18 Aralık 2014 Perşembe

Saç Tedavisi Güncellemesi

Saç dökülmesi hakkında blog postu girerken, bundan şikayetçi bu kadar insan olduğundan haberim yoktu açıkçası. Yazıyı yazalı uzun zaman oldu, ancak en fazla yorum alan ve hala çok okunan yazılardan biri. "Şu anda ne durumdasınız?" soruları gelince, bir yazı daha yazmayı ve konuyu güncellemeyi gerekli buldum. Konuya fransız kalmamak için önce sizi eski yazıya alalım, eğer okuduysanız buradan devam edebilirsiniz.

***

Evet, yazıyı yazalı yıllar oldu ve "Hala mı saç dökülmesi?" diyebilirsiniz. Aslını isterseniz, saç dökülmesi bir anda olup biten bir şey, önemli olan o dökülmenin sonrasındaki yaraları sarmak. Yani, saçlar bir anda dökülür, yeniden çıkması, daha da önemlisi sağlıklı çıkması yıllar alabilir. Örneğin, bundan 5 yıl önce gür ve nispeten kalın telli saçları olan ben, şu an seyrek değil ama ince telli saçlara sahibim. Saçın yapısı değişiyor ve bu değişimin karşısında durmak gerekiyor. Nasıl mı? Daha önceki yazdıklarıma baktığımda, anlatımımı ben bile karışık buldum. O yüzden size, çok daha basit bir yol haritası çizeceğim, ben iyi sonuçlar aldım, aynısını sizler için de diliyorum.

1- Öncelikle ihtiyacımız olan, bir hormon testi. Bunun için gitmemiz gereken yer Endokrinoloji. Eğer hormonlarınızda bir sıkıntı varsa, ne yaparsanız yapın saçlarınız eskisi gibi olmaz. Bir hekime başvurun, yapmanız gerekenleri size o söyleyecektir.

2- Hormonlarda sorun yok mu? O zaman doğru Cildiyeye. O da size bir takım testler önerecek, ve bu testler demir&çinko odaklı olacaktır. Yetersiz beslenme, vitamin mineral eksiklikleri gibi durumlar saçları tahmininizden çok etkiliyor.

3- Bir önceki maddede de testler sorunsuz çıktıysa, geriye iki seçenek kalıyor. Biri maalesef genetik. Ailede de benzer dökülmeler varsa, sizin de aynı sorunu yaşamanız muhtemel. Ancak bu yüzden pes edecek değilsiniz, tıp ilerliyor ve yeni çözümler bulunmaya devam ediyor. Bu çözümlerden ilki Mezoterapi. Mezoterapi, ilaç tedavisine göre daha hızlı, ancak acı veren bir süreç. Mezoterapiyi, vitaminleri deriye direkt olarak enjekte etmek olarak kabaca açıklayabilirim. Yani kafa derinizden verilen vitaminlerin kana karışması daha çabuk olduğu için tercih edilen bir yöntem. Mezoterapi iki şekilde yapılıyor; biri iğne, biri de tabanca ile. İğne ile olanı tavsiye etmem, çünkü gerçekten acı veren bir yöntem. Tabancayı denemedim, iğneye göre daha dayanılabilir olduğu söyleniyor. Bir diğer çözüm ise PRP. Daha çok erkeklerde kullanılan bu yöntem, vücuttan alınan kanın yine kafanıza enjekte edilerek hücrelerin uyarılmasıyla yapılıyor. Bunun da iyi bir çözüm olduğu söyleniyor, yine denemediğimi belirtmem gerek. Bir de hepimizin bildiği saç ektirme yöntemi var, bunun da genelde ölü hücreler üzerinde işe yaradığını biliyorum.

Sorun genetik değilse, çoğu hekim sıkıntının psikolojik olduğuna kanaat getiriyor. Kan ve hormon testlerim normal çıktığı için, doktorum bana bunun üzerine bir tedavi verdi. 11 aydır tedavisini uygulamaktayım, ve sonuçtan oldukça memnunum. Tedavi, ilaç, şampuan, sprey ve yağ karışımını kapsıyor. İlk üç ay, Shen Min Bayan Tablet, Lustral anti-depresan (50 mg), Biotin şampuan ve Bephantol-Evigen-Badem yağı karışımını kullandım. İkinci ve üçüncü üç aylık süreçte, Shen Min tablet yerine Xpecia tablet kullandım, şampuan ve spreyine devam ettim, yağ karışımını gün aşırı uyguladım. Şu an dördüncü üç aylık dönemdeyim, ilaç kullanımını kestik, Lustral, Biotin şampuan, Sprey ve yağ karışımıyla devam ediyorum. Bir yıl öncesine kadar saçlarım gözle görülür şekilde canlandı, artık daha dolgun ve teller eskiye göre kalınlaştı. Yağ karışımı hariç, kullandığım ürünlerin hiçbirini tavsiye edemem, çünkü hepsi reçeteli ve kişiye özel verilmiş tedaviler. Yağ karışımı bitkisel olduğu için uygulayabilirsiniz, onda sıkıntı yok. Sorun psikolojikse, cildiyecilerin belli anti-depresanları yazma yetkisi var, ama bunları ağır ilaçlar olarak düşünmeyin. Yine kişiden kişiye değişir ama, yaklaşık 1-2 hafta sonra günlük hayatınızı etkilemeyecek ilaçlar hepsi.

