu şarkı ve Wonderful Tonight beni hep ergenliğime götürür. Tears In Heaven'ı Serap çok sever. Bu onun şarkısıdır, Wonderful Tonight benim :)



Muse - Feeling Good
Kendimi iyi hissettiğim günlerde kendime çaldığım bir şarkı bu. Bana iyi geliyor. Size de iyi gelsin, dinleyin :)

***

Kolay gibi görünen ama zor bir challenge oldu benim için. Müzik dinleyen, şarkılara anlam yükleyen, şarkılarla birilerini hatırlayan biri olmama rağmen, özellikle üçüncü şarkıyı bulmakta zorlandım. Onu da size armağan ettim. Yüksek sesle dinleyin!

3 Mart 2017 Cuma

7.Gün


Bugünkü challenge konusu beni gülümsetti. Beni mutlu etmenin 4 yolunu anlatacağım.

***

1. Elbette güzel bir hediye. Büyük bir şey değil ama, düşünülmek önemli. Belki uzun zamandır aradığım bir kitabın eski bir baskısı, belki göndermem için bir kartpostal, belki yurtdışı seyahatinizden bir magnet. Küçük ama anlamlı bir şey.

2. Beraber geçireceğimiz güzel bir gün. Çok basit aslında, belki çıkacağımız kısa bir seyahat, kısa bir yol, yiyeceğimiz güzel bir yemek, eğleneceğimiz güzel bir akşam. Fazlasını aramıyorum.

3. Gittiğiniz yerden yolladığınız bir kartpostal. Hele bir de oradan yollandıysa şahane!

4. Bir sokak hayvanına şefkat gösteren, onun hayatını kurtaran, onu besleyen, seven biri beni mutlu eder. Hani olur ya bazen, böyle bir huzur anına denk gelirsiniz. İşte o anlar beni en çok mutlu eden şeylerden biri.

***

Bugün de bitti :) 

2 Mart 2017 Perşembe

6.Gün


Artık challenge'ın yarısını geçmiş bulunuyoruz :) 6. günde, karşı cinste ideal 5 özellik söylemem isteniyor. Yine zor soru :) Fazla üzerine düşünmeden, aklıma geldiği şekilde yazacağım.

***

1. Dürüstlük. Evet bunu fazla açmaya gerek yok sanırım. İlk aklıma gelen bu oldu, sanırım en çok ihtiyacım bu olduğu için.

2. Açık sözlülük. Başta dürüstlükle benzer gibi görünse de, aslında değil. Ne demek istendiğini kıvırmadan, uzatmadan söylenmesi benim için önemli. Kendim de çok düz mantık düşündüğümden, Bizans oyunlarına, taktiklere, blöflere gelemiyorum. Ne düşünüyorsan onu söyle!

3. Komiklik. Aslında sadece karşı cinste değil, beraber vakit geçirdiğim, sevdiğim herkesle gülebilmek benim için çok önemli.

4. Ağzı sıkılık & Ketumluk. Bu ikisini aynı maddeye koyuyorum. Belki babamdan gelen bir şey ama, çok konuşan erkeğe alışık değilim. Babamın ağzından o istemedikçe kimse tek bir laf alamaz ve asla boş konuşmaz. Boş konuşmanın her türlüsü başımı şişiriyor ve gevşek ağızlılığa hiç dayanamıyorum.

5. Vicdanlı olmak. Yine karşı cinsi kıstas almayarak söylüyorum, vicdanı olmayan bir insandan korkarım. Vicdansızdan her şey beklenir çünkü.

***

En sevmediğim şeydir şunu yapanla olmaz/böyle olanla olmaz demeyi ama, challenge uğruna o itici insanlardan biri olmamışımdır umarım :) 

1 Mart 2017 Çarşamba

5.Gün



Ben iki günlük fire versem de, beşinci gün yazısı için buradayım. Bu da demek oluyor ki Challange'ın yarısına geliyorum.

