17 Aralık 2011 Cumartesi

Yeni Başlayanlar İçin Saç Dökülmesi

Uzun zamandır aklımda olan ve detaylı anlatmak istediğim için uygun zamanı kolladığım bir konu, saç dökülmesi. Benim saçlarımla olan maceram 2009 yılının Ekim ayında başladı. Ciddi bir sıkıntım olmamasına rağmen pek çok aşamalardan geçtim, ve madem bu konuyla iki seneyi devirdim, deneyimlerimi paylaşmak hakkımdır diye düşünmekteyim. Zira -daha çok bilmeyenler için söylüyorum- saç dökülmesi çok can sıkıcı bir konu, fakat çok yaygın bir problem olduğu için de çok fazla çözüm önerisi var. Ben bunların bir çoğunu denediğim için, gözlemlediklerimi paylaşacağım.

Yeni başlayanlar için saç dökülmesi çoğu insan için benzer sahneyle başlar. Banyodan çıkarken ardınızda bir tomar saç bırakırsınız. Benim başıma geldiği dönem mevsim itibari ile sonbaharda olduğu için, başta pek önemsemedim. Çünkü yaz sonunda saçlar genelde cansızlaşır, deniz suyundan ve güneşten ötürü. Ben de dökülen saçların bunun bir sonucu olduğunu düşünerek üzerinde durmadım. Durum beni değil ama annemi rahatsız etmeye başladığı için (dikkat dikkat annem bu hikaye boyunca oldukça belirleyici bir kahraman olacaktır) işe şampuanımı değiştirerek başladım. Daha çok bitki özlü bir şampuan kullanmaya başladım. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var, bu şampuanların ortak özelliği benzer bitki özlerini içermesidir. Çoğunun içinde defne, ısırgan, zeytinyağı ve yeşil çay görebilirsiniz. Şampuanın saç dökülmesinin durmasına faydası vardır, ancak  yeni saç çıkarmaz. Bunu da not ettikten sonra, hikayemi anlatmaya devam ediyorum.

13 Aralık 2011 Salı

Artık Anonimlere Yer Yok; Çünkü...

Bugüne kadar bu blog vasıtasıyla kimseye çemkirmedim. Çok söylendiğim oldu, otobüste yanımda oturan teyzeye söylendim, muavine söylendim, gerekli gereksiz mola veren firmalara söylendim, hatta yeri geldi kendime söylendim ama, ziyaretçilerin hiçbirine tek bir kelime dahi etmedim. Okuyucu candır sonuçta, her ne kadar bazen yazdıklarımın okunmasını düşünmek bile beni yerin dibine soksa da, hepimiz biliyoruz ki herkes okunmak için yazar. Yoksa burada yazdıklarımın kendi kendine konuşmaktan bir farkı kalmaz. Gerçi kendi kendime konuşmak bile bazen beni rahatlatır, o ayrı ama madem buraya yazıyorum, ve madem sırf okunuyor diye çeki düzen veriyorum kendime ve yazdıklarıma, o zaman karşı taraftan da düzgün bir üslup beklerim. Şöyle ki...

İlk zamanlarda az yazı girdiğimden, ve bloga sınırlı sayıda ulaşan insan olduğundan yorum denetleme sistemine gerek görmemiştim. Üniversite zamanlarında loş yurt odamda sabaha karşı yazdığım çoğunlukla geyik içerikli yazılardı. Hal böyle olunca da yorumlar genelde arkadaşlarımdan geliyordu. Ne zaman ki yazılar arttı, ve ben içeriğe dikkat etmeye başladım, o zaman ziyaretçi sayım arttı. Yine de çılgınca yorum alan bloglardan biri olmadı burası, açıkçası çok fazla da dert etmedim. Fakat satır aralarında da söylediğim gibi, yorum beni her zaman mutlu eder. Tabi düzgün olduğu sürece.

Bu yüzden de, yorum denetleme özelliğini ekledim. Yani gelen yorumlar sitede destursuz yayınlanmadan önce, ben okuyup onaylıyorum. Her şeyin kontrolüm altında olmasını sevmemden de kaynaklanabilir bu, bilemiyorum. Ama ne zaman ki Adsız yorumcular gelmeye başladı, orada bir durup düşündüm. İsmini vermeden yorum yapmak istiyor olabilirsin, oturum açmadığın bir bilgisayar da olabilir. Ama eğer kendi isminle, veya kullanıcı hesabınla yapamayacağın bir yorumu anonim yapıyorsan, ben de ona izin vermem arkadaşım. Adsız yorumcuların imzasız mektuplardan, hatta formspring'de saçma sapan soru soranlardan hiçbir farkı yok benim için. Cesaretin varsa, ismini ver yorumunu yap. Kaldı ki ben seni bu bloga zorla sokmadım, yazdıklarımı okumaya itmedim, ve bildiğim kadarıyla Tebrikler! Green card kazandınız! diyen bir spam'den bu bloga yönlendirilmiyor kimse. Sonuç olarak, kim olduğunu görebildiğim takdirde, gel yüzüme söyle. Yoksa "İyi halt etmişsin ben de bişey sandım sonuna kadar okudum bikbikbik" yazıldığı sürece, kimseyi ciddiye alamam, üzgünüm.

Bu yüzden de, anonim kullanıcıların yorum yapma hakkını tamamen kaldırdım. Buraya yorum bırakanlar belli, blogger arkadaşlarımın yorumlarının da başımın üstünde yeri var. Ancak saçmalığa yerim yok, varsın yazılarımın altı boş kalsın.

Blogger camiasına saygıyla duyurulur :)

3 Aralık 2011 Cumartesi

Taşınabilir Müzik Teknolojisi - Kendimden Örnekli

Sizi bilmem ama, ben bir müzikseverim. Yani, kim sevmez müziği tabi ama ben sessizlikte duramayanlardanım. Mesela radyo hep açıktır bizim evde, iyi bir televizyon izleyicisi olmasam da iyi bir radyo dinleyicisiyimdir. Odamda bilgisayarım hep açıktır, bilgisayar açıksa müzik de mutlaka açıktır. Ama internet radyosu, ama kendi müzik arşivim, mutlaka bir şeyler dinliyor olurum. Aslında radyo başka bir davanın konusu, ben bugün size çocukluğumdan bu yana en sevdiğim dostlarımı tanıtacağım, yani müzik çalarlarımı. Dışarıda olduğum zamanlarda, özellikle de yolculuklarda kulaklıklara sığınanlardanım ben de. Teknoloji geliştikçe ayak uydurmak gerekti, ayak uydurdukça hep yeni müzik çalarlarım oldu ama basit bir genelleme yapacak olursak, walkman-discman-mp3 player ekseninde büyüdüm ben de. (bkz.şekil a)


1. Walkman:

Walkman'le tanıştığımda ilkokuldayım. O dönemde çoğu kız çocuğu gibi ben de Spice Girls hayranıydım, ileri geri sarıp en çok dinlediğim kasetlerimin arasında Spice World vardı. Yazları anneannemde kalırdım, ve orada fazla arkadaşım yoktu, özellikle akşamları çok sıkıldığımda müzik dinlerdim. Kuzenimde benim walkman'imin bir üst modeli vardı, hiç unutmuyorum onda olan bir özellikle kasetin ön yüzünü arka yüzünü çevirmek gerekmezdi, tek bir tuşa basardı ve kaset öbür yüzünden çalmaya devam ederdi. Kıskanırdım çok :) Ama ben de kasetlerimi o kadar ezberlemiştim ki, bir şarkı bittiğinde arka yüzünü çevirip öbür yüzdeki sevdiğim bir şarkıyı dinler, o şarkı bittiğinde yine çevirirdim, bu arada diğer yüzdeki sevdiğim şarkıyı geri sarmama gerek kalmaz, üst üste farklı yüzlerde sevdiğim şarkıları dinlemiş olurdum.

Walkman'le birlikteliğimiz ortaokul yıllarımda da devam etti. O dönemlerde kaset çektirmek de çok modaydı. Siz bir liste yapardınız, kasetçi o şarkıları size çekerdi. O toplama kasetlerden de çok dinledim o zamanlar. 13 yaşındayken, hala benim için çok özel olan Freddie Mercury ile tanıştım. Bir arkadaşımdan ödünç aldığım Queen kasetini başka bir kasete çekip bu sefer walkman'de Freddie'nin sesini döndürmeye başladım. Yazları yine yalnız olmasına yalnızdım, ama bu sefer Freddie vardı, yatmadan önce bir tertip mutlaka onu dinler uykuya dalardım. Uyku arasında kasetin bittiğini belirten çat sesini duyardım.

2. Discman

26 Kasım 2011 Cumartesi

Yunanca Öğreniyorum

Her şey Altınoluk'a yerleşmemle başladı aslında. Karşı kıyımız Midilli adası, yüzülecek kadar değil ama nemli olmayan havalarda çıplak gözle net bir şekilde görebileceğimiz kadar yakın. Küçük bir çocukken, hep düşünürdüm, belki de şu anda birileri tıpkı benim gibi meraklı gözlerle bize bakıyordur karşı kıyıdan diye. Hem yabancılaşmışız, hem de tanıştıktan yarım saat sonra aslında ne çok ortak yanımız olduğunu keşfedecekmişiz gibi gelirdi. Radyo frekansları sık sık karışırdı, ne dediklerini anlamazdım ama Rum müzikleri hep güzel gelirdi. Türk televizyonlarından çok Yunan televizyonları çekerdi özellikle uydu teknolojisinin yaygınlaşmadığı, antenin kendi imkanlarıyla çekebildiği dönemlerde.