Benim durumum bu şekilde. Başka sorularınız olursa yorum kısmına yazmaktan çekinmeyin, yardımcı olmaktan mutlu olurum.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Tatev Manastırı - Ermenistan

Ermenistan'a nasıl -ve neden- gittiğimden, neler yaptığımdan daha sonra söz edeceğim. Ama önce, sizi bu küçük ülkenin güneyine, 2014 yılında bile insana kendisini Ortaçağ'da hissettiren Tatev manastırına götüreceğim.

***

Cumartesi sabahı, Ermeni arkadaşlarımızın "Soğuk olacak, sıkı giyinin" uyarılarıyla çıkıyoruz Erivan'dan yola. Bu iki hafta süresinde, beraber çıkacağımız son uzun yolculuk. Gideceğimiz 280 kilometrelik bir yol ama, dağlık ve bozuk yollardan gidişimiz 5 saati buluyor.

Yol üzerinde küçük, fakat Ermenistan'ın en güzel şaraplarının yapıldığı Areni kasabasında duruyoruz. Ermenistan'daki çoğu görüntü gibi bu da tanıdık, yol kenarında tezgah açmış, doğal ürünlerini satan teyzeler var. Ev yapımı şarapların yanı sıra, cevizli sucuklar (evet o da bizdekinin aynısı), fındıklar, reçeller, kısacası Anadolu'da seyahat ederken, yol kenarındaki tezgahlarda ne görüyorsanız, aynısı. Midemizi ve ceplerimizi teyzelerin ikramları ve satın aldıklarımızla doldurduktan sonra yola koyuluyoruz; günler artık kısa, yolumuz uzun.






Öğle yemeğine Tatev'e yetişiyoruz. Şehirden kırsala, her kesimde olduğu gibi burada da yemekler değişiyor. Her şey daha doğal, aromalar daha baskın. Hava uyarıldığımız kadar soğuk değil, biraz da öğleden sonra güneşinin, son sıcakların etkisi var. Her yemek sonunda olduğu gibi "Çay, kahve ne alırsınız" sorusu soruluyor, Türkiye'deki çayı bulamamanın verdiği kabullenmişlikle o kadar doğal bir şekilde "Surç!" diyorum ki garsona, yanımda oturan Ermeni arkadaşım gülüyor. Köpüksüz ve az telveli kahvemi alıp dışarıdaki masalardan birine oturuyorum, güneşin ve manzaranın tadını çıkarmak için.

                                                         Tatev'in kanatları: Teleferikten görünenler.

Yemek sonrasında biletlerimizi alıyor ve kendimizi Tatev'in kanatlarına, dünyanın en uzun teleferiğine atıyoruz. Gökyüzü şimdilik bizimle, bir sis bulutu yolda ama karşıya geçmemize, geçerken etrafı izlememize izin verecek gibi. Yüksekten korkan biri olarak elbette çekiniyorum, bir de dünyanın en uzun teleferik hattı diye bir iddia var ki, yenilir yutulur cinsten değil. Ancak manzara o kadar güzel, fonda o kadar tatlı bir müzik eşliğinde tanıtım kaydı dönüyor ki, gevşiyorum. Masal teleferiğe bindiğimiz anda başlıyor zaten, tam altımızda küçük köyler, otlayan hayvanlar, bol kıvrımlı yollar ve alabildiğine yeşillikler var.

Bir uçtan diğer uca, saatte -yaklaşık- 35 kilometre hızla, 15 dakikada geçiyoruz. Normalde araba ile çok daha uzun sürede kat edeceğimiz yolu, 5,7 kilometre uzunluğundaki teleferik hattıyla son derece keyifli bir şekilde alıyoruz. Yolun sonuna doğru, Tatev manastırı sislerin ardından yakınlaşmaya başlıyor, yakınlaştıkça daha masalsı bir hal alıyor.





