27 Şubat 2009 Cuma

Doğruluk mu, Doğruluk mu?

4 gündür adaptasyon sorunları yaşıyorum. ilk gün, sabahın köründe yataktan fırladım nerdeyim ben diye. her yağmurda ıslandım. iliklerime kadar üşüdüm. olmayan yemek düzenim yine bozuldu. kabus bile gördüm. uzun zamandır bu kadar uzak kalmamıştım şileden, hepsini buna bağlıyorum.


bugün yine yağmurlu ve karanlık bir akşam üstünde, karşıdan esen poyraza karşı koymaya çalışarak saklıya yürüdük. ihtiyacım olan şeymiş saklı. kaloriferin yanında mayışmış bir şekilde, nargile ve çay. merve ve ayşegülle, bir süre konuşmadık. denizi izledim, bir de gri gökyüzünü. balıkesirde hiç üşümediğim kadar üşüyorum burada. ellerim buz kesti. rüzgarda yürümekten yorulup, oraya yapışıp kaldım. tanıdık bir duyguydu bu. üzerimdeki ağırlık yavaş yavaş kalkarken, nedensiz/isimsiz şeyler hissederken, ne olursa olsun kabul edilmişliğin hafifliği. "sen gitmek istesen de, geri döndüğünde hep kabul edeceğim. ne kadar sıkıntılı, mutsuz, üzgün olursan ol. çok daha kötülerini gördük, atlattık beraber. bu bir şey değil. geçici, tarifsiz. beraberiz ya, önemli olan bu"

biliyordum.
hepsini biliyordum. sadece kulak ardı ettim. bunu hep yaparım. bildiğim şeyleri bilmezden gelirim. bilmiyormuş gibi yaparım, hatta duymuyormuş gibi. sonunda yine çıkar karşıma, bir gün ansızın kabullenirim. böyleyim.

saatler geçti. ekibin diğer parçası geldi. böylece 8 kişi olduk. ama ne sekiz kişi :) kızlar bir kenara ayrıldı, ve en sevdiğim -bir o kadar da tehlikeli- bir oyun oynadık : doğruluk mu, doğruluk mu? yağmurda okula dönerken, aslında bir doğrular var, bir de gerçekler diye düşündüm. ikisi aynı şey değil. zaaflar doğrudur mesela. mantığımızsa gerçek. bugün okulda beni en iyi tanıyan 3 kişiyle bu oyunu oynarken, sorulan bir soruyla mantığımı ve zaafımı gördüm. "bir gün..." diye başlayan o soruda, son sözüm zaaf hep aynıdır oldu. zaafım olduğu doğruydu, ben onu hep biliyordum, o hep bir kenardaydı, asla göz ardı etmedim. ama mantığımı kullanmaya çalıştığım da gerçekti. şimdi bunları bu kadar karamsar bir şekilde yazıyorum ama o kadar güzel, o kadar güzel bir geceydi ki gülmekten yüz kaslarım ağrıyor. saçlarıma nargilenin dumanı sindi (saç kokusu: baş takıntı), gözlerim yanıyor, sandalyede oturmaktan her yerim tutuldu, ama ben çok güzel bir gece geçirdim. insanın etrafında, yanında güvende hissettiği birileri olması güzel bir şey. diğer yandan, sansürlü konusucaz diye inanılmaz kelime oyunlarına girdik, kesinlikle çok eğlenceliydi. zaten güneşle bir göz göze gelmeyle anlaşmamız alay konusu :) ama seviyorum. ve hesapladım, 5.5 saat saklıda oturmuşuz! evet, daha faydalı işlerle uğraşmalısın diyenler olabilir. ama adapte olmaya çalışmak faydalı değil midir :) sadece masum bir gece. ve eğlenceli birkaç saat. zaaf mı? o da masum. en az 15 yaşımdaki halim kadar.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Deliksiz Uykunun Sırları

Şile'deki hayatımın bir parçası olan akşamüstü uykularım, beni bu yazıyı yazmaya itti. hayat ne garip. bir zamanlar anasınıfında öğlen uyumadığım için hocaları delirten, (hatta annemi okula çağırmışlardı durum bu kadar ciddiydi, uyumadığım gibi diğerlerini de uyutmuyormuşum) yazları anneannemin öğle uykusu ısrarlarına direnen bir çocuktum. nerden nereye. ama asla kaybetmediğim bir şey var, geceleri oturmayı seviyorum. küçüklüğümden beri. gene o problemli anasınıfı yıllarımda, babamla gece 2lere kadar otururduk, annem pes edip yatardı. o yaşta bir çocuk için fazlasıyla geç tabi, annemin pes etmesiyse tarafımdan kazanılmış ayrı bir başarı. ama şileye gelince, hayatın tadını bu akşamüstü uykularında buldum :) ilk senemde -hazırlıkta özellikle- sabah erken kalkmak zorunda olduğum için sersemliyordum, akşamüstü dersten gelir gelmez yatıyordum, uyandığımdaysa yepyeni bir insan oluyordum :) uykusuz olayım veya olmayayım, yeni uyanmak hep agresif yapar beni. bir de uyandırıldıysam, ayılana kadar benden uzak durulması gerekir. çok ender olmakla birlikte, neşeli uyandığım da olur. baş ağrısı sonrası uykudan uyandıysam mesela. baş ağrısına en güzel çare uykudur, eğer benim gibi ağrı kesicilere alerjik reaksiyonlar veriyorsanız.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Evine hoşgeldin Kedi