Perşembe günleri Ayvalık'ın pazarı olduğundan, Rumlar günübirlik alışverişe gelirlerdi. Hiçbirimiz onların dilini anlamazdık ama, onlar çok güzel Türkçe konuşur, alışverişlerini yapar, sonra adalarına dönerdi. Bana hep garip gelirdi, onlar bizim dilimizi böyle konuşuyorken, biz onları anlamıyorduk. Konuşmaları müzik gibi gelirdi, Türkçeleri ise hep aksanlı. Ama o aksana da çok yakışırdı Türkçe, en azından ben yakıştırdım hep. 2008 yılında Midilli'ye gittim sonra. Bunca yıldır yüz yüze bakıyoruz, ziyaret etmemek olmaz diye. Hani şarkıda diyor ya aynı rakıyla dumanlı, dillerinde aynı şarkı diye, en ufak bir abartı yok. Denizimiz aynı, zeytinimiz, yemeklerimiz ve daha pek çok şey. Bir tek dilimiz farklı. Midilli'de kaldığım birkaç gün, üç beş kelime Rumca öğrenmiştim, evet hayır tamam günaydın gibi. Aklımın bir köşesinde Yunanca öğrenmek hep vardı. Ama nasıl? Nasıl olacaktı bu? Memlekette Yunanca kursu az, bir İngilizce bir Almanca değil ki her köşebaşında öğrenesin. Özel ders verenler çoğunlukta, onu da fırsat bulup ben yapamadım.

24 Kasım 2011 Perşembe

Vejetaryen Olmak ya da Olmamak

Bundan birkaç sene önce, kırmızı et yemeyi bıraktım. Bir anda. Altında trajik bir neden de yoktu üstelik, küçükken gözlerimin önünde kesilen bir kurban ya da bozulmuş et yemek gibi. Canım nedensizce et istememeye başladı. Zaten bir süper-yemek-seçici olduğumdan, bir yiyeceği kafamda bitirmek normal insanlara göre daha kolaydı benim için. Ben de, bitirdim.

İlk başlarda her şey çok güzel gidiyordu üstelik. Sağlıklı olan beyaz etti bi' kere. Sonra, her şeyin bir alternatifini bulabiliyordum. Her et sotenin bir tavuk sotesi vardı mesela, tavuk dürüm, tavuk döner, Mc Chicken, ve daha bir sürü şey. Süper-yemek-seçici oluşuma karşılık, denizden çıkan hiçbir şeyi sorgulamama alışkanlığım da vardı mesela. Bir et yemeğine şüpheyle yaklaşıp "Ne etidir ki bu?" derim, ama bir deniz mahsulü için aynı şeyi sormam. Tadına bakmaktan çekinmem, hatta bende merak uyandırır. Şimdi mis gibi deniz ürünleri ve kapı gibi tavuk varken, ne gerek vardı ki kırmızı ete? Yoktu. Üstelik sebzelerle de aram iyiydi. Birkaçı hariç -şimdi isim verip rencide etmek istemiyorum- her türlü sebzeyi yiyebilirim, yağsız tuzsuz haşlanmış bile olsa. Hal böyle olunca, vücut düzenimi en sağlam şekilde sarsacak hamleyi yaparak, kırmızı et yemeyi bıraktım.

18 Kasım 2011 Cuma

İncir Reçeli'ni İzledim!

"Haydaa, bu da nerden çıktı? Kızım kafan mı güzel, İncir Reçeli vizyona gireli kaç zaman oldu, gündem özürlüsü müsün?" gibi cümleler kurabilirsiniz. Ama bi sorun yani, neden şimdi izledin diye. Müsterih olun, durumun farkındayım. Çok iyi bir sinema izleyicisi sayılmasam da, yeni çıkan Türk filmlerini izlemeye çalışırım. Ancak İncir Reçeli bunların içinde özel bir yere sahip. Neden mi?

Efendim, film vizyona girdiği dönemde şu veya bu nedenle sinemada izleyemedim. (Evet çok açıklayıcı oldu ama inanın hatırlamıyorum, bendeki bu hafızayla zor) Sonrasında film patladı, herkeste bir "İncir Reçeli'ni izledin mi?" furyası aldı başını yürüdü. O kadar yürüdü ki, hiç film izlemeyen insanlar bile bana bu soruyu sorar oldu, kendimden utandım. Her seferinde "Susss, konuyu anlatma, sonunu söyleme sakın, izlemedim daha, izliycem ben onu!!!111" diyerek insanları geri püskürttüm. Artık nasıl vahşileştiysem, bir kişi dahi ağzını açıp söylemedi. Boşboğaz arkadaşlara sahip olmamam da büyük etki olabilir tabi, bilemiyorum.

Günlerden bir gün, Altınoluk'taki son günlerimizde Serapla film izlemeye karar verdik. Amacımız evde kız kıza oturup iki bira içip film izlemekti, olay bu kadar masumaneydi anlayacağınız. Cd almaya gittik, fırsat bu fırsat "Aaa Serap, İncir Reçeli'ni izlesek ya, ben hala izleyemedim" dedim. Serap izlemişti, ama iyi arkadaşlar izledikleri filmleri arkadaşlarıyla ikinci baskı izlemekten sakınmazlar. Veya film ikinciye izlemeye değerdi, bilemiyorum. (Şaka lan şaka Serap vurucak beni) Neyse, ikimiz de iyi arkadaşlar olduğumuzdan benim izlemediğim İncir Reçeli'nde ve Serap'ın izlemediği benim izlediğim Aşk Tesadüfleri Sever'de karar kıldık. Böylece hem durum eşitlenmiş olacaktı, hem de izlemediğimiz filmleri izleyip bu korkunç sosyal baskıdan kurtulacaktık.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Postcrossing Yazısı #2

Pek çoğunuzun da bildiği gibi, bundan bir ay önce Postcrossing girdi hayatıma. Postcrossing'den bahsetmiş olduğum yazımda dediğim gibi, geçtiğimiz süre boyunca kartpostallar, PTT, filateli gibi pek çok konuyla haşır neşir oldum. Ve bugün, bir aylık deneyimimi paylaşmak için buradayım =)

İşe beş tane adres almakla başladım. Yazıyı yazdıktan sonra üç adres daha aldım, evdeki kartlarımı ortaya döktüm, ve ne yazık ki iç açıcı sonuçlar çıkmadı. Özenle sakladığım mektuplarım ve bana gelen kartlar duruyordu ancak yollamak üzere aldığım kartlarımın hiçbiri yoktu. Ben de dışarı çıkıp yeni kartlar almaya karar verdim. Tabi bunun devamının geleceğini bilmeden, aklıma ilk gelen kırtasiye, kitabevi benzeri dükkanlara gittim. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, kartpostal sorduğunuzda uzaylı gibi bakıyorlar. Pek çok çalışan, kartların yerini bile unutmuş durumda. Ellerinde bulunanların çoğu eski kartlar, yıllar var ki yeni kart basılmamış/alınmamış. Size de tavsiyem, öyle havalı yerlere girip kartpostal aramayın. Çoğu eski dükkanlarda, en köşe bucak yerlerde. Ama en güzel kartlar da bu eski yerlerden çıkıyor. Fiyatları da değişkenlik gösteriyor, belli bir çizgisi yok. Kimisi elinden çıkarmak adına komik rakamlar söylerken, bazıları da hazır satacak birini bulmuşken tanesine öyle bir şey diyor ki, bu da toplu alımlarda fazlaca tuzlu oluyor. Pazarlık payı var, çirkeflik serbest. Yani biri çıkıp da "Yok ya, kartpostal mı kaldı, satmıyoruz artık" derse, ki bana dendi, "Satmazsan satma arkadaşım, toplu alıcaktım, sen kaybettin" deyip olay mahalini terk edebilirsiniz, sonuçta müşteri her zaman haklıdır.

Kartlara gelecek olursak; şehir görünümleri ve simli noel babalı yılbaşı kartları çoğunlukta. Ve ne yazık ki kartpostal konusunda çoğu ülkeden gerideyiz. Tamam, ülkeyi tanıtmak güzel bir şey ama, diğer ülkelerden gönderilen kartlara baktığınızda göreceksiniz ki, çok daha yaratıcı şeyler var. Turistik kartpostallarda İstanbul'un ekmeğini bol bol yemişiz, Kız Kulesi, Boğaz Köprüsü ve Ortaköy Camii'ni sıkça görebilirsiniz. Ancak turistik kartlar dışında orijinal şeyler bulmak için, sahafları ve az önce de söylediğim gibi eski -ve hatta izbe- kitabevlerini gezmek gerekiyor. Hiç beklemediğiniz yerlerde, beklemeyeceğiniz güzellikle kartlar bulabilirsiniz. Örneğin bir yerde, çocukken hayal meyal hatırladığım kenarları tırtıklı kartlardan buldum ve inanamadım. Böyle yerlerden sadece yollamak için değil, arşivlik pek çok şey de çıkabiliyor, ve bir süre sonra fark ediyorsunuz ki, önünden geçerken hiç de bakmadığınız bir kırtasiyeye girip kartpostal sormaya, her yerde yeni kartlar aramaya başlıyorsunuz.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Bir Şifa Kaynağı Olarak Zeytin


Daha önce de zeytin etiketi altında birkaç yazı yazdım. Konu zeytin olunca, anlatacak çok şey oluyor, üstelik sadece yiyecek anlamında değil. Zeytinin reçelinden turşusuna birçok yiyecekten bahsedebilirim size, ancak bugün bakım ürünlerinden söz edeceğim.