Teleferikten indiğimiz noktada yine köylü teyzelerin tezgahları var. Bu sefer dağdan toplanmış otlar oluşturuyor çoğunluğu. Tezgahlardan ilerleyerek manastırda alıyoruz soluğu. Burası baştan aşağı tarih, ve yazının başından beri söylediğim gibi, bir masalın parçası sanki. Manastırdan çok kompleks olarak adlandırılan Tatev, dokuzuncu yüzyılda inşa edilmiş, yeni yapıların eklenmesi ondördüncü yüzyıla kadar sürmüş. Ortaçağ boyunca en önemli ruhani merkezlerden biri olan Tatev kompleksi, aynı zamanda bilimin de merkezi olmuş bünyesindeki üniversite ile. Sırasıyla 9, 11 ve 14.yüzyıllarda inşa edilen üç kilisenin yanı sıra, bir de sallanan sütun var ki, depremleri ve manastıra saldırıya geçen düşmanları algılamasıyla oldukça ünlü.







Manastır deyince sadece kiliselerin bulunduğu bir alan olarak düşünmeyin, Tatev başlı başına bir yaşam alanı aslında. İnsanı hayrete düşürecek sığınakların, kaçış noktalarının yanı sıra, -bana göre- en ilginç kısımlardan biri de yağ üretim ünitesiydi. O dönemin insanları, teknoloji olmamasına rağmen müthiş bir düzenek oluşturmuşlar, öyle bir düzenek ki, günümüzde bile anlaşılması zor olacağından, nasıl yapıldığına dair temsili bir videolu anlatım bile var.



Döneme ait bulunanlar, sergileniyor.


Sisin bastırmasıyla manastır, daha da mistik bir hal alıyor. Havanın değişimini bir yandan talihsizlik olarak görsem de, diğer yandan Tatev'i her haliyle görmek hoşuma gidiyor. Kışı sevmeyen ben bile, kar yağdığında burası nasıl olur diye düşünmeden edemiyorum.





İyiden iyiye bastıran soğuk ve akşamın gelmesiyle, dönüş yolu için tekrar teleferiğe gidiyoruz. Bu sefer gidiş kadar şanslı değiliz, bir sis bulutu içinde geçiyor dönüş yolculuğumuz. UNESCO Dünya miraslarından biri, ve Ermenistan'ın turizm alt yapısını geliştirmesi beklenen Tatev manastırına böylece veda ediyoruz.


Fotoğraflar: Aykut Güngör.
Özellikle ona teşekkür ediyorum, onun fotoğrafları olmasa, hiçbir görsel bu yazıyı bu kadar destekleyemezdi.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Mayıs, Gündem ve Yazar Kilitlenmesi

5 yılı aşkın süredir, bazen istikrarlı, bazen istikrarsız yazdığım bu blogda, satır aralarından -veya blog arşivinden- görebileceğiniz gibi, en sevdiğim aylardan biridir Mayıs. Hem en sevdiğim mevsimin başlangıcı olması, hem de bana yazma isteği veren bir ay olduğu için severim Mayıs'ı. Dediğim gibi, blog arşivime baktığınızda en çok yazı girdiğim ayın Mayıs olduğunu görebilirsiniz.

Bu Mayıs'ta ise kelimelerim tükendi. Mayıs 2013'te blogum için kendime bir söz vermiştim; gündemden bahsetmek yerine zamanın dışında kalacaktım. Gerekirse susacaktım ama gündem yazmayacaktım. Gündem yazmaya ne gücüm var çünkü, ne de kelimelerim. Zamansız yazılar yazmayı ilke edindim kendime, her zaman okunabilecek, biri Google'da arattığında karşısına çıktığında, yazı o gün yazılmışcasına orada olacaktı. Ben de bu yüzden, sustum. Yaşadığımız her olaya sosyal medyada reaksiyon göstermezsek eksik hissettiğimiz bugünlerde, biraz da kelimeler kifayetsiz kaldığı için sustum. Hala buraya neşeli neşeli yazacak durumda değilim, çok büyük ihtimalle bütün bir yaz boyunca boş bulunup güldüğüm her an suçlu hissedecek, utanacağım. Ama yazmadan olmuyor işte. Bir kere alıştın mı, yazmazsan boğulacak gibi oluyorsun. Bir de, yazmak isterken yazamamak var ya, o en kötüsü. Yazar kilitlenmesi demişler adına, literatürde Writer's Block olarak geçiyor. Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş ama, ben de yazar kilitlenmesine birkaç naçizane öneride bulunup gideceğim, belki birilerinin bir işine yarar.

- YAZMA: Benim en çok uyguladığım yöntem bu. Baktın yazamıyorsun, yazmayacaksın. Zorlamanın bir anlamı yok. Diğer yandan, kağıda/ekrana yazmıyor oluşumuz yazmadığımız anlamına gelmez, aklımızda sürekli bir şeyler yazıyoruz aslında.