Tam da şu anda, yarım saat daha uykumdan feragat ederek, bilgisayar karşısında bişeyler yazmaya çalışıyorum. Zorun ne demeyin. Yazasım var, ne yazacağımı bilmesem de. Böyle olur bana, önümde bembeyaz kağıdın durmasını severim. Kurgu olmadan, kimsenin okumayacağı bir kağıdı doldurmak. Bu durum da şimdikinden farksız aslında. Kitleleri peşimden sürükleyecek değilim. Ama madem kıvranıyorum, hazır yoldan da geldim, bişeyler yazmakta -yazmaya çalışmakta da olur- fayda var.

19 Şubat 2009 Perşembe

Bir yolculuğun daha sonuna gelirken...

Kabataslak bahsedeceğim konular şunlar, aktarma merkezleri, yol arkadaşlığı, sıkıcı molalar. böyle planlı programlı karşınıza çıkar dumur ederim işte :))

15 Şubat 2009 Pazar

Bugünkü dersimiz ve Barış Abi'den öğütler...

Televizyondan fazlaca uzaklaşmış bir insan olarak, bugün Barış Manço hatrına Disko Kralı'nı izledim Kanal D'de. İzledim dediysem de, bir kısmını izledim, artık öyle bir durumdayım ki, uzun süre tv başında oturamıyorum, ortaokul lise çağlarım tv başında geçti oysa. Kendi çapımda fazla bile oturdum diyebilirim, o da Okan Bayülgen ve tabi ki Barış Manço sayesinde. 80 sonu 90 başı büyüyen her cocuk gibi, ben de büyük bir Barış Manço hayranıydım. Bugüne kadar, özellikle de Barış Manço'nun ölümünden sonra, her türlü anma programı, anısına albüm gibi olaylardan kaçtım. Bu akşam, bir kez daha fark ettim ki, başkasından Barış Manço dinlemeye dayanamıyorum. Yaşar'dan Kara Sevda tam bir travmaydı benim için, Ceza'nın mix'i nispeten güzeldi, Badem'i ise sasirtici bir sekilde beğendim. Ama.. Lütfen, bırakın, kasmayın, söylemeyin Barış Manço şarkılarını kardeşim. Katlanılmaz oluyor. Zamanında Asrın Kurtalan Express'le çalmaya başladığında da tamamen aynı seyleri hissetmiştim. Konuyu biraz saptıracak olursak, Queen'le çalan -çalmaya çalışan- Robbie Willams da bende aynı hisleri uyandırmıştı. Belki fazla duygusal yaklaşıyorum olaya, ama olmuyor yani, eğreti duruyor.

13 Şubat 2009 Cuma

hafızamı tazeliyorum part 1

yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, son 2 haftadır pek de sık uğramadığım memleketimdeyim. memleketim biraz fazla sevgi dolu bir sözcük benim için, çünkü kendisinden pek haz etmem, doğduğum şehir diye bahsetmeyi tercih ederim. doğduğum ve büyüdüğüm şehir. 

Başlıksız.. şimdilik

Karanlığı seviyorum.
Fark ettim ki, gündüz vakti yazamıyorum.
Gecenin sessizliğinde, kulağımda Freddie Mercury'nin sesi. Sabahın yavaş yavaş gelmesini seviyorum, bu bana ilk sabahladığım zamanları hatırlatıyor, sanki 15-16 yaşlarındaymışım ve Altınoluktaymışım gibi. Yanımda Serap varmış, kafam da güzelmiş gibi. Hafiften ayılıyormuşum gibi...

12 Şubat 2009 Perşembe

ilk yazının şerefine..

her zaman yapmam bu kıyağı. çünkü bu bir blog, deneme defterim değil. şizofrenik, sarhoş, mutsuz ve şuursuz yazılarımın yeri hiç değil. ama madem karanlıkta kulağımızda Freddie Mercury'nin sesiyle odada oturuyoruz... sarhoş olmasak bile, bu yazı buraya gelmeli. yaratıcı günümde değilim, hazıra konuyorum. Aslında açık verdiğim yazıların okunmasından pek hoşlanmam.
yine de..


LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...