Fotoğrafta görmüş olduğunuz, benim favori zeytin ürünlerim. Sol baştan, zeytin çiçeği kolonyası , Watsons zeytinli el kremi, Flormar zeytinli el ve vücut kremi, Dalan'ın küçük boy yoğun el kremi -soğuğa karşı ideal-, zeytin sütü ve son olarak da zeytinyağı sabunu.

Zeytinyağı en doğal kozmetik malzemelerinden biri olarak görülüyor. Saç dökülmesini engellediği, saçı besleyip parlaklık verdiği tarafımdan test edilip onaylanmıştır. Elinizdeki zeytinyağı ne kadar doğal -ve sızma- ise, saça o kadar iyi geliyor. Fotoğrafta gördüğünüz zeytin sütü de, taş değirmende ezilen ve hiç presten geçmemiş zeytinlerden üretilen, bir nevi zeytinyağıdır. Piyasada bulmak ne derece kolaydır bilmem, Küçükkuyu/Adatepe bölgesinden edinmek mümkün. İki yılı aşkın saç dökülme tedavisi esnasında sayısız ürün denedim (yakında onun da yazısı gelecek) zeytin sütü bu aralar en sık kullandığım natürel tedavi yöntemi.

1 Kasım 2011 Salı

Bu Kediler Masanızı Renklendirecek!

Tahmin etmenin çok da imkansız olmayacağı üzere, kedili olan her türlü objeye bayılıyorum. Oyuncak, bardak, tişört, kalem, defter, ve daha akla gelmeyecek yüzlerce kedili eşyam var. Belki de bu yüzden, hediye alması en kolay insanlardan biriyim. Orijinal olan, ve tabi ki kedili olan her şey, koleksiyonuma dahil etmem için yeterli bir sebep benim için. Birkaç ay önce bahsettiğim odam var ya hani, o odada sayısız kedi detayı bulabilirsiniz. Bir gün belki onları da paylaşabilirim sizinle, ama bugünkü konumuz biraz daha farklı. Daha doğrusu, bugün biraz daha spesifik olacağım. 

Fotoğrafta gördüğünüz, benim yıllardır aksatmadan aldığım Giller'in her sene çıkarmış olduğu Kedi Masa Takvimlerinden kareler. Bıkmadan ve inatla sürdürdüğüm çoğu alışkanlığım gibi, bu takvimleri de 2007'den beri alıyorum. Yurttan kalma bir alışkanlıkla, ev içinde de kanepeden çok masa başında oturduğum için, kullanmayı en çok sevdiğim şeylerden biri masa takvimi. Böylece Giller'in çekmiş olduğu komik, sevimli, güzel ve neşeli kediler her zaman gözümün önünde oluyor. Ben 2012 takvimimi görür görmez aldım, yeni yıla daha iki ay olmasına rağmen. Olur da kaçırırım, koleksiyonum bozulur diye ödüm patladığından takvimlere adeta koştum. Eski takvimlere de gözüm gibi bakıyorum, düşünün, o kadar sevimliler =)

Eğer isterseniz, verdiğim linkle web sayfalarına da ulaşmanız mümkün. Sadece masa takvimi ve kedi üzerine çalışmıyorlar. Ben masa takvimi kullanmam, ajanda severim, veya duvar takvimi daha çok işime yarar derseniz, onlar da mevcut. Aynı çeşitler köpek severler için de bulunmakta. 

Ve hatta, benim kedim/köpeğim de takvim yıldızı olsun derseniz, 2012 için çok geç ama 2013 için kolları sıvayabilirsiniz! =) Kim bilir, belki sizin de sevimli dostunuz benim gibi yüzlerce insanın masasını süsler. 

Son olarak, madem Kasım ayı yazısı yazdık, bu ay masamın konuğunu da görmüş olun. Aşağıdaki yaramaz, Kasım ayının kedisi Karamel.

not: Evet, cep ajandaları da çok güzel fakat onlarda seçimim farklı, başka bi' zaman da onu anlatırım belki (:




24 Ekim 2011 Pazartesi

Van için Herkes Tek Yürek!




Van Depremi'ne duyarlılık gösteren ve zor durumda olan depremzedelere yardım elini uzatmak isteyen vatandaşlarımız için bir liste hazırladık. Aşağıdaki kanallardan dilediğinizi seçerek yardımlarınızı en kolay şekilde Van'a ulaştırabilirsiniz:

1. KIZILAY
2868'e tüm operatörlerden boş bir SMS göndererek Kızılay'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Ayrıca havale yoluyla destek olmak isteyenler, tüm bankalardaki "Türk Kızılayı" hesaplarından bağış yapabilir. Ayni bağışlar Türk Kızılayı lojistik merkezleri ve şubeleri tarafından kabul edilecektir. Tüm Kızılay şubelerinin iletişim numaralarını buradan öğrenebilirsiniz.

2. AKUT
Tüm GSM operatörlerinden 2930'a göndereceğiniz AKUT yazan bir SMS ile AKUT'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Kredi kartını kullanarak internet üzerinden bağış yapmak isteyen vatandaşlarımız CardFinans ya da diğer banka kartlarını kullanarak bağışta bulunabilirler.

Havale/EFT için Banka Hesap Numaraları;
T. İş Bankası - Gayrettepe Şubesi - TR14 0006 4000 0011 0800 6666 63
Finansbank - Gayrettepe Şubesi - TR92 0011 1000 0000 0001 9576 70
Garanti Bankası - Ortaklar Cad. Şubesi - TR26 0006 2000 3570 0000 0029 30

3. BAŞBAKANLIK YARDIM KAMPANYASI
Başbakanlık tarafından Van’da yaşanan deprem nedeniyle başlatılan yardım kampanyası çerçevesinde saptanan banka hesap numaralarına buradan ulaşabilirsiniz.

4. KARGO FİRMALARI
Yurtiçi Kargo, PTT Kargo, MNG Kargo ve Aras Kargo yardım gönderilerini ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktadır.

5. HÜRRİYET EVLERİ
Deprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve kış öncesinde evsiz kalan Van için Hürriyet Gazetesi de büyük bir seferberlik başlattı. Hürriyet, Van’da kış koşullarına dayanıklı, mutfak, banyo ve tuvaleti olan "Hürriyet Evleri" kuracak. Kızılay işbirliğinde başlatılan kampanya ile her biri 6 bin liraya kurulacak evler, evsiz kalan vatandaşlara sıcak bir yuva olacak.

Van Depremi - Hürriyet Gazetesi Bağış Hesapları
T. İş Bankası Mithatpaşa Şubesi
4228 - 0971947 / IBAN TR370006400000142280971947
T.C. Ziraat Bankası Kızılay Şubesi
Hesap No 685-2868-5189 / IBAN TR060001000685000028685189
Garanti Bankası Kızılay Şubesi
Hesap adı: Van Depremi - Hürriyet
Şube: 082 Hesap No: 6294703 / IBAN TR72 0006 2000 0820 0006 2947 03

Yapacağınız ufak bir yardım zor durumdaki bir çok insanı hayata bağlayan bir umut olacaktır. Mesajımızın ulaştığı herkesi, deprem bölgesinde yardıma ihtiyacı olan vatandaşlarımıza yardım etmeye davet ediyoruz.


Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

20 Ekim 2011 Perşembe

Hangi Oje?



Mevsim geçişleri genelde çoğumuz için zordur. Sadece sıcaklık değil, sıcaklığa bağlı aktivitelerimiz, giysilerimiz, alışkanlıklarımız, ve hatta renklerimiz değişir. Çok farklı renkte oje kullanan biri olarak ben, mevsim değişikliklerinde oje seçimimi de değiştiriyorum. Fotoğrafta da göreceğiniz üzere, yazın turuncular, pembeler, sarılar, mavilerle yaz mevsimini geçirirken, kış gelince bordo, kahverengi, siyah ve griye dönüyorum.  Yazın cıvıl cıvılken, kışın kasvetli oluyor tırnaklarım da. Zaten fosforlu renkleri sevenler bilir, kışın -örneğin- turuncu, yeşil vb. sürüp de çıktığınızda tuhaf tuhaf bakarlar =) Montlara, kabanlara en çok yakıştığı için bordo favorim.

Peki siz en çok hangi renkleri kullanıyorsunuz?

not: Reader'ımdan eksik etmediğim, yeni yazılarına mutlaka göz attığım bir oje blogu burada.

14 Ekim 2011 Cuma

Biraz da Moda


Moda ile pek aram yoktur, canım ne isterse onu giyer, onu takarım. Daha önce de defalarca söylediğim gibi, yeniliklere de pek açık sayılmam, ama bir şeyi seversem de tam severim. Gider aynı şeyin bir sürü rengini alırım, eskittiğim ayakkabının aynısını alırım, sırf yenisine alışmamak için. Eski bir kazaktan senelerce ayrılamadığım olur, yırtık converse'lerime özel sevgi duyarım, eskimiş kotlara bayılırım. Hal böyle olunca, yenilikleri takip edememiş olurum. Ne gündemdedir, ne değildir bilmem, çok de ilgilenmem açıkçası. Beni hiçbir zaman "Ayyy, bu sene de x'ler çok moda, bi tane edinmeliyim mutlaka" derken duyamazsınız. Takip edene, yakıştırana da saygı duyarım, o ayrı.