Bugün çocukluğumdan altı anıyı yazmam gerekiyor. Bir çırpıda altı çocukluk hikayesi iddialı bir sayı. Kafamda hiçbir şey yok, ama deneyeceğim.

***

1. İlkokuldayım. Birinci sınıfın ilk zamanları. İki arkadaşımla minicik okulun arka bahçesine giriyoruz. Neden bilmiyorum, buraya 1.sınıfların girmesi yasak. Üç tane 4.sınıftan kızla karşılaşıyoruz. Bir tanesi "Buraya 1.sınıflar giremez küçük Deniz" diyor. Gözlerim kararıyor, kızın uzun saçlarına yapışıyorum. Sonrasını hatırlamıyorum.

2. Annemin çalıştığı bankaya müfettiş gelmiş. Orada olmasından hiç hoşlanmıyorum. Yavaşça yaklaşıyorum, "Sen kimsin?" diyorum. "Ben müfettişim" diyor, "Annene not vereceğim". Cevabı hoşuma gitmiyor. "Bana bak" diyorum, " Benim babam avukat. Anneme iyi not ver, yoksa seni hapse attırırım."

3. Altınoluk'tayım. Serapla bahçede oynuyoruz. Hiç sevmediğimiz üst komşu geliyor, zaman zaman çıktığımız terasa çıkmamamız için bizi uyarıyor. "Tepemizde çok gürültü yapıyorsunuz" diyor. Terasa çıkıyoruz. Öncekinden beter gürültü yapıyoruz.

4. Belki net bir olay değil ama, çocukluğum deyince aklıma gelen sahnelerden biri. Kuzenlerim Can abim ve Cem abimle Bursa'daki evin altını üstüne getiriyoruz. En çok eğlendiğim anlardan.

5. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Yine Altınoluk'ta, annem bisiklete binmeyi öğretiyor. Can abimden kalan sarı bisikletimi süslüyorum. Tam bisiklete binmeyi öğreniyorum, bahçe kapısının önünde fena düşüyorum. Düşüp de bir yerimi kırma korkusu ağır basıyor. Bir daha bisiklete binmiyorum.

6. 9 yaşındayım. Barış Manço Balıkesir'e gelmiş. Otel Basri'de kalıyor, biz de o gece otelde olan bir yemek için oradayız. Alicemle lobide oynuyoruz. Büyük salona koşuyorum, tam köşeyi dönüyorum, Barış Manço ile burun buruna geliyorum.

***

Yazdıklarım yaramaz bir çocuk olduğum izlenimi verebilir, nedense yazarken içinde hep bi ekşın olan şeyleri seçmişim. Her çocuk kadar yaramazdım belki. Ama onun dışında sıkça kendi iç dünyasına kapanan ve böyle anlarda sakin bir çocuktum. 

26 Şubat 2017 Pazar

4.Gün


4. Güne gelmişken... 7 hayal sorulmuş. Hayalleri, hedefleri açık etmeyi pek sevmem aslında, biraz batıl inançlıyım bu konuda. Ama ufak tefek şeyleri paylaşmakta sıkıntı yok, öyle değil mi? :)

İlk hayalim, daha barışçıl bir coğrafyada yaşamak. Yani, barışın olduğu bir yere göçmek değil, yaşadığım yere barışın gelmesi. İnsanların bir hiç uğruna ölmemesi, bunun için savaşmaması. Birbirimize şüpheyle bakmamak istiyorum sonra, bu insandan bana zarar gelir mi, şimdi burada bir bomba patlar mı dememek istiyorum. Bir kadın olarak korkmamak istiyorum, güven içinde sokağa çıkmak, özgür olmak... 

İkinci olarak, adalet istiyorum. İlahi adalet var mı bilmiyorum, bu konudan eskisi kadar emin değilim. Bu düşüncemde yanılmak istiyorum. Herkes ektiğini biçse, kafi :) 

Önümü görmek istiyorum. Bu belirsizlikte, bu kaosta gelecekte neler olacağını kestiremiyorum. Gelecekten daha emin, daha umutlu olmak istiyorum. Bu da üçüncü hayalim.

