10 Nisan 2010 Cumartesi

Özlemek

Son zamanlarda, belki de mevsim geçişlerinin bünyeme kattığı dengesizlikle, özlemek nedir, onu sorguluyorum. Şimdi kalkıp, durumumdan hoşnutsuz gibi davransam, büyük haksızlık yapmış olurum. Çünkü benimki mutsuzluktan kaynaklanan bir özlem değil.
Peki neden özleriz? Yani, halimizden memnun olup yine de bir şeyleri özleyemez miyiz?


Sanırım ben özlüyorum.
Erik ağacına dadanıp ekşiden yüzümü buruşturmayı, ilkokulun bahçesinde koşmaktan bitap düşmeyi, büyükbabamın aldığı onlarca kavunu karpuzu ve onları zorla yedirişlerini, yine büyükbabamın pembe güllerini begovillerini, Burhaniye/Pelitköy girişindeki zeytinliğin içinden geçen toprak yolu (tabi ki ters istikamette giderken, yani Altınoluk'a dönüşte), Altınoluk'taki herhangi bir akşamı, 15 yaşında olmayı, Deryayla ortaokulda bitmek bilmeyen gülme krizlerini, okulun küçücük bahçesinde su savaşı yapmayı, Merveyle dersaneden kaçıp soluğu dürümcüde almayı, Hisar ayranı'nın tuzlu ve ekşimsi tadını, midye dolma tezgahının başında Mahmut'un "tepside kalanları bitir de ben eve gidiyim artık" demesini, eskimeyen Barış Manço video kasetlerimi, sahilden sabah 6da eve dönüp uyumayı, balkonda Serapla saatlerce çene çalmayı, babamla bürodaki rutin hayatımızı, annemin bankadan erken çıktığı ender günleri, anneannemin kavrulmuş kabak çekirdeklerini, Alicem'in her daim yanıbaşımda bitmesini, Ayvalık'taki kabak çiçeği dolmasını-buzbadem tezgahlarını-damla sakızlı Türk kahvesini, körfez yolundaki keskin pirina kokusunu, 14 yaşında sahilde Queen dinlerken kayan yıldızı, her bayram öncesi Can abimle Cem abimi Bursa'dan bekleyişlerimi, Tuğçe'yle bitmek bilmeyen kavgalarımızı, Fındık'ın gecenin 4'ünde miyavlayarak ayağıma dolanıp sahile yürütmemesini, Duman'ın sanki beni anlıyormuş gibi yüzüme hüzünlü bakışını, Malta'daki evin huzurunu, Burçin'le Oxana'nın gözünün içine baka baka Türkçe çekiştirişimizi, İstanbul'a gelişin ilk heyecanını, yurtta bodrum kattaki koridoru-kapıların hep açık olmasını, Şile feneri'ni gördüğüm ilk günü ve başımı nasıl döndürüşünü, Şile limandaki balıkçıları, Güneşle dersin ortasında amfi terk edişlerimizi, Küçükkuyu-Edremit minibüslerini, Sami Yen'de maç çıkışı içmeye gitmeyi, Akçay kordon'u, Serapla denize giricez diye saatlerce kıyıda dikilmeyi, 30 Ağustosların kendine has hüznünü, aşık olmanın kaçmakla aynı şey olduğunu sanışımı, bi yerlerde hiç susmayan onun şarkısını, ilk aşk'ın şimdiki halini değil ama o günkü halini, yıllar yıllar öncesini, İngilizce derslerinde teypten dinlediğimiz şarkıları, Serap'la sarhoş olup salak salak gülmelerimizi, asla ısınmayan Altınoluk denizini, sahildeki taşların batmasını bile sevmeyi, Balıkesir'deki odamın terasında gün batarken bira içmeyi, eski lunaparktaki çarpışan arabaları, Power Rangers izliycem diye babamı akşamüstleri eve sürükleyişlerimi, 96 yılına girerken babamın hediyesi telsiz radyoyu...

Özlüyorum, nedeni yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...