Ama baktım bu sene turkuazlar çok moda ben de sağı solu karıştırdım, ıvır zıvırlarım arasındaki turkuazları bir kenara topladım, ortaya böyle bir görüntü çıktı. Turkuaz her şeye gidiyor, kolye, bileklik, toka ve hatta oje olarak çok güzel duruyor. Fotoğrafta görmüş olduğunuz oje yeni sadece, yeşil ve tonlarına bayıldığım için, uzun bir süre bu renkle yaşayacağım gibi görünüyor. Dedim ya, bir şeyi seversem tam seviyorum :)

Ve görüldüğü üzere benim yazacağım moda yazısı bu kadar oluyor. "Kız gibi giyin", "Azcık da şundan sür", "Vazgeç şu eskilerden", "Yırtık ayakkabı giyiyosun çok üzülüyorum" cümlelerinin hedef noktası olduğumdan, bu kadar dönüyor dilim. Ama güzel bir moda blogu görmek isterseniz, çocukluk arkadaşım Berrilla bu konuda bir harika, göz atın derim.

9 Ekim 2011 Pazar

Kasvetli Pazar ve Kartpostallar

Bu aralar kasvetli ruhum, tıpkı bugünkü yağmurlu pazar gibi. Ne yapsam, ne etsem diye düşünüp bir yandan da bloglara göz gezdirirken, Laliş'in yazdığı bir yazı heyecanlandırdı beni, adeta pazar günümü renklendirdi.

Bilenler bilir, eski ve nostaljik olan her şeyi severim. Hiç tanımadığım, dünyanın öteki ucundan bir mektup arkadaşım olmadı ama Serapla senelerce mektuplaştık. Kartpostallar, zarflar biriktirdim, posta kutusuna hala gözüm kayar, kutunun deliğinden Serap'ın el yazısını bir bakışta tanıyabilirim,  konuşmaktansa postaya vermesem bile mektup yazarım hala sevdiklerime. Laliş de bir kart koymuş bloguna, Japonya'dan gelen. "Bu da nesi" dedim kendi kendime, yurtdışında bir arkadaşının yolladığını düşündüm. Sonradan eski yazılarını okuyunca anladım ki internet üzerinden bir network ile dönüyormuş bu kartpostallar. Hemen adresini verdiği siteye üye oldum tabi.

Çok fazla kartpostal meraklısı var mıdır bilmiyorum ama, onlar için söylüyorum, belki benim gibi birini sıkıntılı bir anında mutlu eder diye. www.postcrossing.com 'a üye oluyorsunuz, adresinizi veriyorsunuz ve send a postcard diyorsunuz ve site size yollayacağınız adresi söylüyor. Bu kadar basit! İlk önce sizin yollamanız gerekiyor, yolladığınız ne kadar kart yerine ulaşırsa size o kadar kart geliyor. Size bir kod veriyorlar, aman onu kartpostala yazmayı sakın unutmayın, kartınızın yerine ulaştığının garantisi bu. Sonra beklemeye başlıyorsunuz. Ben iki tanesini hazırladım, biri 10 yaşındayken Anıtkabir'den aldığım Atatürk portresi, Çin'e gidecek, 17 yaşında bir kıza. Diğeri ise Finlandiya'da yaşayan, doğayı ve manzara resimlerini çok sevdiğini söyleyen 7 torunlu bir kadın için, Balıkesir'de çekilen yel değirmeni fotoğrafı. Pazar olduğundan bugün postaneye koşamıyorum, ama yarın ilk işim kartları yollamak olacak. Sonra yine, eskisi gibi kartpostal alışverişine başlayacağım, bakalım kartpostal sektörü hala hayatta mı.

Umarım hızlıca gider kartlarım, sonra başlasın posta kutusu başında beklemeler!

26 Eylül 2011 Pazartesi

Kitap Uyarlamaları ve Behzat Ç. Üzerine Bir Yazı



Televizyonla aram limoni. Dizi olsun, film olsun, edebiyat uyarlamalarını sevmem. Önyargılıyım, sabit fikirliyim, peşin hükümlüyüm. Bir şeyi izleyeceğim varsa bile, birinin benimle ciddi mücadeleye girmesi gerekir, ekran başına oturmam için. Gerektiğinde kumandayı elimden çekmesi -kanal değiştirmemem için-, cep telefonundan uzak tutması -dikkatimi dağıtmamam için- ve hatta ışıkta karartmaya gitmesi lazım gelebilir. Hiçbi'şey yapmasam, "Filmini izleyeceğime kitabını okurum yea" der, yine kalkar giderim. Harry Potter filmlerinde bile sinirlenmiş insanım, kitaba sadık kalmıyorlar diye. Hoş, kitaba sadık kalsalar ne olacak. Birebir çekseler, yine mutlu olmam. Çünkü zor beğenir oluşumdan değil mutsuzluğum. Bu nasıl anlatılır bilmiyorum. Bir kitap okursunuz, bir roman.. Siz ne yaparsanız yapın, okurken bir şeyler şekilleniverir zihninizde. Son sayfaya kadar da onu canlandırırsınız. İşte o canlandırdıklarımı ekranda bulamadığımdan mutsuzluğum. Bugüne kadar kimsenin okuyucuların kalbine dokunamayışından. Bir şeyler, ille de eksik olur orada. Sizin okurken içinizi titreten bir ayrıntıyı, senaristler es geçiveriyorsa gereksiz görüp, alamazsınız aynı tadı. Bu yüzdendir ki hep sırtımı dönerim uyarlamalara, kitabını okuduysam bi' kıyaslama hakkı görürüm de kendimde, okumadıysam yazık etmek istemem esere. "Önce" derim, "kitabını okumalıyım". 

Ben kitap uyarlamalarına karşı tavrımı sürdürürken, bir gün Behzat Ç. çıktı karşıma. Yani Emrah Serbes. İlk kitap Her Temas İz Bırakır ile birlikte, Behzat, benim de Behzat amirim oluverdi, kitap kurgusuyla beni de alıverdi içine. Karakterler o kadar bizden, olaylar o kadar çetrefilli, küfürler de o kadar içtendi ki, kendimi devriye arabasında, hiç bilmediğim Ankara sokaklarında buldum. Sakarya'nın Ankara'da bir cadde olduğunu öğrendim mesela, sonra Büyük ve Küçük Esat'ı, SSK İşhanı'nı, Atakule'yi. Hayatında sınırlı sayıda polisiye okumuş biri olarak, Emrah Serbes o kadar akıcı yazmıştı, olayları öyle bir örmüştü ve sonunda o kadar şaşırtıyordu ki, son sayfaya uçarak gittim resmen. Derken hızımı alamadım, Son Hafriyat'a başladım. Şahsi fikrim onun çok daha zekice yazıldığı üzerine. Son Hafriyat'ı daha yavaş, ve sindire sindire okudum, öyküyü içime çekmek istercesine. Diğeri kadar çabuk olmasa da, onun da sonu geldi, ve ben serinin bir kitabı daha olmamasına üzüldüm. Çünkü Behzat Ç. geriye dönüp tekrar tekrar okunacak türden. Heyecanla okurken kaçırdığınız bir ayrıntıyı, bir sonraki okuyuşunuzda fark edebiliyorsunuz. Her karakter, her ayrıntı, her söz, her cümle özenle işlenmiş. 

Sonra başka bir gün, o sevmediğim ekranda bir adam belirdi, Erdal Beşikçioğlu. Kafamda canlandırdığım kadar olmasa da, en az benim hayalimdeki kadar "Behzat"tı. Ani çıkışları, ince kemikli yüzü, "Saçma sapan konuşma"larıyla, beni hayal kırıklığına uğratmayacak bir Behzat. Sonradan öğrendim ki, Emrah Serbes de senaryoya katkıda bulunuyormuş. Bir yazar kahramanına ihanet edemez ki zaten diyorum, Erdal Beşikçioğlu o yüzden bu kadar Behzat, oyuncular bu kadar Harun, Hayalet, Akbaba... Diziyi de seviyorum çünkü kitaba yakın. Seviyorum çünkü reyting uğruna, diziyi uzatmak uğruna özünden sapmamış, aksine; yeni olaylar, yeni kahramanlar girmiş, ve ilginçtir bu beni rahatsız etmiyor. Sonra güzel bir müzik duyuyorum, tanıdık bir ses. Ankaralı grup Pilli Bebek var arka planda, en az Behzat kadar sevdiğim. Bir müzik bir diziye bu kadar uyum sağlayabilir mi diyorum, ya da bir dizinin bu kadar güzel müziği olabilir mi? Oluyormuş. Ankara'yı bilmiyorum ama Behzat'la öğreniyorum. Bir de Ankara'yı sevsem, Behzat'ı nasıl izlerdim, hayal bile edemiyorum.

Diziden de sonra -çok sonra- öğreniyorum ki, Behzat bu sefer beyazperdede olacakmış. Yavaş yavaş okuduğum, bitmesini istemediğim Son Hafriyat'tan uyarlanarak. Eğer film de, dizi kadar güzel bir uyarlama olursa, inancım mükemmel olacağı yönünde. Fragmanları hem beklediğim, hem beklemediğim gibi. Ama bilmeyenler için söylüyorum, gerilimi bol, entrikası bol bir film olacak. Ben kendi adıma, hem Behzat'ı, hem de Red Kit'i merak ve heyecanla bekliyorum. 


22 Ağustos 2011 Pazartesi

Düşüşüm, Duruşum Olmuş..

Yaptığım kamuoyu duyurusu sonrasında yine de yazı girmek istedim ama, beceremedim. Mevsimlerden yaz dedim, oradan oraya gidiyorum vakit yok dedim, kafam karışık dedim, yazlıkçıyım dedim, kaçtım. Bir yandansa, yazmaya o kadar çok ihtiyacım vardı ki, hiç tarzım olmamasına rağmen zorladım kendimi, yine yapamadım. Hala ve ısrarla hayatımın en ketum günlerini yaşasam da, içimde bir anlatma isteği var. O yüzden de geldim, ve biraz boş konuşup arayı kapatayım dedim.