- İSTEDİĞİN SORUDAN BAŞLA: Katıldığım bir Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde, "Bildiğin yerden anlat" diye bir çözüm önerisi gelmişti. En kolay ne anlatabiliyorsanız onu anlatın. Süslü cümlelere gerek yok, zaten en süslü cümleleri istediğimiz için zorlanmıyor muyuz?

- EGZERSİZ: Yine başka bir yazarlık atölyesinde öğrendiğim yöntem. Anlatmak istediklerinizi ufak bir liste yapıp (tercihen haftalık/aylık) günün belli saatlerinde, belli sürelerde yazın. 10 dakika bile olsa, günlük düzenli olarak yazmak, kaleminizdeki düğümü çözüyor.

- OKU / İZLE: Benim en çok uyguladığım yöntemlerden biri de bu. Ne zaman yazacak iki cümle bulamasam, kendimi okumaya veriyorum. İyi bir okuyucu değilseniz, iyi bir yazar olamazsınız. Bugüne kadar yazdığım her anlamlı cümleler bütününü okuduğum kitaplara borçluyum.Her ne kadar iyi bir okuyucu olduğumu iddia etmesem de, ondan çok daha berbat bir sinema izleyicisiyim, ama zaman zaman film izlemek bana da çok iyi geliyor, yaratıcılığı arttırıyor.

- BİRİKTİR: "Biriktirmek" benim kullandığım bir sözcük, ne zaman yolculuğa çıksam, yeni insanlar tanısam, yeni yerler görsem, yeni şeyler keşfetsem, o anıları biriktirdiğimi, ve bütün bunların benim yazımı etkileyeceğini düşünürüm. Her zaman yaptıklarınızın, normalin dışına çıkmak iyi gelir, yazacak/söyleyecek şeyler artar.

- İLHAM BEKLEME: Evet belki de yaptığımız en büyük hata bu. İlham gelebilen bir şey değil maalesef. Mario Levi bir söyleşisinde, yetenek ve ilham diye bir şey olmadığını, iyi yazmanın ancak çalışarak olacağını söylemişti. Bu gerçekten önemli bir nokta, yeteneğine güvenmek veya yolunu gözlediğiniz bir ilham perisine bel bağlamak hiç de iyi bir yöntem değil. Eh, fikir benden değil ünlü bir yazardan geliyor, değerlendirmeye alın derim :) Kendisini dinledikten sonra yazmaya bakış açım oldukça değişti diyebilirim. Ne yetenekli olduğumu düşünüyorum, ne de ilham perilerim var. En önemlisi de, yazmanın bir disiplin işi olduğunu kavradım.

***

Yazar kilitlenmesine dair çözüm önerilerim şimdilik bu kadar. Buruk olmayan başka günlerde, yazılarda buluşmak üzere.

25 Nisan 2014 Cuma

Postcrossing ve Koleksiyon Yapmak Üzerine

Hobileri olan insanlara bayılıyorum. Spor yapmak veya bir enstrüman çalmak elbette ki güzel şeyler, tabi yetenekliyseniz. Ancak benim en çok sevdiklerim ve saygı duyduklarım koleksiyonerler. Postcrossing hayatıma girdiğinden beri, koleksiyon yapanları daha iyi anlamaya başladım. Orada tanıdığım çoğu insan, bir şeyin peşinden tutkuyla giden, hayal gücü geniş ve naif insanlar. Bu anlamda Postcrossing, sadece kartpostal değil, envai çeşit değiş tokuş yapmak için fazlasıyla müsait bir ortam. Çünkü karşındaki insan da, hiçbir şey olmasa bile kartpostal biriktiriyor. Ve yine o insan, hele Türkiye'deyse, kartpostal satın almak istediğinde, veya postane memurundan pul istediğinde tuhaf bakışlara maruz kalmaya alışkın. O yüzden, koleksiyoncunun halini anlıyor.

Yine Postcrossing sayesinde, çok tatlı bir Alman çift tanıdım. Herkese nasip olmayacak büyüklükte, harika bir koleksiyona sahipler; şişe kapakları biriktiriyorlar. Evet, bildiğiniz gazoz, kola, soda, bira kapaklarını biriktiriyorlar, hem de dünyanın her yerinden. Elbette Postcrossing koleksiyonlarını genişletmekte büyük katkı sağlamış, bu sayede hiç gitmedikleri ülkelerden sayısız şişe kapağı edinmişler, buna Kuzey Kore dahil.

kaynak/source: http://www.postcrossing.com/blog/2013/12/16/postcrossing-spotlight-andrea209-from-germany

Fotoğrafta gördüğünüz bu çiftin evinin duvarları. Kapakları ayrı ayrı, türlerine ya da ülkelere göre görmek isterseniz, hepsini web sayfalarına yüklemişler. Bu duvarları görünce ben de dayanamadım ve kendilerine koleksiyonlarına ufak bir katkı sağlamak istediğimi söyleyen bir mail attım. Adreslerini aldım ve ellerinde olmayan 5 tane kapağı posta yoluyla kendilerine yolladım. Böyle bir koleksiyonun parçası olmak, ufacık bir desteğimin olmasını bilmek bile mutluluk verici. Bir seferliğine yolladım bitti derken, Andrea'nın bana kapakların ulaştığını bildiren teşekkür mailini aldıktan sonra içtiğim her şeyin kapağına bakmaya başladım, "Acaba bu ellerinde var mıdır?" diye. :) Şimdi ikinci postayı hazırlamak üzereyim, bir yerde birilerini sevindirdiğimi bilmek çok güzel.