Daha çok yazmak istiyorum. Yazdıklarım yayınlansın istiyorum. Kim istemez ki?

Yola çıkmak istiyorum. Hayalimdeki yolculuğa çıkmak istiyorum.

Huzur bir hayal midir bilmiyorum. Ama en çok o iç huzuru istiyorum. 

Son olarak, daha iyi bir dünya hayal ediyorum. Önyargısız. İnsanların birbirine tahammül edebildiği, karşısındakini anlamaya çalıştığı, onu bir uyruk olarak değil de bir insan olarak gördüğü bir dünya istiyorum. Hayal olarak kalır mı?

***

Sosyal mesaj vermeli mi oldu? Bilmiyorum, hayallerim de kişiselden genele evrilmiş durumda. Düşünmedim, tasarlamadım, içimden geçenleri yazdım. Belki biraz özele girmemeye çalıştım, ama yalan söylemedim :)

25 Şubat 2017 Cumartesi

3. Gün


3.günde, değer verdiğim sekiz insan sorulmuş. Cevaplaması zor, sekiz kişi nasıl seçilir bilmiyorum. Annem babam ilk sırada elbette. Geriye 6 kişi kalıyor, onlar da "Sana ihtiyacım var" dediğimde yanımda olanlar, leb demeden leblebiyi anlayanlar, hiç görüşemesek de bir araya geldiğimizde dün berabermişiz gibi devam edenler, alınmayanlar kırılmayanlar, yıllara meydan okuyanlar. İsim vermeye çok da gerek görmüyorum, onlar kendilerini biliyorlar. Hele bir de kardeşiniz yoksa, daha çok bağlanıyorsunuz, sizi evcilleştirmelerine izin veriyorsunuz.

Evcilleştirenlerime selam olsun.

24 Şubat 2017 Cuma

2.Gün


Listemiz burada dursun, ben ikinci soruya geçiyorum: Gitmek istediğim 9 yer.


Öncelikle söylemek isterim ki, durumum tam olarak budur :) Ama "İlla ki dokuz yer söyleyeceksin" diyor Challenge, ben de yazıyorum:

Çocukken babamla çokça atlas karıştırırdık. Şehir bulmaca en sevdiğim oyunlardan biriydi. Türkiye'deki şehirlerin çoğunu o zaman öğrendim diyebilirim. Sonra dünya haritalarına dalar giderdim. Orada bir yer vardı ki, şimdi düşününce, en az o günler kadar gizemli buluyorum. Buzul ada Grönland... Neden bilmiyorum, ulaşması zor olanın çekiciliği mi acaba. Hem de bu kadar yaz çocuğuyken.

İkincisi yine zor ulaşılan, yine bir ada. Yine nedenini bilmiyorum, Madagaskar. Malta'da dil okulunda öğrenciyken tanıştığım Madagaskarlı Eric olabilir belki nedeni. Anadili gibi Fransızca konuştuğunu duyduğumda şaşırmıştım, bir Fransız kolonisi olduğunu bilmeden. Sonra araştırınca, bütün dünyadan farklı doğasıyla beni meraklandıran yerlerin başında geldi Madagaskar.

Kuzey Kore, yine elbette gizeminden dolayı. Bu kadar kapalı olmak nasıldır, bir gün sistem değişip dünyayla tam anlamıyla etkileşime girdiklerinde nasıl bir travma oluşur insanlarda, çok merak ediyorum.

Güney Afrika Cumhuriyeti, evet hala :) Sonra Tanzanya, Freddie Mercury'nin doğum yeri. Güney Amerika, belki Şili, sırf şeklinden. Yine arşivi karıştıracağınız üzere, uğruna dirseğimi sakatlayıp gidemediğim Sicilya. 

Hiç mi Türkiye yok? Elbette var. Şehir ayırt etmeksizin Karadeniz. Zonguldak'tan ötesini görememiş olmam çok üzücü. Bir de Kars, tabi ki doğu ekspresi ile.

