15 Eylül 2010 Çarşamba

Oje Sürme Saati

Uzun zamandır elimin yazmaya gitmediğini itiraf etmeliyim. Bilmem kimsede merak uyandırdığım oldu mu, hani nerde bu kız falan gibi. Genelde yolculukla geçen günlerin ardından, şimdi Altınoluk'taki rutinimi yakalamaya çalışıyorum. Uyku saatlerimi tekrardan düzensizleştirdikten sonra, balkonda bir kahvaltıyla, sahilde birkaç saat oturmayla, kitap okumayla ve oje sürmeyle mutlu olmaya başlar oldum.

Nedendir bilmiyorum, renk renk oje sürüyorum bu yaz. E bunun nesi garip diyebilirsiniz, ama beni bilenler bilir, süsle makyaja çok fazla aram yoktur, çok sabit fikirim bu konuda. Aslında sadece makyaj konusunda değil, hemen hemen her konuda, sevdiğim birkaç şey olur, ve ben bunların dışına çıkmayı pek sevmem. Çoğu zaman da, adetim olmayan şeyleri arkadaşlarımla birlikte yapmak keyif verir bu yüzden. Neyse.. Oje konusunda da, diğer konularda olduğum gibi takıntılıydım, çocukken teyzelerimle anneannemin dayattığı gibi, "çocuk ojesi" olarak nitelendirdikleri açık pembe sedefli ojenin dışına çıkamadım (o yaştaki çoğu kız çocuğu gibi) Biraz büyüdüğümde ise, ya siyah vardı hayatımda, ya da koyu kırmızı-bordo. Daha fazlasını hiçbir zaman istemedim, düşünmedim ve sevmedim. Sedefli ojelere lanet etmiştim bi kere, sonrasında da pembeyi hayatımın hiçbir yerine sokmadım.


Şimdiyse, iki günde bir ojelerimi silip silip tazeliyorum, narçiçeği, mor, koyu kahve, turuncu, ve hatta lacivert'i bile sever oldum. Ama ben ojeyi değil, oje beni seçiyor şu günlerde. Akşamüstü çıkıyorum balkona, büyük bir merasimle önce elimdeki ojelerimi çıkarıyorum, tek kat parlatıcı sürüyorum, sonra da o an hangisini canım istediyse. Diyelim en son bordoyu aldım, bi hevesle onu sürmek istiyorum, ama ondan çok önce aldığım kahverengi geliyor elime, bırakamıyorum. Üstelik her zaman da sürülmüyor oje, bunun belli bir saati var. Duşa girilecekse, dışarı çıkılacaksa, bulaşık yıkanacaksa hiç girmiyorum o merasime. Ojelere bol bol vakit ayırmalıyım çünkü diyorum. Önce parlatıcı -daha sonra ojeyi sildiğinde önceki rengin kalıntılarını bırakmasın diye- sonra tek kat oje, ve o kuruduktan sonra rengi iyice ortaya çıksın diye bir kat daha. İkinci katın kuruması zaman alıyor, zaman zaman taşırarak, zaman zaman sağa sola bulaştırarak sürüyorum ikinci katı. Kuruduktan sonra soğuk suda yıkıyorum ki, biraz daha sabitlesin. Son olarak, rötuşları yapıyorum, taşan kısımları pamuğun ucuyla-veya pamuklu çubukla temizliyorum, tabi diğer tırnaklara değdirmeden, yoksa bütün ojeler sırayla bozulur. En son yine kurumaya bırakıyorum, ve pek bir yere dokunmaya çalışmıyorum ki, oje sürdüğüm gibi bozulmasın. Çünkü iki günde bir oje sürmemin arkasındaki en büyük neden, ojenin bozulmaya başlaması, ve benim o bozukluklara katlanamıyor olmam. Ve yaz sıcağında, öğlen saatlerinde sürülmediği için, akşamları da dışarda olduğumdan, en ideal saat akşamüstü serinliğinde oluyor. Bu yüzden de ben, renk değiştirmek için, bu oje sürme saatlerini bekliyorum.

Benden beklenmeyecek bir konu üzerinde paragraflar yazdığımın farkındayım, aslında anlatmak istediğim şey, günün en sevdiğim iki periyodundan biri olan akşamüstlerini nasıl sevdiğim (diğeri gece yarısından sabaha kadar olan kısım tabi) Şu güzel Eylül ayında, hiçbir şeyden çok sevmiyorum, binbir merasimle oje sürüp sonrasında da birkaç sayfa bir şeyler okumayı. Çok yakında, Şile'de olacağım, orada daha fazla yazabilmeyi umuyorum.

Not: Ehh, bu yazının şarkısı da çok belli; Duman'dan gelsin; Oje.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...