Andrea ve Andreas'ın web sayfasını görmek isterseniz, link burada.

9 Mart 2014 Pazar

Geçmişten Gelen Mektuplar

Tembel sokakkedisi'nden herkese merhaba! Evet yokum buralarda, ayda bir yazıyı zoraki yazıyorum bazen. Yazmıyor oluşum elbette okumadığım anlamına gelmiyor. Yazamayışımın tek tesellisi de okuduklarım aslında. Çünkü bazen hepimizin ara vermeye ihtiyacı oluyor. Verilen aralar da en güzel okuyarak değerlendiriliyor.



Geçtiğimiz ay, çok tatlı, çok naif mektuplar okudum. Normalde mektup pek tercih etmediğim bir tür olsa da, hayatın içinden ve sevdiğim kalemlerden olunca, almadan edemedim. Bunlardan birincisi, Yapı Kredi Yayınları'nın Orhan Veli'nin 100.yaşı dolayısıyla çıkarmış olduğu, Yalnız Seni Arıyorum - Nahit Hanım'a Mektuplar kitabı idi. Bilenler bilir, Orhan Veli'nin "Ben Orhan Veli..." diye başlayan şiirinde; "Bir de sevgilim vardır pek muteber; ismini söyleyemem, Edebiyat tarihçisi bulsun" dediği dizeleri vardır. İşte Nahit hanım, o dizelerdeki sevgilinin ta kendisiymiş.

Şiirlerindeki hem neşeli hem hüzünlü Orhan Veli'nin aksine, mektuplarında daha çok hüzünlü Orhan Veli'yi görüyoruz. Yaşadığı maddi sıkıntıların boyutu, Nahit hanıma olan aşkı ve hatta bildiğimiz şiirlerin ilk hallerini de kitapta bulabilirsiniz. Erken ölümünü de hesaba katınca, insanın içini gerçeken acıtan bir kitap. Orhan Veli sevenler ve kolleksiyonerler için, bir de eski Türkçe ile yazılmış, mektupların orjinalinin de yer aldığı özel bir baskısı var.

Orhan Veli'nin hemen ardından, bu sefer Sabahattin Ali'nin mektupları geçti elime, yine Yapı Kredi Yayınları'ndan, Canım Aliye, Ruhum Filiz kitabı. Bu kitapta da Sabahattin Ali'nin Aliye hanım ile nişanlılık döneminden, evliliklerine, kızları Filiz Ali'nin doğumu ve sonrasına kadar ayrı geçirdikleri sürelerde yazılmış mektuplar var. Nişanlılık dönemindeki coşkulu mektupların yerini, bir zaman sonra hapishanede geçen, ayrı kaldıkları zamanların hüznü ve kızı Filiz'e olan özlemi ve ona mektupları yer alıyor.

Canım Aliye, Ruhum Filiz'in Yalnız Seni Arıyorum'a göre tek farkı, mektupların orjinallerini normal baskıda görebiliyor olmamız. Aliye hanıma yazılan eski Türkçe mektupların yanı sıra, Filiz'e yazılmış mektuplar Latin alfabesi ile mevcut. İki tane çok sevdiğim, erken yaşta kaybettiğimiz şair ve yazarın mektuplarını okumak, onları daha yakından tanımamı sağladı. Yazının başında belirttiğim gibi, mektupların hepsi için söylenecek tek bir kelime var; naif. Mektuplaşmayı çok seven biri olarak, edebiyatın en önemli isimlerinin mektuplarını okumak benim için çok değerliydi.

Mektupları saklayanlara, yayına hazırlayanlara ve elbette Yapı Kredi Yayınlarına, tüm bu nedenlerden ötürü teşekkür etmek isterim.

