21 Ekim 2010 Perşembe

Bi' Yolculuk

Bu blogu yazmaya ilk başladığım zamanlarda vardı bi yazım, "Bir yolculuğun daha sonuna gelirken..." diye başlayan. Şimdi o zamanlarıma bakıyorum da, çok daha sakinim. Oldukça deneyim kazandım diyebilirim. En basitinden, Susurluk molalarında sinir krizi geçirmiyorum, sükunetimi koruyorum -aslında bu en önemli nokta da bu-.

Bu sefer de, yine bir İstanbul-Balıkesir yolculuğunda, yarım saatlik gecikmeye rağmen elimde Elizabeth Gilbert'in Ye Dua et Sev kitabı, sakinliğimi koruyarak bindim otobüse. Bazen yapıyorum çünkü böyle, bestseller kültürümü arttırmak adına, yolda hafif bi okuma olsun diye alıyorum, kafamı yormadan, çıtır çerez gibi okuyorum, ve revaçta olan kitaplar hakkında az çok fikrim olmuş oluyor. Böylece, hali hazırda şarj edilmiş mp3 playerım, kitabım ve telefonumla, bir İstanbul-Balıkesir seferine daha hazırdım artık.


Eskihisar'da kuyruğa takılmadan, nispeten sakin geçen feribot yolculuğundan sonra, hafif yağmurlu havanın da etkisiyle, uyuyakalmışım. Zaten bazen öyle zamanlar oluyor ki, peş peşe yolculuk etmem gerekiyor, vakitten kazanmam için gece yolculukları yapıyorum, seyir halinde olmadıkça uyku tutmuyor. Şimdi de 1 aylık aradan sonra hareket halindeki araç o kadar tatlı geldi ki anlatamam, anında uyuyakaldım. Yolda ustaca uyuyan biri olarak, Yalova-Orhangazi-Gemlik olmak üzere üç kere gözlerimi açtım. Artık o kadar ezberlemişim ki, göz ucuyla bakmam yeterli oluyor nerede olduğumuzu anlamak için. En son da, muavinin anonsuyla Bursa'da olduğumuzu duydum, yanımda oturan kadının indiğini hissettim, her şey kontrolüm altındaydı ve uykuma devam ettim. O ruh haliyle de bi yandan sevindim, Bursa-Balıkesir arası uyumaya devam edeceğim diye, çünkü hem çok sıkıldığım bi yol o mesafe, hem de tam pozisyon almışım, misler gibi uyuyorum. Otobüs yolculuklarında kural budur, ne kadar kısa bacakların varsa, o kadar sığışırsın o koltuklara. Ben de bu konuda son derece avantajlı, portatif ve her yere sığabilen bi insan olduğum için daha da kıvrıldım koltuğa. Derken birinin belimden dürttüğünü hissettim, tek gözümü açtım ve karşımda gülümseyen bi kızla karşılaştım-yan tarafta oturan, yol boyunca laptop'ına gömülmüş olan kız. Kısa bi an, yüzüne bakakaldım, gülümsemesine anlam vermeye çalıştım, ve hatta arkadaşlarımdan biri mi acaba diyip simasını çıkarmaya çalıştım, bulamadım. Oluyor çünkü, bulunduğum otobüs İstanbul-İzmir otobüsü, ve o hattı kullanan pek çok arkadaşım var. Bu kız da Balıkesir'den mi, liseden mi, dersaneden mi, tamamen başka bi yerden mi derken, "Sen Bursa'da inmiyo muydun?" diye sormasıyla benim bütün sinirlerimin tepeme çıkması bir oldu. "HAYIR" dedim, "Balıkesir'e gidiyorum ben" Yüzümün ifadesi kim bilir nasıl değişmişti ki, kız işgüzarlığının farkına varıp "pardon" diyebildi sadece, ben de uykuma dönmeden önce ekledim "uyandırma işlerine muavinler bakıyor" diye. Camdan dışarı peronlara son bir kez sinirle baktım ve uyumaya zorladım kendimi, ama uykum açılmıştı bi kere. Hayatta belki de en sevmediğim şey uyandırılmak, hiçbir zaman gündüz insanı olmadım, neşeli uyanmadım ve enerjik hissetmedim. Ve her seferinde otobüslere uykusuzluktan ölüyor kıvamda bindiğim, yolculuklarda pek de arkadaş canlısı olmadığım için, bu sefer çok sinirlenmiştim, ve adeta yerimde oturamıyordum. Bi taraftan artık düşmanımı belirlemiş, kızı kesmeye başlamıştım, Mustafakemalpaşa'da ineceğini duymuştum, muavin servis yapmaya hazırlanıyordu ve ben türlü kumpaslar kuruyordum, şimdi bunun içeceğine uyku ilacı katsam, kız da İzmir'de uyansa hihihi diye.