***

2012'de yaptığım challenge'de de buna benzer bir soru vardı. Linki burada :) İçlerinde gittiklerim ve hala gitmediklerim var, onlar da listede yerini koruyor.


23 Şubat 2017 Perşembe

8.Yılın Şerefine... #1

İnanılır gibi değil, loş yurt odamda ilk yazımı girdiğim günden bu yana 8 yıl geçmiş. Benimle beraber bu blog da büyüdü, bu blogla yazmayı öğrendim. Bazen kendi kendime konuşur gibi yazdım, bazen kendimce bildiklerimi aktardım. Yazı yazarak para kazanabileceğimi bile gördüm. Astronomik rakamlar değildi elbette, ama mütevazı blogumla bile para kazanabileceğimi öğrendim. Yine blogum sayesinde bir projeye kabul aldım, "blog yazarı" ünvanı ile hiç tahmin etmeyeceğim bir ülkeye gittim, unutamayacağım günler yaşadım, arkadaşlıklar edindim. 

Şimdilerde bloglar biraz atıl kalsa da, ben de günümüz trendlerine uyup eskisi gibi yazmasam da blogumu uzaktan uzağa hep takip ettim. Neler okunmuş, kim ne yorum yazmış, kaç tık almış... Eskisi gibi yazmasam da iyi bir blog okuyucusu olmaya devam ettim. Birileri yazdıkça buralar hep var olacak çünkü. 

Ben de sekizinci yıl şerefine 10 günlük mini bir challenge başlatıyorum. Epeydir aklımda vardı, blogumun doğum ayı olan Şubat ayına kısmetmiş. Yıllar önce daha kapsamlısını yapmıştım, şimdiyse üzerimdeki pası atmak istiyorum. Biraz hareketlensin buralar.




1. Gün: Kendinizi 10 sıfatla tanımlayın

Başta hayvansever, bilhassa kedisever, kitap kurdu (bu çok kullandığım bir sözcük değil aslında, ama madem sıfatlardan gidiyoruz, pek çok kullanmadığım sözcüğü kullanacağım burada), gezgin, eski rocker (kim kaldı!), yazar/blogger, üşengeç, aylak, dik kafalı ve detaycı.

***

Blogların şerefine, hepsinin nice yılları olsun.

27 Ocak 2017 Cuma

Kürk Mantolu Madonna Üzerine

Kürk Mantolu Madonna, hakkındaki tüm tartışmalar bir yana, başrolü olduğu paylaşımlar yüzünden belki de pek çoğumuza "Eeehh, yetti artık" dedirten bir kitap oldu. Kitabın sosyal medyadaki bu medyatik yüzü rahatsız edici elbette, ama gerçek olan şu ki, hala en çok satanlarda olmayı ve bu kadar sevilmeyi hak ediyor.

Ben kendi adıma, sadece Kürk Mantolu Madonna'yı değil, Sabahattin Ali'yi, özellikle onun öykülerini çok seven biri olarak kitabı başka bir (hatta iki) açıdan anlatmak istiyorum.

Kürk Mantolu Madonna'yı okumak, hiç kuşkusuz zevk aldığım bir süreçti. Damakta bıraktığı Sabahattin Ali okumanın tadı bambaşka. Ne yazarsa yazsın, yazarın dilinin beni sarmaladığını hissetmişimdir. Ama klasik okumanın ötesine gitmek istedim ve Seslenen Kitap uygulamasıyla Mert Fırat'ın sesinden dinledim. Yaklaşık 6 saat süren kitabı Mert Fırat çok güzel seslendirmiş. Otobüs yolculuğunda müzik dinlemek yerine kitap dinlemek değişiklik oldu, keyifliydi diyebilirim. Kürk Mantolu Madonna ilk sesli kitaplarımdan biriydi. Sesli kitap ayrı bir yazının konusu, ama ilk kez deneyeceklere daha önce okudukları bir kitapla başlamalarını öneririm. Ben de aynı düşünceyle Kürk Mantolu Madonna'yı satın aldım, sevdiğim kitabı bir de dinlemeyi tecrübe ettim.

Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi ise Kürk Mantolu Madonna'yı İngilizce okumam oldu. Bir kitabı anadilinden okumak elbette en güzeli. Ama ben kitabı Alman bir arkadaşıma hediye etmek istedim, Penguin Classics'ten çıkan çevirisini görünce almadan edemedim. Kitabı hediye etmeden önce hem meraktan hem de okuyacak arkadaşım için açıklayıcı notlar almak için ben de okudum. Sevdiğim bir kitabı İngilizce okumak benim için de farklı bir deneyim olacaktı üstelik.

Başta kitabın çevirmenlerine baktım, iki çevirmenden birinin Türk olmasını bekledim açıkçası. Kafamda kitabı okurken Sabahattin Ali'nin dilini hissedememek, Raif efendinin naifliğinin kitaba geçirilmemesi gibi soru işaretleri vardı. Bir neden de, Türkçe'nin hakim olması zor bir dil olmasıydı. Bu yüzden, bir çevirmenlerden birinin ana dilinin Türkçe olmasını bekledim. Ama araştırdığımda, iki çevirmenin de Türk edebiyatının en köklü eserlerini çevirdiklerini gördüm. Yine çevirmenlerden birinin çocuk yaşta Türkiye'ye geldiğini ve burada büyüdüğünü okudum. Çocuk yaşta dilimizi öğrenmiş olmasına güvenerek ön yargılarımı bir kenara attım ve kitaba başladım.

Madonna in a Fur Coat benim için de başlı başına bir deneyimdi. En başta kendime didaktik davranarak bilmediğim kelimelerin karşılığına bakmaya zorladım kendimi, bu sefer okumadan tat alamadım. Birkaç sayfa sonra bunu bıraktım, üniversitede makale okurken kullandığım yönteme geri döndüm: bir metni anlıyorsanız, her kelimesini sözlükte aratmak zorunda değilsiniz. Eğer kelimeyi hiçbir anlama yoramıyorsanız veya metinde sık geçen bir kelimeyse sözlüğe bakabilirsiniz. Kelimelerin karşılıklarına bakmayı bırakmak beni rahatlattı ve okumamı hızlandırdı, elbette daha önce kitabın Türkçe'sini okumamın da bunda etkisi vardı, bazı yerleri yorumlamak daha kolay oldu benim için. Çevirinin kalitesine gelince; İngilizce olsa bile Sabahattin Ali okuduğumu hissettim, bu benim için yeterliydi.

Kitapta gözlemlediğim tek eksik, benim arkadaşım için tuttuğum notların içerikleriydi. Bunlardan bazıları dipnot olarak belirtilebilirdi. Örneğin kitapta Raif Efendi'ye neden bey değil de efendi dendiği anlatıcının da bahsettiği bir şeydi. Ben bu bey ve efendi sıfatlarını açıklamak zorunda kaldım. Kitabın içinde kullanılan bazı Türkçe kelimelere (lira, kuruş, rakı) açıklama getirilebilirdi veya Ramazan, teravih gibi kavramlar yine bir dip notta anlatılabilirdi. Bu çevirmen hatası değil editörün atladığı bir kısım olabilir diye düşünüyorum.

Özet olarak, Instagram'da kahve ile paylaşmalı okumalardan farklı deneyimler yaşadım, Kürk Mantolu Madonna'yı hem dinleyerek, hem başka bir dilde okuyarak. Arkadaşımın düşüncelerini ise ayrıca merak ediyorum. Bakalım benim memleketimden, onun yaşadığı şehre uzanan bu hikayeyi nasıl bulacak.

***

Kitabı okumayanlar için not: Popüler olmasına karşılık ön yargıları hak etmeyen bir kitap. Herkes hayatında  bir kere Sabahattin Ali okumanın tadına varmalı diye düşünüyorum. Madonna'yı yanlış anlayan ekran yüzlerine ise itibar etmeyiniz.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...