27 Şubat 2014 Perşembe

Yunanistan'da Yapılacakların Mini-Listesi

Bir gün burayı gezi blogu haline getirebilirim demiştim ama, gide gele Yunanistan blogu olacak sanırım. Şikayetçi miyim? ASLA! Zira komşuda o kadar güzel vakit geçiriyorum ki, gittikçe gidesim, hatta yerleşesim geliyor. Bizden hiç de farklı olmayan iklimi, sıcak insanları ve güzel yemekleriyle, Yunanistan benim için tam bir cennet. Kendimi yurtdışında hissetmiyorum, Ege Denizi'ne yakın olmak huzur veriyor. Daha ne olsun! Yunanistan'ın neresine gidersem gideyim, ister adalar olsun, ister anakara olsun, alışkanlık haline getirdiğim şeyler oluşmaya başladı, tıpkı Cunda ritüellerim gibi. İşte size Yunanistan'da yapılacakların bir mini-listesi, giderseniz benden de bir selam söyleyiverin, olur mu?



Greek Cats

Bu beni çıldırtan seri! Kupası, havlusu, kalemi, defteri, magneti, saati, kitap ayracı ve daha bir sürü çeşidiyle Yunan kedilerine asla karşı koyamıyorum. Kedi severlerin benimle aynı durumda olacağını tahmin ediyorum. En güzel kısmı da, her yere yayılmış olmaları, Kos adasında da bulabiliyorsunuz, Selanik'te de. Hatta Hellenic Duty Free Shop'ların hepsinde de var, denk gelmemek imkansız yani. Bu dünya şirini ürünler yakında bütün evimi saracaklar diye tahmin ediyorum.

source: http://www.greekfoodsflorida.com/wines.html


Mythos

Her ne kadar eskisi gibi bira tüketmesem de, yaz günleri ve akşamlarında buzzz gibi bir biranın yerini hiçbir şey tutmuyor. Mythos benim favori Yunan biram oldu, hafif içimli, ama çok leziz kendileri. Miller'dan sert, Efes'ten hafif diyebilirim Mythos için. Ben hafif bira sevmem, yine de Yunan birası içeceğim derseniz, Alfa da içebilirsiniz.



Akşam yemeği & Eğlence

Yer Yunanistan olunca, bir süre sonra yeme-içme gezisi haline dönüşebilir geziniz, normaldir :) Türkiye'nin batı sahillerinde tatil yapıyormuş hissine çok rahat kapılırsınız. İster Türkiye olsun, ister Yunanistan, bana göre tatilin ve gezilerin en keyifli kısmı akşam yemeği, ve dolayısıyla rakı sofrası. Denizi geçince ouzo dersiniz, o ayrı :) Tek tek isim vermeden, güzel bir akşam yemeği yiyin diyorum, bunun nedeni ise gittiğiniz yerin kendine has mezelerinin farklılık gösterme ihtimali. Yani adalar deyip geçmeyin, kimisinde bol balık olurken, kimisinin mezesi, kimisinin ahtapotu kalamarı meşhur oluyor. Adalar birbirini tutmuyor anlayacağınız :) O yüzden, güzel bir sofra kurun, baş köşesine de uzo Barba Yanni (ΒΑΡΒΑΓΑΝΝΗ) isteyin. Bulunduğunuz yerde canlı müzik varsa, ortak şarkıların tadını çıkarın.


source: http://wickedcozyauthors.com/tag/greek-salad/


Greek Salad

Aslında Greek Salad, yani Yunan Salatası, akşam yemeğinin bir alt başlığı olarak incelenebilir. Ancak ben kendisinden pek hoşlandığım için, birlikteliğimizi akşam yemekleriyle sınırlamıyorum. Çoğu insan için Greek Salad, domatesin salatalığın koca koca kesilip, üzerine bir dilim peynir konduğu bir salatayken, ben nedense o şekilde hafife alamıyorum ve çok seviyorum. Bunda feta peynirinin etkisi büyük. Normalde yendiğinde pek tuzlu gelen feta peyniri, salataya o kadar yakışıyor, ve tuz ihtiyacını öyle güzel karşılıyor ki, bir de kekik ve zeytinyağıyla birleştiğinde, tadına doyum olmuyor. Lütfen Greek Salad'a haksızlık etmeyelim, onu sevelim.


source: http://eatblogtweet.com/food/traditional-greek-pita-gyros/


Pita

Adının pideden evrildiğini düşündüğüm Pita, Yunanistan'ın en yaygın ve en ucuz fast food ürünü. İsmini ekmeği Pita'dan alan bu fast food, genel olarak Gyros yani bizdeki adıyla döner ile tüketilmekte. Tavuk döner ve et döner ile yiyebilirsiniz, ancak etin domuz eti olduğunu belirtmekte fayda var. Bunların dışında şiş kebap türü etlerle yapılan Pita'lara rastlamak da mümkün. Benim favorim her zaman tavuk dönerli olanı, patates ve tzatziki (cacık-cacıki) ile birlikte. Bu arada, caciki bizdeki gibi içilebilir kıvamda değil, ekmeğe sürseniz yenecek türden. Ama tadı çok benzer, ve pita ile yemesi çok keyifli. Pita'yı ilk kez Couchsurfing'den arkadaşım Eleni sayesinde tattım, ve çok sevdiğimi bir kez daha söylememe gerek yok, öyle değil mi?