Efendim, malumunuz, merkez şubem Altınoluk olmak üzere, mobil halde yolculuk etmekteyim. Kendimi Altınoluk'ta kalacağım zannederken Balıkesir'de, Assos'a gitmeyeceğim diye biliyorken tam da o noktada bulduğum oluyor, o derece şuursuzum. Neyse, (cümleyi de böyle neyse diye bağlamak geçiştirmek gibi geliyor ama, bazen de çok kullanışlı oluyor bu neyse) kendimi yine bir anda Assos'ta bulduğum günlerden birinde -ki bu geçtiğimiz cuma gününe tekabül ediyor- öyle bir düşüş sergiledim ki, siz deyin sakarlık, ben diyeyim yeşil sahalara dönüş, hala sızısını sağ ayak bileğimde hissetmekteyim.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Kamuoyuna Duyurulur..

Sevgili Gönül Dostları,

Farkındayım burayı çok ihmal ettim. Hem de "evet, suçluyum yazmadım buraya :((" diye bir giriş yapacak kadar. Ama sor bi' neden öyle oldu, bi sor yani. 2011 başladığı günden beri peşimi bırakmayan belirsizlik, kafa karışıklığı, kendime gelme ve bu kızı yeniden büyütme çabalarım, mezuniyet ve beraberindeki anlamsız korkularım (hiçbiri gerçek olmadı, o ayrı) ve son olarak yaz mevsiminin gelmesiyle zaten beş karış havada olan aklımı iyice yitirişimle geçti günler. Şimdi bakıyorum da iki aydır boşlamışım yazmayı. Ama sadece yazmayı boşladım, yazamasam da kafamda hep tilkiler dolaştı, yeni fikirlerim oldu, ve bir klasik olarak buraya kim girdi, kim neyi okudu hep takip ettim. Diyorum ya, yaz geldiğinde aklımı yitiriyorum ben, bahar yerine yazları sarhoş oluyorum. Bu yüzden de durumun farkındayım ve bir açıklama yapmak istedim. "Ya tutamazsam?" diye söz vermekten kaçar oldum, o yüzden "Bomba gibi geleceğim, zıpkın gibi fişşekk gibi geliyorum, bekleyin wuuhuuu" demiyorum ama, bugüne kadar hiçbir ayı boş geçmediğim de göz önünde bulundurulursa, tüm samimiyetimle "Elbette yazacağım" diyebilirim size. Günlük tutmayı seneler önce bıraktığım için ne yaptığımın detaylarını yazmayacağım, ama bir değişim sürecindeyim ve elimden geldiğince buna yoğunlaşmaya çalışıyorum, bundandır zaman zaman iki kelimeyi bir araya getiremeyişim. Okuduğunuz her yazı, yaptığınız her yorum bu kızı mutlu edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur..

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Yaz Günlüğü

Sevgili Günlük,

Aslına bakarsan bugün de diğerlerinden farklı olmadı. Aynı saatte kalkıp, aynı şeyleri yedik. Aynı şeyleri izledik, aynı şeylere güldük. Yine de, her gün en az diğeri kadar güzel, diğeri kadar miskindi. Özet geç lan (!) dersen günlük, o da kabulüm, işte sana klasik bir yaz gününün saati saatine yazıya dökümü;

12.00 : Kalkış

12.00 - 12.30 : Kahvaltı için 20 metre ötedeki simit fırınına kim gidecek diye pazarlık yapma

13.00 : (sonunda) Kahvaltı

13.00 - 16.00 : Serbest zaman. Bu arada Türk kahvesi içilir, akabinde fal kapatılır, fonda Powerturk tv'nin açık olmasına özen gösterilir, gazetenin bulmaca ekleri paylaşılır, sıkılınca batağa dönülür, o da olmadı dizi izlenir.

16.00 - 18.30 : Denize girmek üzere Melisa cafe'ye doğru yola çıkılır. Bira&patates&batak 'tan zaman kaldığında denize girilir.

18.30 - 19.00 : Duş.

19.00 - 20.00 : Yaşasın yemek yemek!

20.00 - 20.30 : Bulaşık :(((

20.30 - 21.00 : Şanındandır, dışarı çıkmak için hazırlanma seansı.

21.00 - 21.30 : Dışarı çıkmadan önce iki tek atılır, zaman geçmiyorsa batak başlar.

22.00 - 02.00 : Dışarıda serbest zaman. Kuvvetle muhtemel sahilde, sözleşmeden buluşulan arkadaşlarla birlikte, bira, şargoz, midye dolma ve Uğur büfe tostu eşliğinde. Tabi ki Uğur büfe sponsorluğunda.

02.00 - 05.00 : Evde vakit geçirmece. Arzuya göre cilalama için bira, duruma göre internet, can sıkıntısına göre dizi, evdeki kişi sayısına göre batak.

05.00 - VE uyku.

***

Rutin bir günümü açık yüreklilikle anlatıp afişe olduğuma göre, artık gidebilirim günlük. Beni ararsan, balkondayım.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Haziran Eki: Çizgilerle Nazım Hikmet

Yakın zamanda bir kitap geçti elime, Çizgilerle Nazım Hikmet isimli. Kitabı yazan Müjdat Gezen, çizgileriyle can verense Savaş Dinçel olunca, bi' de aylardan Haziran olunca, okuyup paylaşmadan edemedim. Aynı zamanda Nazım Hikmet ile birlikte, kitabın da kendi hikayesi var çünkü.

1977'de başladığı çizimlerini yedi ayda tamamlıyor Savaş Dinçel, kitabın önsözünde bahsettiği gibi fotoğrafları kesip biçerek, el işi ödevi yapar gibi. Tam beş sene sonra da, sıkı yönetimin etkisiyle, Müjdat Gezen ile birlikte kendisine 21 yıl isteniyor. Kitaplar toplatılıyor, hamur yapılıyor. Fakat hoş bir tesadüfle 3 Haziran 1983'te yani Nazım'ın ölümünün 20.yıldönümünde dava düşüyor. Aradan 12 sene sonra kitap tekrar yayınlanmak isteniyor, orjinalleri Savaş Dinçel'den alınıyor ve tekrar çoğaltılıyor. 2007 senesinde tekrar basılmak istendiğinde ise renklendiriliyor ve kitap şimdiki halini alıyor.

Kitabın çizimlerle birlikte çıkış fikri ise Müjdat Gezen'den gelmiş. Sıkı bir çizgi roman okuyucusu olan Gezen, "Madem ben kitap yazıyorum, neden okumayı sevmeyenler de bu sayede yazdıklarımı okumasın?" diyor. Sonra düşünüyor, "Kimi yazmalı, kimi resmetmeli ki herkes okusun? Kimden bahsetmeli ki, tanımayanlar da tanısın, sevsin.." Haliyle aklına Nazım Hikmet geliyor. Böylece çizgilerine güvendiği yakın dostu Savaş Dinçel'e açıyor konuyu, "Resimler misin?" diyor, ve Savaş Dinçel de kabul ediyor.

Kitabın içeriğinden fazla bahsetmeyeceğim, zira pek çoğumuz konuya aşinayız. İçinde Nazım Hikmet'e dair pek çok şey var; Mayakovski'den Vera'ya, Vâlâ Nureddin'den Münevver hanıma, hapishane yıllarına, Moskova'da kaldığı döneme kadar her şeyi bulabilirsiniz. Nazım'ı tanıyan, tanımayan, okuyan, okumayan ya da sadece Savaş Dinçel'in çizgileriyle, Müjdat Gezen'in anlatımıyla görmek isteyen herkes için keyifli bir okuma olacağı inancındayım. Bir de, dedim ya, aylardan Haziransa, Nazım'dan bahsetmemek güç.



not: Fotoğraf kitabın mahkemesinden bir kare.
bir diğer not: Kitabın tüm geliri Nazım Hikmet Vakfı'na bağışlanıyor.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Rüyamız Hayrolsun

Evet sevgili gönül dostları, baktım rüya yorumları bu aralar çok revaçta, ama ben bi yorum yapmaktan bile acizim, o yüzden daha bugün taze taze görmüş olduğum rüyamı size anlatıp çekiliyorum, belki içinizde fikir yürütecek olanlar vardır. Bir yandan da, mükemmel hafızama güvenemediğim için bu rüyayı bile bile unutmayı gönlüm elvermiyor. Bu bahane ile söz uçar yazı kalır mantığıyla rüyamı unutmamak üzere buraya not düşmüş olacağım  :)

Efendim, rüyamda bir havaalanındayım -hayırdır inşallah?- ama bu bildiğimiz havaalanı değil, yani kocaman bir pist değil, yeşillikler içinde bir havaalanı, ufacık bir yer. Çayırda çimende kalkış yapıyoruz yani. O nasıl oluyor demeyin, rüya bu işte, oluyor. Ben uçağa biniyorum, koridor tarafındayım ama solumdaki iki koltuk da boş. Bunlar gereksiz ayrıntılar belki, ama dedim ya not düşeceğim, çünkü bu kadar detaylı bir rüya uzun zamandır görmemiştim. Neyse, uçakla gideceğim yer belli, Bosna Hersek'e gidiyorum. Neden gittiğimi bilmiyorum, bir sırt çantası dışında eşyam yok, yalnızım, kalacak yer de ayarlamamışım. Bu bağlamda belki de rüyanın tek gerçekçi yeri burası, son zamanlarda canım delicesine amaçsız yolculuk çekiyor.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Odalar

İnsanlar kadar, eşyaların, evlerin, odaların ve tabi ki şehirlerin de karakteristik yapıları olduğunu düşünmüşümdür hep. Belki de onlara yüklediğimiz anlamlardan dolayı böyle bir kanıya sahip oldum. Şehirler belki, bu hipotezimi doğrulayan en güçlü seçeneklerden biri. Ama ya eşyalar, odalar?