Öte yandan, hayatımda gördüğüm en zevzek muavinle karşı karşıyaydım. Her ne kadar Susurluk molalarını sineye çekmiş olsam da, yine yolculardan birinin "Mola var mı?" sorusu üzerine antenlerimi diktim, olumsuz cevabı duyunca da yerimden zıpladım. İzmir arabasında mola vermemek imkansızdır çünkü, sırf bu yüzden son durağı Balıkesir olan otobüsleri kovaladım ben, yolculuk hayatım boyunca. Muavine bu sefer de ben sordum, "Balıkesir yolcususunuz galiba" dedi gülerek, "molalarda sinirlenen bir siz Balıkesirliler varsınız da". Tartışmaya girmedim, o esnada Bursa'da yanıma binen yeni yol arkadaşım, koltuktaki televizyonlarla uğraşıyordu, televizyonunda görüntü vardı ses yoktu önce benden kulaklık istedi ama benim kulaklığım yoktu, bu sefer kendi kulaklığını bende denemek istedi. Bende ses vardı olmasına da, hiçbir kanal çekmiyordu, muavinden yardım istedi, bendeki tv kanalları halloldu ve muavin uzaklaştı. Ben de kadına aynı kanalları açmamızı, benim zaten televizyon izlemediğimi, kulaklığı benim tarafıma takmasını ve kendi tarafından izlemeye devam edebileceğini söyledim, o an yanımızdan geçmekte olan muavinle beraber ikisinin de devreleri yandı. Bi anda muavin yöntemi çok zekice buldu, ve ben de bir kulaklık daha istedim. "Ben tv izlemiyorum ama benden sonra binecek olan kişi sizden kulaklık isteyecektir, isterseniz bi kulaklık koyun buraya" dedim, muavinden "Sağolun beni düşündüğünüz için, yardım isterlerse yardım ederiz" cevabını aldım. Bu seferki benim için çok fazlaydı, bi kahve istedim yatıştırsın diye, ve kulaklıklarımı taktım. Elimdeki kitabı da bir kenara bıraktım -dikkat dikkat spoiler içerebilir- çünkü muavinden sonra kitaptaki kadına da fazlasıyla sinirlenmiştim; Liz, Roma'ya gelmişti ve mutluydu, ben bu kadar sinirliyken onun böylesine huzurlu olması bana iyice batmıştı. Derken, Kemalpaşa'ya geldik, bi an çok istedim kızla göz göze gelmeyi, ama o etrafına bile bakmadan inmeyi tercih etti. Ve Kemalpaşa'dan itibaren, bi mucize oldu ve mp3 playerımdaki Queen dalgası beni buldu, 20 kadar peş peşe Queen şarkısı. Kalan zamanı Freddie Mercury ile baş başa geçirdim, ve sanıyorum başka hiçbir şey beni sakinleştiremezdi. Öyle ki, son şarkı da bittiğinde, Balıkesir'deydim. Freddie hep böyle zamanlarda buluyor beni, ne zaman ihtiyacım olsa bitiveriyor bir yerlerden.

Son olarak, bagaja bıraktığım sırt çantamı almak için indim, çantamı etrafta göremedim. Ama ölsem muavinden yardım istemeyecektim, sakince bi kenarda bekledim ki valizler azalsın, ben de rahatça çantamı alayım. En son arkalardan bir yerden çantam göz kırptı bana, önümde bir kadın kenardaki kocaman bavulunu işaret etti, "Hangisi" dedi muavin "Ceset gibi olan mı?" Kadın bi an şok oldu, "Ehe.. evet" diyebildi, bavulunu aldı ve gitti. Muavinle göz göze geldik, pis pis sırıttım, "Şu arkadaki sırt çantamı alayım" dedim, "Ceset gibi olmayanı." Ve yüzüne bile bakmadan ortamı terk ettim.

Sonuç mu? Kuyrukta beklemeden geçen Eskihisar feribot iskelesi ve molasız Susurluk transit geçişine rağmen, sinir harbi. Ama gecenin süprizi anneannemden geldi; günlerdir içimden geçirdiğim lahana sarması! Evet, işte bunu hiç beklemiyordum, 1 saatlik "Freddie ile sakinleşme seansı"ndan sonra, yemek yemek çok iyi geldi.

Bir sonraki yolculuğumuzda görüşmek üzere efendim, biletleriniz yandı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...