source: http://captainvoda.deviantart.com/art/Greece-Turkey-Peace-172707316


Komşu ile Sohbet

Bu kadar yemeğin arasında biraz nefes almak gerek sanırım! Yunanistan'da yapmaktan en keyif aldığım şeylerden biri de, oranın insanıyla sohbet etmek. Klasik "Nereden geliyorsun?" sorusunun ardından verilen "Türkiye!" cevabıyla muhabbetin bir anda başını alıp gitmesi işten bile değil. Şu ana kadar Yunanistan'ın hiçbir bölgesinde Türk olduğum için milliyetçi bir tavıra şahit olmadım, aksine herkes çok sıcak karşıladı. Kimisi babasının, dedesinin göçtüğü yerleri söyledi, kimisi bildiği Türkçe sözcükleri söyledi. Bir de, sanıyorum Türkler ve Yunanlar olarak birbirimizin dilinden bildiğimiz kelimeleri sıralayıp gülmek gibi bir adetimiz var, ve inanın ortak kelimelerimiz de çok fazla. O kadar ki, bazen İngilizce'yi bırakıp Türkçe kelimeler kullandığım ve anlaşıldığım zamanlar oldu. Sonuç olarak, önyargıları ve sınırları bir kenara atıp komşu ile sohbete dalın derim, ne kadar eğlenceli olduğunu göreceksiniz.

source: http://harmoniaphilosophica.wordpress.com/2012/03/23/the-philosophy-of-greek-frappe-zen-non-thinking-living/


Frappé

Özellikle yaz sıcaklarında, bir kahve fanatiği olmayan beni bile aşığı yapmıştır Frappé. Yunanistan'da herkesin elinde görebileceğiniz, bol köpüklü, bol buzlu Frappé, hem serinletici, hem de lezzetli. Daha çok gençler arasında revaçta, orta yaşlı ve yaşlı kesim, bizim Türk kahvesinin çok benzeri olan Greek coffee içiyorlar. Greek coffeenin kahvesi bize göre biraz daha ince çekilmiş, daha az telvesiz. Frappé için ise soğuk nescafe diyebiliriz, her ne kadar biraz yavan bir tabir olsa da. Frappé'yi gençler daha çok kokteyl gibi, uzun uzun, yavaş yavaş içiyorlar. İlk Frappé'mi içerken Eleni tarafından süreye tabi tutuldum, ve ilk denemede bir Frappé'yi iki saatte bitirerek alkışı aldım. Evet abartmıyorum, bir Frappé'yi iki saatte içiyorlar, ama yavaşladıkça daha keyifli geliyor gerçekten. Adalarda akşamüstleri denize karşı Frappé'lerini yudumlarken tavli (tavla) oynayan gençleri sıkça görebilirsiniz. Üstelik, o iki saat içinde "Bir şey alır mısınız?" diye taciz eden garsonlar da yok, rahat rahat içebilirsiniz yani.

source: http://www.floxwines.com.au/products/details.php?ID=154


Sakız Likörü

Bu likörün de tek sorumlusu, benim damla sakızı hastalığım. Sakız adasında bolca üretilen, ve Yunanistan'a yayılan sakız likörünü içmelere doyamıyorum. Bizdeki nane likörü gibi, balığın üstüne kahvenin yanında servis edilen sakız likörünü, Yunanistan'ın her bölgesinde bulabilmek mümkün, yalnız sakız rakısı Mastika ile karıştırmayın, "Liqueur" ibaresine dikkat :) Yunanistan'da bulunduğum süre zarfında pek tüketmesem de, valizimde mutlaka bir şişe sakız likörü için yer ayırıyorum. Sakız likörünün İzmir/Çeşme taraflarında bulunabildiğine dair rivayetler de var, uzaklıktan ötürü gerçeklik payı taşıdığını düşünüyorum, bulursanız kapın mutlaka bir şişe.

***

Sizi bilmem ama, bu yazı bende acıkma/özleme gibi hisler uyandırdı. Neresine gidersem gideyim, benim için Yunanistan demek güzel yemekler, içkiler, içecekler ve sıcak insanlar, hoş sohbet demek. Sizin de yolunuz hala düşmediyse, hiç olmazsa bir adacığa şans verin derim. Güzel bir yurt dışı seyahati için çok uzaklara gitmeye, saatlerce uçuş yapmaya gerek yok, bir feribotla karşıya geçin, yeter. Benden bugünlük bu kadar, başka bir gezi yazısında buluşmak üzere, γεια σας!