Sekiz yaşımdan beri kaldığım, İstanbul'a gitmemle belirli aralıklarla terk ettiğim odam, ilk girdiğimde küçük, sevimli bir çatı katı odasından başka bir şey hissettirmemişti bana. Belki de çocuk olduğumdan, onunla beraber büyüyeceğimizi de bilmiyordum. Çoğumuz da bilmeyiz zaten, o odaların içindeki eşyalarla birlikte bizimle nefes aldığını. Küçük ipuçlarıyla ele verirler karakterlerini, bazen pencere pervazındaki bir tutam toz bile çok şey anlatabilir, tabi ki bizim onu anladığımız kadarıyla.

19 Mayıs 2011 Perşembe

BearyDay - Kendi Hediyeni Yarat

Sürprizleri sevmeyen yoktur herhalde :) Ben kendi adıma, hediye vermeyi çok seviyorum. Sevdiğim birini mutlu etmek, ona ufak da olsa bir şey armağan edip hatırlandığını hissettirmek önemli. Bu ufak kısmı önemli, çünkü ben garip bir şekilde, biri bana hediye aldığında çok utanıyorum, karşımdakini bir külfete sokmuş gibi hissediyorum kendimi. En basit örneğiyle, bir doğum günü hediyesini ele alalım. Sanki o gün arkadaşlarımla buluşsam, onları hediye almaya mecbur ediyormuşum gibi geliyor, aslında öyle olmasa bile. Gereksiz bir kuruntu benimki. Ama hediye almak, daha doğrusu hediye hazırlamaktan çok keyif alıyorum. Güzel, yaratıcı ve hatta orijinal bir hediye, zorunluluktan, baştan savma alınanlardan çok daha kalıcı olsa gerek, öyle değil mi?

Eğer siz de, birbirinin aynısı hediyeler almaktan sıkıldıysanız, hediye bulmakta zorlanıyorsanız, veya değişiklik istiyorsanız bir önerim var :) Birbirinden şirin peluş ayıcıkları, tavşanları veya fareleri istediğiniz gibi giydirip istediğiniz mesajı yazdırıp tabi ki günün anlam ve önemine göre hazırlayıp hediye edebilirsiniz. Bu bir doğum günü hediyesi, geçmiş olsun mesajı, hatta yeni doğmuş bebek ve lohusa annesi için bir tebrik bile olabilir. Hepsi sizin seçiminize ve yaratıcılığınıza kalmış. Seçmekte zorlanırsanız hazır ürünler de mevcut, örneğin geçmiş olsun hediyeniz boz ayıcık önlüğü, askısı, biyot ve yara bandıyla birlikte satın alınmaya hazır. Gittigidiyor.com 'dan rahatlıkla ulaşabileceğiniz bu sevimli ayıcıklara, facebook sayfasından da göz atabilirsiniz. Üstelik Kendi Hediyeni Yarat şablonu ile pek çok seçenek karşınızda.

Değişik hediyelerden hoşlanıyorsanız linklere bir göz atın derim, çünkü çook sevimliler! :)



http://dukkanlar.gittigidiyor.com/BearyDay/
http://www.facebook.com/pages/BearyDay/203077939723965

1 Mayıs 2011 Pazar

Mayıs



Bu aralar hep videolardan gidiyorum ama, bu şarkı en sevdiğim aylardan biri olan Mayıs'a cuk oturuyor. Biraz coşkulu, biraz umutlu, tıpkı ismiyle aynı olan Mayıs ayı gibi. Belki de o yüzden seviyorum Mayıs'ı, hem biraz bahar, hem de biraz yaz olduğu için. Ve asla kış olmadığı için. Önümde uzanan upuzun sıcak mevsimlerin başlangıcı olduğu için seviyorum Mayıs'ı, ve mis gibi koktuğu için; en güzel meyveleri bize sunduğu, hem baharın hem de yazın müjdesini bir arada verdiği için.

not: Şarkının orijinal bir videosu olmadığı için bunu paylaşıyorum, bu yazının fon müziği de bu olsun =)

24 Nisan 2011 Pazar

Teoman Düetleri

Teoman'a olan düşkünlüğümü bilenler bilir. Özel hayatıyla ilgilenmiyor oluşumla doğru orantılı bir düşkünlük bu. Gelişimini adım adım takip etmemle de bir ilgisi olabilir. Bazen amfi tiyatroda bir yaz gecesiydi Teoman benim için, bazen çakırkeyifken inatla mırıldandığım bir şarkı, bazense noktası konmuş en güzel hikayem. Ama hep bir yerlerde benim için durdu Teoman, sabırla. Ona olan ilgim ne azaldı, ne arttı. Hep vardı, çizgisini hep korudu.

Teoman'ın bir diğer sevdiğim yanıysa, düetleri. Yine bilenler bilir, üşenmeden didik didik arar, bulur arşivlerim Teoman'ın albüm dışı kayıtlarını, ve tabi ki düetlerini. Düetleri çok sevdiğim gibi, Teoman düetlerini de ayrı severim. Birkaç zamandır yeniden yapmaya başladığım liste alışkanlığımla, karşınızda Teoman düetleri listem. Bildikleriniz, bilmedikleriniz, bilip de konduramadıklarınızla birlikte, favorilerim;

15 Nisan 2011 Cuma

Eskici : Kargo - Yüzleşme

Eski olan her şeyi çok seviyorum. Eski eşyaları, eski fotoğrafları, eski sokakları. Eskiler daha anlamlıymış gibi geliyor bana, daha çok şeyi çağrıştırıyorlar sanki. Eski şarkıları dinledikçe, ve hatta eski video klipleri izledikçe, başka tatlar alıyorum; biraz tatlı, biraz buruklar. Hepsi de damağımda tadını muhafaza etmiş, burnumda hoş kokular bırakmış oluyor. Bu klip de onlardan biri, eskiden Kargo'yu daha çok severdim.

6 Nisan 2011 Çarşamba

"Şifre"yi Çözmenin Dayanılmaz Ağırlığı

YGS sonrası, çoğu insan gibi ben de olup bitenleri izliyorum şaşkınlıkla. Bu ilk kopya olayı değil kuşkusuz, KPSS'deki istekli adayların kitapçıklarına "Ah bir öğretmen olsam" yazışları dün gibi, soruların çalınmasına da alıştık (!) ama şifreleme hepimize çok ağır geldi.

Her sınav mağduru gibi ben de olayı duyunca ilk başta kuru bir öfkeyle ÖSYM'ye söylendim. Ama dediğim gibi kuru bir öfkeden ibaretti hepsi, ben üniversite sınavına gireli yıllar oldu, ve ne olursa olsun tabir-i caizse tuzum kuru olduğu için sadece söylendim. Derinlerde bir yerde, içimin acıması için, kendisini ÖSYM binasının önüne zincirleyen çocukları görmem gerekecekti.

Sadece on yedi yaşındalar. Okuldan kaçmışlar protesto etmek için, üstlerinde formaları var. Sisteme, ÖSYM'ye, en çok da adaletsizliğe isyan ediyorlar. Kendimi onların yerine koyamadım bile. Çünkü hayal bile edemiyorum hissettiklerini. O yaşlarında test kitaplarının ağırlıklığı altında ezilmelerinin yanı sıra, bir de polis müdahale ediyor olaya, tartaklanıyorlar. O an fark ediyorum ki, içimde biri ağlıyor. Ben değil.. O yaştaki halim ağlıyor onlarla birlikte. Çekiştiriliyor, dövülüyor, kafalarından bastırılıp arabalara bindiriliyorlar. Sonrasında ne olduğunu bilmiyoruz. Göremiyoruz çünkü.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Yağmur Şarkıları

Tam Mart bitti, artık kış etkisini yitirdi diye sevinirken, Nisan çıkageldi bu sefer, yağmurlarıyla. Nedendir bilmem, ne zaman yağmur yağsa içinde yağmur geçen şarkılar söylemeye başlarım. Hazır Nisan da gelmişken, bu şarkıları sizinle paylaşmak istedim. Ancak listem o kadar uzadı ki, iki gruba ayırdım yağmur şarkılarını, yabancı ve yerliler olmak üzere. Yabancılar için şöyle buyrun;


Garbage - I'm Only Happy When It Rains
Travis - Why Does It Always Rain On Me
Guns n Roses - November Rain
Almora - Princess of Rain*
Aretha Franklin - It's Raining Men
James Blunt - Tears and Rain
Dean Brothers - Singing in the Rain
Placebo - English Summer Rain
Guano Apes - Rain
Peabo Bryson - Can You Stop the Rain

26 Mart 2011 Cumartesi

Düşmedim Daha

Hayatımın bir dönemine -belki de en bunalımlı dönemine- damgasını vurmuş kadındır Umay Umay. İlk ne zaman ve ne şekilde dinlediğimi hatırlamıyorum, Mete Özgencil ile olan Düşmedim Daha şarkısı klibiyle birlikte bilinç altıma yıllar önce yerleşmişti. Düetleri hep çok sevmişimdir, ama Düşmedim Daha sıradan bir düet değil, sıradan bir şarkı hiç değil. Klibiyle beraber dinlendiğinde Umay Umay'ın feryadı da, Mete Özgencil'in usul usul söyleyişi de tüyler ürpertir. Çocukken izlediğimde bile donup kaldığımı hayal meyal hatırlıyorum. Ancak ne demek istediklerini anlamam için, biraz büyümem gerekecekti.

