30 Haziran 2015 Salı

Benim Sadık Yarim...

Blogummuş!

Şimdi bakıyorum da, onca zaman hiç aksatmadan yazmışım, her ay bir yazı da olsa girmişim. Geçen yaz hayatımda ilk defa yazı boş geçip bir ilki gerçekleştirmişim. Keşke yapmasaymışım, insan bir kere düzeni bozuyorsa, tekrar aynı prensiplerine dönemiyor. Ben de aynısını yaptım, Nisan'dan beri susmuşum.

Ancak şöyle de bir şey var ki, yazdığım onca sayfanın, cümlenin, mecranın arasında en uzun soluklusu blogum olmuş. Bunun yanında kaybolan onlarca yazı ve günlük de var, acısı hala içimde. Neyse ki konumuz bu değil :) Çabuk tüketmeye alıştığımız, okumaya üşendiğimiz -ve evet maalesef bu gruba ben de dahilim- bugünlerde, blogların pabucu dama atıldı. Mikroblog olarak önce Twitter geldi, mertlik orada bozuldu. Şimdi öyle bir hale geldik ki, ben kendi adıma tweet okumaya bile üşeniyorum. 5 yıl kesintisiz tweet okuduktan/attıktan sonra orada da bir süre sustum. Bunun yanında Twitter'ın nefret ettiğim haber bültenlerine dönmesinin de etkisi vardır. Ama Twitter'ın yine de hakkını yiyemem, özellikle Gezi zamanında.

Tweet okumaktan sıkılan bünyem Instagram'da buldu bu sefer kendini, kaldı ki Instagram'ın da hakkını yiyemem; yeni insanlar yeni bloglar keşfettim, gezilecek yeni rotaları aklıma düşürdüm. Kendi paylaştıklarımın altına bir cümle de olsa yazdım. Çünkü yazmak benim için önemli olan, kafamdaki sesler bile yazar gibi konuşur benim. Kaldı ki bir cümle bile bir cümledir, kârdır benim için. Bazen kağıda dökerim, bazen dökmem ama hep bir yazma hali içindeyim, iç sesimle bile.

Bir de klasik yöntemlerle yazdıklarım var, dolma kalemimden süzülen mürekkeple birlikte. Onlar bu ara kendimi en çok özgür hissettiklerim, çünkü insan bazen okunmamak da ister. Hatta sırf bu yüzden, el yazımın kötü oluşu bile mutlu eder beni, benden başka kimsenin okuyamayacak olmasından haz duyarım. Ama yazarım da bir yandan, çünkü hafızam iyi değil -ve gün geçtikçe daha da kötü oluyor- ben bir şekilde onları kağıda dökmek zorundayım. Belki inanırsınız, belki inanmazsınız ama sıcağı sıcağına yazdıktan sonra hemen unutuyorum. Bu anlamda yazmak biraz, hatta baya baya terapi benim için. İçimde tutmam çünkü; ya yazarım, ya da bir muhattabı varsa kendisine söylerim.

Blogum ise, bir portfolyo benim için. Hiçbir zaman popüler bir blogger olmak gibi bir iddiam olmadı, etkinliklere gitmedim, "Bu blog sayesinde çok güzel insanlar tanıdım" demedim. Bunu da sorun etmedim çünkü blog yazmaya bunlar için başlamadım. Kimseyi de bu şekilde yaftalamak istemem, yanlış anlaşılmasın. Dönüp baktığımda ne kadar geliştiğimi gördüm burada. Sonra Bumerang geldi, kendime çeki düzen verdim, hiç beklemediğim kadar ziyaretçim oldu, üzerine reklam aldım, cüzi miktarda para bile kazandım. Hani hep derler ya sevdiğim işi yapıyorum, bir de üzerine para kazanıyorum diye, ben yazdım ve beklemediğim bir şekilde para geldi. Burada yine ihmal ettiğim Ekşi Sözlük'ün de etkisini yadsıyamam, blogumun yayılmasında ve yazdıklarımın anında reaksiyon almasında katkısı çoktur.

Buraya yazmıyorum diye sanılmasın ki hiç yazmıyorum. Ben hep yazıyorum, bazen kafamda, bazen dolma kalemle, bazen sosyal medyada, bazen başka mecralarda. Şu sıralar markalar için içerik de üretiyorum, eminim blogum olmasaydı onu da yapamazdım. Sonra bir de tezim var bitirmemi bekleyen, kuvvetle muhtemel ilk basılı yayınım olacak kendisi. Ben buraya yazmasaydım bunların hiçbiri olmazdı. Ermenistan'a bile blog yazarı olduğum için gidebildim, hayatımın en önemli ve unutamayacağım deneyimini yaşadım, bakış açım değişti. O yüzden buraya gönül borcum var, ne olursa olsun, bugün yaptığım çoğu şey bu blogun sayesinde. Söz vermede de, tutmada da pek iyi değilim, ya yapamazsam diye söz vermeye korkarım ama üzerime yıldırım düşmediği veya blogum hacklenmediği sürece (yapmayın etmeyin ya :(( ) zamanlı zamansız burada olacağım.

140 karaktere inat, hala blog yazan herkese selam olsun!

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...