9 Ocak 2014 Perşembe

Bir Kitap Bir Şarkı



Bazı kitaplar var, kısa oluşlarına ters orantılı bir şekilde zor okunuyor.
Bazı kitaplar var, uzunluklarına rağmen kısa sürede bitiyor.
Bazıları ise, hem kısa, hem kolay okunup hem de derin mesajlar veriyor.
Bu son söylediklerimden pek fazla bulunmuyor. Albert Camus'un Yabancı kitabı onlardan biri.
Vikitap sayesinde okuma listeme girdi, evde hasta olduğum bir günde, aynı gün içinde bitti.
Fazla anlatmayacağım. İçinde bulunduğumuz topluma, dünyaya yabancı oluşun kısa ama vurucu bir öyküsü.
Biraz da Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ını hatırlattı bana. Kitap bittikten sonra her zaman yaptığım gibi yorumlara bakarken, yaptığım benzetmede yalnız olmadığımı gördüm.
Bir de, Yabancı'nın The Cure'a ilham verdiğini gördüm.
Kitaptan esinlenerek yapılan bir şarkı fikri hoşuma gitti.
Killing an Arab, kitabın üzerine pek güzel gitti.


2 Ocak 2014 Perşembe

1 Ocak Özeti

Öncelikle, herkese mutlu yıllar!

2013 hakkında pek çok şey yazıldı çizildi. Almanaklar çıktı, televizyonlar neler yaşandığını anlattı da anlattı, kaybettiklerimiz bir bir anıldı, blog yazarları yeni yıl dileklerini listeledi, son olarak yılbaşı planları yapıldı ve gecenin fotoğrafları sosyal medyada paylaşıldı. Buraya kadar hepimiz tamamız. Peki ya sonrası?

Fark ettim ki, yılbaşı gecesi benim için nasıl geçerse geçsin -evde, yurtta, partide, sokakta, mekanda, konserde- 1 Ocak günleri benim, ve hatta çoğumuz için hep aynı geçiyor. Farklı ortamlarda, farklı şekillerde yeni yıla giriyoruz ama, 1 Ocak hep benzer. İşte size bol genellemeli 1 Ocak özeti.

- Sabah, daha doğrusu öğlen kalkılır. Saate bakılır, yataktan doğrulmaya çalışılır, baş ağrısıyla/dönmesiyle geri yatılır.

- Kahvaltı için tüm ahalinin toplanması ortalama 1-2 saati alır. Tercihe göre evde veya dışarıda sıkı bir kahvaltı yapılır.

- Kahvaltı esnasında gecenin kritiği yapılır. O gecenin kazananı, yani sarhoşu kimse bir süre dalga geçilir. "Şunu da şöyle yapmıştın hatırlıyo musun" geyikleri gittiği yere kadar devam eder.

- Kız kıza ortamlarda dedikodu faslına geçilir.

- Dünyalar yenip kahvaltının sonuna gelinince, ağırlık çökmüş ve Türk kahvesinin tam da zamanı gelmiş demektir. Kahveler söylenir. Bu arada vakit geçmeye devam eder, hafiften sıkıntı başlar.

- Kahveler geldiğinde ufak çapta, geçici bir mutluluk yaşanır. Kafaların yerine gelmesi kahvelerin bitişine denktir.

- Mutsuz bir şekilde sofradan kalkılır. Artık gerçekler dank etmeye başlamıştır. Yılbaşı geçmiş, hatta yılbaşı ertesi olan tatil günü geçmiş, korkunç bir Pazar günü sıkıntısı baş göstermiştir.

- Evde bir süre daha miskinliğe devam edilir, duruma göre film izlenir. Bu arada mevsim gereği hava kararmıştır, herkeste "Bugünü de yedik bitirdik" duygusu hakimdir.

- Bir Pazar günü nasıl sonlanıyorsa, 1 Ocak da aynen öyle sona erer. Zaten 1 Ocak'ın genel özelliğidir, hangi gün olursa olsun, günlerden cumartesi bile olsa pazarmış gibi hisseder insan.

Yeni yıl coşkusu, 1 Ocak'ın tatil oluşunun verdiği mutluluk falan, hepsi bir anda balon gibi söner. Artık gerçeklerle yüzleşme zamanıdır; kaldığımız yerden devam! Zaten 10'dan geriye saydığımız zamanın öncesinin de sonrasının da birbirinden pek de farkı yoktur. (Buraya Yiğit Özgür'ün "Bu ne lan dünün aynısı" karikatürü gelecek) İşin kötüsü, yakınlarda Ramazan/Kurban bayramı da yoksa, en yakın resmi tatil 23 Nisandır ki, buna da dört ay vardır. Miskin 1 Ocak da bitince, hepimiz normal hayatlarımıza döneriz. Yılbaşı süsleri kaldırılır.

SON.

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...