Soğuk ve ümitsiz kış akşamlarını hatırlatır Umay Umay bana. Bazen Marlin Leyla'yı, bazen Siyah Bulutlar'ı. Kendimi yapayalnız hissettiğim o kış, teras katındaki ufacık odamda bana eşlik ederdi. Onu neden sevdiğimi anlamayanları, biz de sevmiyorduk aslında, Umay'la birlikte. O söyledikçe ben söylemiş gibi oluyor, o haykırdıkça ben de haykırıyordum içten içe. Hala çocukmuşum gibi donup kalıyordum bazen karşısında, ama o hep anlıyordu beni. Üzgün olduğumu biliyordu, teselli de etmiyordu, içini döküyordu sadece. İçimizi döküyorduk.

19 Mart 2011 Cumartesi

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Bazı kitaplar vardır, dönem dönem tekrar okunması istenen. Belki de, gereken. O kitabın orada, kitaplığınızda durduğunu bilirsiniz, yıllar önce okumuşsunuzdur ama, yeni bir kitaba başlamak yerine, gider onu alırsınız yeniden. Belki hafızanızı tazelemek için, belki de hikayeyi özlediğiniz için.

O kitaplarda olayları tamamen hatırlayamazsınız belki ama, içinden bir cümle hiç aklınızdan çıkmamıştır. Seneler geçse bile. O cümleye rastlayacağınızı bilerek okursunuz sayfaları. Sıra ona geldiğinde, duraklarsınız bir süre, onu sindirmek istercesine.

Bazı kitaplar tekrar tekrar okunmalı derler. Çünkü her okuduğunuzda, farklı anlamlar çıkarırsınız. Çocuklukta başka, gençlikte başka, yetişkinlikte başka. Her seferinde satır aralarında başka şeyler bulursunuz, onları daha önce nasıl olur da fark etmediğinize şaşarsınız. Zamanın nasıl geçtiğinin en büyük kanıtı budur belki de.

17 Mart 2011 Perşembe

Bana Dört Mevsim Yaz Olsa


Bu gördüğünüz video, Bir Avuç Deniz filminden. Filmler kadar, filmin müziklerini de oldum olası çok sevmişimdir. Bir Avuç Deniz'i hala izlemedim, denk gelir de izler miyim onu da bilmiyorum ama, bu şarkıyı elimde bulunduracağım kesin. Üstelik, uzun zamandan sonra Deniz Özbey'i de yeni bir şarkı ile duymak çok güzel oldu.

"Bize dört mevsim yaz" diyor ya şarkıda, keşke öyle bi' şey olsa da, hiç kışa dönmesek. Üşümesek.

15 Mart 2011 Salı

Japonya Depreminin Ardından

Bundan 1,5 sene önce Malta'ya gittiğimde, ev arkadaşım Burçin dışında, pek çok yabancı arkadaş edinmiştim. Bunların büyük çoğunluğunu Japonlar ve Ruslar oluşturuyordu. Şimdi hepsi dünyanın dört bir yanına dağıldılar, ama çağımızın teknolojileri sağolsun pen friend olmaktan öteye gittik, mail facebook vs. yollarla bağlarımızı koparmadık. Hele içlerinde bir Japon kızı vardı ki, orada son geceme kadar beni yalnız bırakmadı. Biz onun sushi'lerini yiyemedik ama, o bizim mantımızı çok sevdi. Türk restoranında Efes içti, televizyonda maç açıkken, ve diğer Türkler bağrışırken bizimle köfte yedi, pilavı yadırgamadı. Kısacası Junko'nun yeri bizde hep ayrıydı.

11 Mart günü dünya olarak 8.9'luk bir depreme uyandık. Bu aralar kötü haberleri hep yarı uykuluyken twitter üzerinden alıyorum, tsunaminin ve depremin haberini de bu şekilde aldım. Deprem bölgesinde yaşıyor olduğumuzdan, 99 depremini gördüğümüzden mi bilmiyorum, bi başka etkiledi Japonya'da olanlar beni. Çoğu insan depremi pek ciddiye almamıştı, "Onlar alışkın abi, Japon yapıyo, yıkılmaz o binalar" dese de, canlı canlı izlediğimiz felaket hepimizi korkuttu. Kafamı toplayıp facebook'taki Japon arkadaşlarıma mesaj attım. Telefon bağlantıları iyi değildi ancak internet kullanabiliyorlardı. Her "iyiyim" cevabından sonra rahatlıyor, cevap vermeyenler için endişelenmeye başlıyordum. Ve tabi ki en çok hala bana geri dönmeyen Junko için endişeliydim.

Merhaba

Sansürün ardından, herkese merhaba =)

Önceki yazımda da söylediğim gibi, verdiğim kısa ara boyunca, ben bloguma eriştim ama çoğu insanın erişimi engellendi. Bu kısa ara boyunca, direnip bir iki kere yazmayı denedim, ama kendi kendime konuşuyormuşum hissine kapıldım ve vazgeçtim. 26 ay olmuş ben blog yazmaya başlayalı, ve bu 2 seneyi aşkın süre boyunca yediğimiz ilk sansür. Blogger'ın ilk sansürü değil tabi ki, 2008'de bir kere daha yaşanmış buna benzer bir olay. Ancak bu sansür çok daha fazla ses getirdi. Sesini duyuran, emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Çünkü biliyorum, herkesin canı çok yandı. İtiraf etmeliyim ki, benim de öyle.

Her Blogger kullanıcısı gibi ben de dns ayarlarımı değiştirdim, yazılarımın yedeklerini alıp bir wordpress hesabı açtım. Artık içim ısınmasa da bir wordpress adresim var, aklınızda bulunsun :) Yangında ilk kurtarılacaklar gibi, ilk işim yazılarımı yedeklemek oldu, dileğim o kırmızı yazıyı tekrar görmememiz, ancak yine bir yasak söz konusu olursa, sokakkedisi28.wordpress.com 'da olacağım. Digiturk veya herhangi bir şirket. Mahkeme ya da başka bir karar mekanizması... bu geçen zamanda gördüm ki, hiçbirinin gücü yetmeyecek insanların içindeki yazma isteğini bastırmaya.

2 Mart 2011 Çarşamba

Şimdi Kısa Bi' Ara... #blogumadokunma

Öncelikle bu yazıya kaç kişinin erişebileceğini bilmememe rağmen, bunu göze alıp yazıyorum. Birkaç gündür uzaktaydım, bir tık kadar, istatistiklere bakacak kadar uzaktaydım ama kafamda yeni fikirler, yazacak yeni konular vardı. Döndükten birkaç saat sonra aldığım haber ise, benim de içinde bulunduğum birçok Blogger kullanıcısını rahatsız etti. Ben de hepsini bi süreliğine unutup kısa bi ara vermek istedim, aradığınız bloga şu anda ulaşabiliyorsanız, siz de şanslı kesimdensiniz.

Durumu hala bilmeyenler için kısaca açıklayayım, bir sansür kalkmadan diğerinin geldiği ülkemizde, arayı soğutmadan yepyeni bir sansürümüz oldu, Digiturk'ün şikayeti ile. Digiturk'ün iddiası bazı blogspot uzantılı kişisel bloglarda illegal maç yayını yapıldığı. Digiturk'ün kendisine göre haklı sebepleri, yapmış olduğu yatırımları olabilir, fakat biz buna halk arasında pire için yorgan yakmak diyoruz. Sonuç olarak, problemin köküne inmek yerine, olduğu gibi yok etmeyi tercih ediyoruz, kangren olmuş kolu, omuzdan kesiyoruz. Kesiyorlar.


Bu yüzden de, 28 Şubat 2011 pazartesi akşamından beri, internette bloguma dokunma adlı sanal bir protesto başlamış durumda. Sesimiz ne kadar duyulur, yapılan protesto ne kadar işe yarar bilmem ama, tepkinin çok fazla büyüdüğü kesin. Şimdiden bloguna girip de BU SİTEYE ERİŞİM MAHKEME KARARIYLA ENGELLENMİŞTİR'i gören pek çok blog yazarı var. Ben kendi adıma, kimbilir hangi sansürden sonra değiştirdiğim dns ayarlarımdan sonra bloguma hala ulaşabiliyorum. Ama dediğim gibi, bu yazıyı kaç kişi okur, en önemlisi Türkiye'den kaç kişi erişebilir bilmiyorum, ve bunu göze alarak yazıyorum. Artık hepimiz biliyoruz bu ne ilk ne de son sansür. Ve acıdır ki kanıksamışız, bilgisayarımızın dns, proxy gibi ayarlarını değiştirip hayatımıza devam ediyoruz. Yine pek çok blog yazarı gibi ben de yazılarımı yedekleyip başka bir blog adresi aldım. Fakat bunların geçici çözümler olduğu inancındayım. O yüzden, lütfen destek olun, sesimizi hep beraber duyuralım.


http://blogumadokunma.tumblr.com

http://twitter.com/blogumadokunma

18 Şubat 2011 Cuma

Yurdumdan Televizyon Manzaraları



Yaklaşık beş senedir, yurt hayatının da etkisiyle televizyondan çok uzak kaldım. Pek aradığımı da söyleyemem, bu sürenin sonunda da fark ettim ki, televizyon izleme yetilerimi kaybetmişim. Televizyon benim için bir ihtiyaç olmaktan çıkmış, hani o power tuşu aylarca orda olsa, ben ona basıp televizyonu açmayı akıl edemeyeceğim. Seyretmek zorunda kaldığım zamanlarda ise, uzun süre dikkatimi -ve hatta sabrımı- toplayıp da ekrana bakmakta sıkıntı çektim. Günler böyle geçerken, bir de baktım akşamları ev hayatına uyum sağlayarak televizyona bakmaya başladım, ama hala izledim diyemiyorum. Çünkü yine fark ettim ki, dizileri reklamsız izlemekten, haberleri internetten okumaktan, ve en güzel/komik/nitelikli reklamları youtube, facebook vb. sitelerde görmekten televizyona karşı tahammülsüz bir insan olmuşum.

Fakat son 15-20 gündür, televizyona alıcı gözüyle bakmaya başladım, ulusal kanallarda ne olup bitiyor diye. Gündüzleri yine yalnız olmamın etkisiyle izlemiyorum hala, o yüzden kadın programları ve magazin programlarıyla ilgili bir fikir beyan etmeyeceğim. Prime time'da gözlemlediklerim, haberler, reklamlar ve diziler üzerine.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Lüsyen

Son günlerde, kitaplara olan hasretimi dindirmeye çalışıyorum. Okumayı çok özlediğim, ama okuyamadığım dönemlerde bile, kitapçı gezmeye ve kitap almaya devam ettim. Okuyamayacağımı bilmeme rağmen, bir hevesle internetten kitap alışverişi yapmışlığım da çoktur. Çünkü en az okumak kadar severim kitap satın almayı, kitapçıları gezmeyi. O kitaplar bir kenarda dursa bile, bilirim ki bir gün onlara sıra gelecektir, kitaplığımdan öylece göz kırparlar bana.

Bir süre önce aldığım Lüsyen de bunlardan biriydi. Çok adetim olmamakla birlikte, dönem dönem popüler ve çok satan kitapları okurum. Gazetelerde mutlaka çok satan kitaplar listesine göz gezdiririm, en son ne çıkmış, kim ne yazmış, insanlar neler okuyor.. bunları bilmenin bir zararı olmaz elbette. Ama bazen, ben de o insanlardan olur, o listedeki kitaplardan birini okurum. Bir yazar veya bir kitap hakkında yorum yapabilmenin en iyi yoludur çünkü, o yazarı okumak.

2 Şubat 2011 Çarşamba

ABBA Biyografisi, Arşivimden Kopup Geldi

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki, bu arşivimden kopup gelen Abba biyografisi,15 yaşındayken yapmış olduğum bir çeviridir. Hatta o dönemde bolca vakit geçirdiğim  muzikkutusu.com adlı sitede hala yayındadır, dileyenler çevirimi yerinde görüp okuyabilirler.70-80 ve 90ları çok seven biri olarak, Abba'yı hala keyifle dinlerim. O yüzden bugün, çok sevdiğim klipleri Chiquitita ile Abba'ya yer vermek istiyorum.


Abba’nın öyküsü Haziran 1966’da Björn Ulvaeus Benny Andersson’la tanıştığında başladı. Björn, dönemin popüler halk müziği topluluklarından Hootenanny Şarkıcıları’na üyeyken, Benny de İsveç’in en iyi pop grubu"The Hep Stars"da piyano çalıyordu. Çift, ilk şarkılarını bu yıldan sonra yazdı ve on yılın ardından ortak bir grup kurmaya karar verdi. Bu sırada, Benny, The Hep Stars’dan ayrıldı, Hootenanny Şarkıcıları ise sadece stüdyoda bulunuyorlardı. Hootenanny Şarkıcıları topluluğu, Stig Anderson’a (1931-1997) yani Abba’nın menajerine aitti. Aynı zamanda Stig, grubun ilk yılında onlara şarkı sözü konusunda da katkıda bulundu.

Kek101: Limonlu Kek Yapımı

Herkese selam! Baktım 2011 geldiğinden beri hiç neşeli şeyler yazmıyorum, biraz o karamsar havayı dağıtayım dedim. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım hesabı. Ama tabi, tatlılarla aram çok iyi olmadığı için, ve pek de hamarat olmadığım için, basit limonlu kek tarifi vereceğim. Hem benim gibi mutfakla çok haşır neşir olmayanlar, hem de tatlı komasına girmek istemeyen, hafif tatlıları sevenler için.

O zaman malzemelerden başlayalım önce;

- 3 yumurta
- 1,5 su bardağı şeker
- 1 su bardağı süt
- 1 limonun suyu, biraz da limon kabuğu rendesi
- 1 bardaktan biraz az sıvı yağ
- 1 paket vanilin (tercihe göre 2 de olabilir, biz öyle yaptık)
- 2,5 su bardağı un
- 1 paket kabartma tozu (bundan da 2 tane kullandık biz, Dr.Oetker paketleri küçük olduğu için)

Yapılışı:

Her şeyden önce fırınınızı ısıtın. Kek kalıbınızı yağlayın. Bu önemli bir nokta çünkü yağlanmadığı takdirde kek kalıbına yapışıyor. Daha sonra sırasıyla, yumurtayı, şekeri, sütü, limonu ve vanilini karıştırıp, mikserle çırpın. Yumurtanın hemen ardından şekeri koymak da önemliymiş, şeker erisin diye. Fazla çırpmamak da gerekiyormuş, yoksa kek iyi kabarmazmış (bunlar anneden püf noktaları!) Arkasından unu ve kabartma tozunu karıştırıp, tekrar çırpın. Oluşan karışımı kek kalıbına döküp, fırında 45-50 dk pişirin. Pratik kekiniz böylece hazır! Afiyet olsun =)

29 Ocak 2011 Cumartesi

Veda

Aslında bugüne kadar vedalardan hep korktum, çünkü garip bir kuruntuyla, vedalaştıklarımla bir kez daha buluşamayacağımı sandım hep. Bir çeşit uğursuzluk gibi. Hani ertesi gün buluşacakmış gibi davransak, daha az acıtırmış gibi. Üstelik, bugüne kadar en acıklı vedalaşmalarım sahil kasabalarıyla olsa da, içten içe hep biliyordum, bir sonraki buluşmanın bir an kadar çabuk geleceğini.

Şimdiyse, bizim için başka bir an var mıdır, bilmiyorum. Öyle her şey film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor da demeyeceğim. Bu yazıyı yazmak için, son güne kadar bekledim. Her şeyi gününde, zamanında hissederek yazmak istedim. Boğazım düğüm düğüm olsun, kalbim acısın istedim. Acımıyor mu diyecek olursanız.. Bunu anlatabilmek için en başa dönmem gerek. Sahil kasabaları demiştim hani, bu sahil kasabası da diğerleri gibi üzüyor beni. Onu hangi ara bu kadar çok sevdim, ayrılık vakti ne zaman geldi bilmiyorum. Ama hissedersiniz ya o gitme vaktinin geldiğini, o ruh hali ağır ağır çöker ya üstünüze, ayrılana kadar boğar ya sizi... Öyle işte. Ben eşyaları toplamaya çalıştıkça, onlar etrafa saçılıyorlar sanki. Bir kahve fincanına bile anlam yükleyebiliyor insan. O kadar çok kahve, o kadar çok hatır var ki hepsinin üzerinde. Toplamaya çalıştıkça, serbest kalıyorlar bizi de hatırla diye. Mümkün mü sizi unutmam diyorum... Beni üzmeye devam ediyorlar. Eşyalarla vedalaşmak, onları ayırmaya çalışmak beni bu kadar yorarken, "gidiyorum" demek o kadar zor ki.

11 Ocak 2011 Salı

Hoşçakal Sami Yen

Bir süredir var olan değişken ruh halleri içindeyken tek damla gözyaşı dökmedim de, şimdi çok zor tutuyorum kendimi.

Uzun süredir, hiç kimseyle hiçbir şekilde futbol muhabbetine girmedim. Hatta, babamla abimin yaptığı futbol muhabbetlerinden kaçar oldum, annemlerle mutfakta oturdum, hemcinslerim gibi. Oysa şimdi, o kadar zorlanıyorum ki bunları anlatırken, hani hiç maça gidemeyeceğimi bilsem, ama Sami Yen'i yıkmayacağız deseler kabul edeceğim düşünmeden. Yaklaşık üç senedir uğramasam da, onun orada olduğunu bilmek yetiyordu çünkü. Ama metrobüsle geçiyordum yanından, ama Mecidiyeköy'de görüyordum onu, "Bu olmazsa bi sonraki maça, neyse abimle konuşurum" diyordum içten içe. Gidilecek bir maç hep vardı çünkü. Şimdiyse..

10 Ocak 2011 Pazartesi

Zaman Zaman

Aslında 21 Ocak'a kadar buraya bir şey yazmak niyetinde değildim. Ama bir yandan da hevesleniyordum 2011'in ilk yazısını yazmak için. İçten içe, 2011'e hüzünlü bir yazıyla başlamak da istemedim sanırım. Çünkü uzun zamandan beri kafamda dönen cümleler var beni uyutmayan, ama onların yazıya dökülmesini doğru zamanda sağlamak istiyorum, o yüzden her ne kadar bozsam da kendime verdiğim suskunluk sözünü, şimdilik -10 gün kadar- açığa çıkarmayacağım onları. 


2011 geldi, yeni sene yeni tema diye düşünmesem de, tesadüf eseri yeni bir görünüme kavuştu blogum. Tabi ki kalıcı bir durum değil, ama yine de değişikliği seviyor insan, daha bir özenle bakıyor yeni şeylere. Yazmak için sabırsızlanışım bu yüzden belki de. Ama önce...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...